Ortadoğu’da dramatik olaylar yaşanmaya devam ediyor. En son Afganistan’daki ABD askerlerinin Kuran-ı Kerim yaktıkları basına yansıdı. Tabi Müslüman Afgan halkı da buna karşı isyana kalktı. Gösterilen tepkileri ve artan çatışmaları ABD Başkanı Obama’nın “Özür dilemesi” de engelleyemiyor. Afganlı Müslümanların tepkilerinin nereye varacağı da şimdilik kestirilemiyor.
ABD’li askerlerin bilmedikleri için mi, yoksa düşmanlıkları nedeniyle mi, ya da erken eve dönebilmek amacıyla mı böyle yaptıkları bilinemiyor. Yalnız olay “Ancak bu kadar olur” denecek cinsten. Zaten İslam Dünyası ile başı dertte olan ABD’ye ancak bu biçimde çözülemez bir sorun yaratılabilirdi. Nitekim Irak savaşına başlarken dönemin ABD Başkanı Bush da “Haçlı seferleri”nden söz etmiş ve ABD’nin başını derde sokmuştu. Bununsa ABD’yi daha çok zorlayacağı anlaşılıyor.
Zaten ABD Ortadoğu denizinde yol almakta zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın ki! İran ve Afganistan’da siyasal İslama karşı olup savaşırken, Tunus, Mısır, Suriye ve Türkiye’de siyasal İslam’dan yana olup desteklemek öyle kolay izah edilir bir iş değil. Bu gidişle mevcut çelişkili politik tutum ABD’nin çıkmaz ve çözümsüzlüğünü daha da derinleştirecek.
ABD benzer çelişkili bir politikayı, Ortadoğu’nun en önemli sorunu olan Kürt sorununda da yaşıyor. Irak’taki Kürtleri bir toplum olarak görüp özgürlüklerinden ve demokratik haklarından yana tavır alırken, aynı siyasal tutumu Türkiye, İran ve Suriye’deki Kürtler için göstermiyor. Bu tutum Kürtler nezdinde ABD’yi güvenilmez kıldığı gibi, Ortadoğu’da da ciddi bir siyasal açmaza sokuyor.
Oysa Kürtler Ortadoğu’nun en eski halklarından biri. Kürt sorunu belki de Ortadoğu’nun en karmaşık sorunu. Bir de Kürtler, mevcut ulus-devlet statükosunun inkar edip imha etmeye çalıştığı bir halk. Yani Ortadoğu’nun en devrimci halkı. Mevcut statükonun değişmesini en çok isteyen. Dolayısıyla Ortadoğu’da gerçekten değişim isteyenlerin mutlaka dikkate alması gereken bir durumda.
Kürt sorunu bölgede en çok mücadeleye yol açan bir sorun konumunda. Yani Kürtler, kendileri için inkar ve imha öngören mevcut statükoyu baştan beri kabul etmemişler. Tam doksan yıldır bu statükoya karşı isyan edip direniyorlar. Bunu dört parçada ve bulundukları her yerde yapıyorlar. Kendilerini inkar ve imha eden bu statükonun mutlaka değişmesini istiyorlar.
Doksan yıllık Kürt ulusal direnişi günümüzde çok önemli bir düzeye ve güce ulaşmış bulunuyor. Kürt halkı artık köleliği ve kültürel soykırımı kabul etmediği gibi, Kürt ulusal direnişi de içinde yer aldığı ülkelerin ve dolayısıyla tüm bölgenin en önemli demokratik gücü haline gelmiş bir hali yaşıyor.
Bugün dört parçada tüm Kürtleri içine alan bir özgürlük mücadelesi var. Her parçadaki düzey ve içerik farklı olsa da, tüm parçaların eşzamanlı mücadele ediyor olmaları önemli. Yine giderek bu mücadeleleri ortak bir çatıda birleştirme eğilimi de gelişiyor. Nitekim uzun süredir tartışılan Ulusal Kongre veya Konferansın Haziran ayında yapılacağı açıklanmış durumda.
Diğer yandan Katar’da yapılan “Suriye’nin Dostları Grubu”nun bir toplantısında konuşan en güçlü muhalefet cephesinin sözcüsü Burhan Galyon, “Kürtlerin vatandaş olup kendi özerk yönetimlerine sahip olacaklarını” açıklamış bulunuyor. Bu temelde tüm azınlıklara çağrı yapıyor.
