Devletin Kürtleri katlederek sürdürdüğü savaş politikasında ısrar etmesi bu gün itibariyle iki belirgin sonuca yol açtı. Biri; Kürtlerde kopuş psikolojisini derinleştirdi. İkincisi; devletin uzlaşma muradının olmadığını ve hatta yoluna Erdoğan'lı ya da Erdoğan'sız Hitlerleşerek devam etme arzusunda olduğunu gösterdi. 

Devlet güçleri tarafından işlenen onca insanlık suçu ve bu suçların siyasi iktidar tarafından sahiplenilmesi ve hatta daha fazlası için yapılan planların halktan saklanmaması, devletin uzlaşma fikrinde olmadığının açık göstergeleri. Çocukların dahi hedef alınarak vuruluyor ve cenazelerin yol ortalarında bırakılıyor olması ve Tahir Elçi, son olarak da DBP Meclis üyesi Sêvê Demir, KJA üyesi Fatma Uyar ve Silopi Halk Meclisi Eşbaşkanı Pakize Nayır'ın infaz edilmesi gibi. 

Olanların (çoğunlukla çarpıtılarak da olsa) an be an kamuoyuna yansıtılması ile de ortaya iki sonuç çıktı. Biri ki toplumun gerçekleri bilebilecek kesimi üzerinde oluştu; itiraz etmelerini engelleyecek kadar büyük bir korku ve umutsuzluk. İkincisi ise; olayların faili olarak PKK güçlerini ve Kürtleri göstermek sureti ile toplumun özellikle iktidar yanlısı ve milliyetçi kesiminde Kürtlere karşı zaten var olan nefret ve düşmanlık duyguları pekiştirildi. 

Şehit edebiyatı ve asker polis cenazeleri üzerinden bu nefret halen kaşınırken, Fox Tv haber sunucusu "devlet şehitlere ev vermeli" diye ortaya çıkıverdi bu sabah. Besbelli savaşı mazur göstermenin bir yolunu arıyordu. Ancak anlaşıldı ki önce şehitleri ev sahibi yapıp sonra da "ölümden öte köy yok" sözünü boşa çıkarmak gibi bir amacı da varmış. Kantarın topuzu kaçmış diyeceğim, ortada kantar mı var diyeceksiniz haklı olarak. Şimdi; şehitlere ev isteyecek kadar bilinçlerin bulanıklaştırılmasına mı, ölen asker ya da polislerin yoksulluğunun dahi sömürülmesine mi, devletin asker ve polisinin ailesine bir çeşit kan parası ödeyerek vebalden kurtulmasına toplumdan itiraz gelmemesine mi, hatta insan canının sermaye olarak görülmesine mi, neye şaşırmalı bilemiyorum. 

Bombalar düşüyor, silahlar patlıyor ve ateş sadece düştüğü yeri yakıyor. Sadece katledilenler çekiyor acıyı. Sadece katledilenler...

Bir yanda; içimizdeki yamyamlar ve kafasını öte yana çevirirse üzerine sıçrayan kanı yok sayabileceğini varsayanların suskunluğu. Bu günlerde daha da belirginleştiği üzere katliamcı devlet politikalarını amalı cümleler kurarak destekleyenler ve Erdoğan'ın başkanlık hayallerine itirazlarını "başkanlık eyalet sisteminin emmoğludur, o da bölünme demektir" diyerek ırkçı bir temelden seslendirenler yani. Ah şu PKK, HDP hatta Kürtçe olmasa ne de kardeş olacaklar Kürtlere ve ne de şaşalı olacak Erdoğan'ın führerliği ama... Tayyip Erdoğan altın varaklı koltuğundan "aklınızı alırım!" diye ünlemişmiydi hatırlamıyorum, ancak belli ki bu milletin aklını birileri almış. Yoksa akla ziyan bunca işe, ülkenin yangın yerine çevrilmesine bir itirazı olurdu herhalde. 

Öte yanda; Kürtler katledilirken susan ululslararası insan hakları sözleşmeleri, uluslararası mahkemeler, insan hakları kurumları kuruluşları... Hadi içimizdekiler korkuyorlar da susuyorlar. Onlar neden suskunlar? Hadi Türkiye toplumu yeterince demokrasi bilinci almamış, hadi padişahlıktaki gibi otoriter yönetimlere meyilli, hadi insanlık değerlerine yabancı diyelim. Ya onlar? 

Bu yangın söndürülebilir mi? Hadi oldu diyelim giden geri gelir mi? Kalp barışır mı zalimle? Çok zor... Sizin için ne ifade eder bilmem ama, Roboskî Katliamının bu yıl dönümünde yapılan bir yürüyüşte en zayıf atılan slogan "savaşa hayır barış hemen şimdi" oldu.