Bu tanımlamayı icat eden ben değilim ama öncelikle bu başlığı kullandığım için tüm okurlarımdan özür diliyorum. Çünkü hiç bir ülke ya da coğrafya, orada yaşayan insanlarla birlikte bataklık olarak nitelenemez. Ayrıca dünyanın Doğu-Batı-Orta Doğu-Uzak Doğu gibi tanımlanması hep „Batı“ merkezlidir. Örneğin, Japonya’ya göre Amerika Doğu’dur. Bu nedenle birçok bilim insanı Ortadoğu yerine Batı Asya demeyi tercih eder.

Eskiden beri ırkçı-faşist zihniyet, her fırsatta bakiye toprak olarak gördüğü Ortadoğu’yu yeniden işgale hazır olduğunu saklamaz. Eline her fırsat geçtiğinde, hemen askeri bir harekatla bakiye toprakları kurtarıp anavatana katmak rüyasıyla yaşarlar. Buna karşılık geleneksel TC egemenleri biraz daha temkinli olarak, „Oraya girersek hiç çıkamayız, en iyisi bu bataklığa hiç girmeyelim“ derler.

SSCB’nin yıkılması ve iki kutuplu dünya döneminin kapanmasından sonra, dünya yeniden paylaşılıyor. Türkiye egemenleri de bu paylaşma yarışına girmek için zaten fırsat kolluyordu. İlk fırsat 1990’da Birinci Körfez Savaşıyla doğdu.

Turgut Özal, „Şimdiye kadar çok korkak davrandık. Elimizdeki silahlara bu kadar para harcadık. Hiç olmazsa denemiş oluruz“ diyerek bu savaşa Amerika yanında katılmak istiyordu. „Bir koyup beş alacağız“ diyen Özal bu kumara hazırdı. Ancak özellikle ordu komutası buna ‘Hayır’ deyince işgal projesi suya düştü.

İkinci fırsat 2003’te İkinci Körfez Savaşında gene geldi. İktidara yeni gelmiş olan AKP de çok hevesliydi. Ama gene geleneksel devletin ‘Hayır’ demesi AKP içinde bile firelere sebep oldu ve tasarı TBMM’den geçmedi.

Üçüncü fırsat Suriye krizinde yakalandı. Erdoğan Yeni Osmanlı, Hilafet, bakiye topraklarımız diyerek Şam’ı işgal etmeye hazırdı. O kadar hazırdı ki, iki ay içinde Suriye’nin düşeceğini ve ilk bayram namazını Şam’da, Emevi Camii’nde kılacağını ilan ediyordu.

Aradan kaç bayram, kaç Cuma geçti ama hala bir namaz kılmak kısmet olmadı.

Türkiye için bakiye topraklar demek, Kerkük-Musul-Halep dense de aslında Güney Kürdistan ve Rojava’dır. Bunu görmek için uzman olmaya gerek yok.

Ne var ki Rojava halkının direnişi ve devrimi zafere götürmesi Erdoğan diktasını zora soktu.

Erdoğan-DAİŞ işbirliği orada bozguna uğradı.

Ancak, geleneksel „Yurtta sulh, cihanda sulh“ politikası artık çoktan „Yurtta savaş, dünyada savaş“ politikasına dönüşmüştür.

İşte Katar krizi de, Erdoğan ve onun etrafında bütünleşmiş savaş-rant çetesi için tam bir fırsat oldu.

Onlar hem kendi kirli-gizli ilişkilerini sürdürebilmek, hem de Kürt halkının ve tüm ezilenlerin direnişini savaş ortamında bastırabilmek için harekete geçtiler.

Şimdiye kadar İslamcılık, İslam birliği-kardeşliği ve Ümmet dediler ama Ümmeti de kırk parça ettiler. İslam alemi şimdiden iki ana taraf olarak kafa kafaya gelmiş bulunuyor. Hızla artan silahlanma yarışı ve asker sevkiyatının sonu kanlı bir boğazlaşmadır.

Her türlü muhalefeti, her türlü farklılığı TEK-TEK-TEK-TEK diyerek ezmeye kalkışanlar İslam aleminin de, Türkiye’nin de kırk parça olmasına, boğaz boğaza girmesine aldırmıyorlar.

OHAL ile yapamadıklarını „SAVAŞ HALİ“ diyerek yapmaya çalışacaklar.

Çünkü onlar için tek ve tek amaç kendi kanlı diktalarını sürdürebilmektir.

Sorunlara barışçı-demokratik çözüm yerine, ezme-bastırma-imha ve işgalden başka yol bilmeyenler Katar’a asker göndermeyi de meclisten geçirdiler. Erdoğan-Bahçeli savaş çetesi dördüncü fırsatı kaçırmadı.

Sokaklar „Ordu Katar“a diye bağıran aklını kiraya vermiş, besleme amigolarla dolu.

Halbuki halkların çıkarına olan ordunun kışladan çıkmaması ve sorunlara siyasi çözüm bulunmasıdır.

Yoksa uzun süreli bir savaşa, yeni gelecek Katar-Yemen-Fizan  şehitlerine hazır olun.

Erdoğan’ın asker gönderme kararını imzalaması nice masum gencin cennete gönderilmesi için biletlerinin kesilmesidir. İyi de, kanı dökülen-dökülecek olan belli de, bu kandan beslenen kimler olacak?