Şimdiye kadar başta Kürtler olmak üzere azınlıklar konusuna ziyadesiyle milliyetçi yaklaşan bu muhalefetin, şimdi böyle bir deklarasyonda bulunması önemlidir. Diğer muhalefet grupları zaten Kürt sorununa daha demokratik ve çözümleyici yaklaşıyorlar. Bu durumda Kürtlerin demokratik hakları konusunda önemli yeni gelişme yaşandığı gibi, Suriye muhalefetinin birlik olmasının da zemini güçlenmiş oluyor.
Gerçi Kürtlerin Katar toplantısına katılmadıkları ve Suriye Kürtlerinin en büyük partisi olan PYD’nin Başkanı tarafından bu toplantının Kürtlere yaklaşımının eleştirildiği bir gerçek. Yine yakın zamanda Suriye’deki Kürt partileri arasında birlik yaratıldığı için bu eleştiri elbette önemli. Fakat Burhan Galyon’un açıklaması da tam bu eleştirinin ardından geliyor ve sanki bu eleştiriye cevap oluyor. Bu nedenle Kürtlerin de katılımıyla Suriye muhalefetinin birleşmesi durumu önümüzdeki günlerde yaşanabilir.
Şimdi yaşanan bu gelişmeler ne kadar ABD ile ilişkili, ne kadar onun dışında pek belli değil. Hewlêr yönetiminin Ulusal Konferans açıklaması ile Burhan Galyon’un Kürtlere çağrısının ABD politikaları doğrultusunda olduğu düşünülebilir. Eğer böyleyse yakın zamanda ABD’nin Türkiye ve İran’a yönelik de yeni Kürt politikaları geliştirmesi beklenmelidir.
Nitekim bazı Amerikalı çevrelerin “Kürtlere özerklik verilmesini” dillendirmeye başladıkları gözlenmektedir. Böylece 2009 Nisan’ında yaşanan Obama-Ahmet Türk görüşmesi siyasal alana yansımaya başlamış olmaktadır. Zaten Ortadoğu’da gerçekten değişiklik yapmak istiyorsa ABD’nin başka şansı da yoktur. Ancak böyle yaparsa yaşadığı çelişkiyi düzeltip, üzerindeki güvenilmezliği azaltabilir.
Böyle yapmaması, AKP politikalarıyla Kürtlere yaklaşmaya devam etmesi durumunda ABD’nin bölgesel gelişmeler çerçevesinde ciddi bir çıkmazı ve zorlanmayı yaşayacağı tartışmasızdır. Nitekim geçen yıldan beri AKP’ye verdiği sınırsız destek, bölgesel düzeyde ABD’yi zorlamıştır. ABD’nin artık bu politikada kısmi bazı değişiklikler yapması gerçekleşebilir. Nitekim geçen yılın politikasını olduğu gibi sürdürmesi zordur.
Peki Hewlêr’de Kürt Ulusal Konferansı toplanırken, Suriye’nin en milliyetçi muhalefeti bile “Kürtlere özerklik vermeyi” taahhüt ederken, hatta ABD politikalarında bile değişiklik olurken AKP ne yapacaktır? AKP hükümeti hala İmralı tecridi, BDP’yi tutuklama ve savaşta ısrar politikalarını mı sürdürmeye çalışacaktır? Aceba bunu yapmak mümkün olabilecek midir?
Eğer AKP sözkonusu politikalarında devam ederse, bunun çok geniş bir Kürt direnişi ile karşılaşacağını söylemek artık kehanet değildir. Tersine görünen köyün kılavuz istemeyeceği kadar açıktır. Dahası mevcut AKP politikalarının stratejik dostlarından gördüğü desteğin aynısını sağlaması da pek mümkün olmayacaktır. Belkide “MİT Kavgası” bu sürecin başlangıcı olmuştur.
Belliki AKP için yolun sonuna doğru artık yaklaşılmaktadır. Bu durumu ne psikolojik savaş gizleyebilir, ne de bazı işbirlikçiler önleyebilir. Artık “Ecevit hastalığı”na tutulmaya başlamış olan Tayyip Erdoğan, izlemiş olduğu yanlış Kürt politikaları nedeniyle kaderine razı olmak zorundadır.