
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın 2011 yılı Mart ayında yaptığı görüşmesinde belirttiği rezonans kelimesi, dahası bu kelimeyi cinslerin birbirleriyle ilişkilerine uyarlaması oldukça dikkat çekiciydi. Kürt Halk Önderi bu belirlemesinde dile gelen rezonans kelimesi “Tınlaşım, düzgün itmelerin etkisiyle bir salınım genliğinin artışı, iki kuvvet arasındaki denge” anlamına geliyor. Rezonans kelimesini kadının erkekle girdiği ilişkide anlayabilmek, hatta giderek kadının kendisiyle, diğer kadınlarla, doğayla ve nihayetinde tüm evren parçalarıyla girdiği ilişkide anlamaya yönelmek, bizler için Önderlikle buluşmanın bir adımı olma değerindedir. Kürt Halk Önderinin kadın için verdiği paha biçilmez emeklere, zindan koşullarında dahi büyük bir heyecanla kadın özgürlüğü konusuna eğilmesine, ancak aynı frekansı yakalamaya çalışarak, az da olsa dile gelenleri anlama eğilimi göstererek bir cevap oluşturabiliriz.
Can ile canan kelimelerini, ses düzeyinde dahi bu kadar birbirine yakın kılan ve fakat aynılaştırmadan bu son derece yakınlığı bizlere anlatan anlam, rezonans kavramıyla açıklanabilir.
Birbirini sonsuz bir güçle çeken ama birbirine karışmadan, çarpışmadan, birbirinin varoluşunun teninde yaralar açmadan, en nihayetinde, birleşmeden doğacak kimi kuvvetlerin yakıcı etkisiyle birbirinin ruhsal teninde tahribat yaratmadan ve kendi rengini kaybetmeye mahal vermeden yakınlaşmaktan kaynağını alır.
Bu nasıl mümkündür?
Birbirine karşı sonsuz çekim gücü içinde olan iki varlık, bu çekim gücünün hızıyla doğru orantılı olarak birbirlerine yakınlaşacaktır. Aşkın çekim gücünün, dünyanın en uzak köşelerinde dahi olsa insanları kavuşturması ya da aynı ruhsal atmosferi yaratarak birbirine yakınlaştırması bu durumu anlatır. Ortadoğulu aşk destanlarında yer alan, kavuşmasızlık iklimlerinin tahakkümü, bu iklimin son deminde, mezarda kavuşma olgusu da, kavuşmaların ölüme rağmen kendini gerçekleştirmeye yönelişini anlatır.
Kavuşma, iki varlığın tek olma arzusu olarak dile gelir kiminde. İki varlığın tek olması hiçbir zaman mümkün değildir. İki varlığın tek olması denen şey, özünde birinin diğerinin varlığının eziciliğinde yok olması demektir. Birincinin ikinciyi yutması demektir. Kadının erkekle ilişkisinde yaşadığı çoğunlukla budur. Kadınların Kürdistan’da namus cinayetleri, Fransa’da aşk cinayetleri ya da dünyanın başka herhangi bir yerinde başka herhangi bir kavramla isimlendirilen öldürülmeleri, bu tekleşmeye örnektir. Egemen sistem zihniyetindeki erkek dünyası tekleşmeyi, birleşmeyi, bütünleşmeyi, kısacası bu kavramlarla tanımladığı aşkı böyle anlamaktadır. Bu anlama tarzı özünde anlamamaktır. Anlamazlık, sistem zihniyeti tarafından toplum öğelerine bir anlam kalıbı gibi dayatılmıştır ve bu şekilde anlam yozlaştırılmaktadır.
Her bütünleşme, biraz yok oluştur. En pozitif bütünleşmede dahi bu yok oluşun-yıkımın emareleri mevcuttur. Sosyalist bir hareketle bütünleşmek için kişinin kendisindeki kapitalist sistem özelliklerini yıkması, yok etmesi gerekir. Tersi durumda da aynısı geçerlidir. Kişi aileden kopup kendine yeni bir toplumsallık yaratmak ya da kendine uygun gördüğü toplumsallıkla bütünleşerek yaşamak istiyorsa, öncekine dair olanları adım adım yıkmak, yok etmek zorundadır. Gençlik çağındakilerin ev dışında bir yaşam oluşturmaya başlamaları ile aileyle (anne, baba ya da kardeşlerle) kavgaların artmasının aynı döneme denk gelmesi de bir kişide iki farklı sistemin çatıştığı gerçeğini kanıtlamaktadır.
Kendini eze eze, iradesel oluşumunu hücre hücre yok ede ede ancak ulaşılan tanrısal aşk örneği de bunu çağrıştırır. Kişisel aşk örnekleri zaten çok fazla bayağı örnekler somutunda bunu kanıtlar. Varlığın birliği denilen vahdet-i vücut felsefesi bu anlama biçiminin tasavvufi formudur.
Tekleşme, bir olma ya da bütünleşme olarak adlandırılan her birleşme-buluşma, bir tarafın aleyhine bir yeni oluştur. Bu taraf da kadındır. Kadının erkekle ilişkisinde bütünleşme, aşk ya da iki canın bir olması denen olayın yörüngesine girdikten sonra yaşayacağı depremler, kendi varlığının yok oluşuyla ilintilidir. Hakim zihniyet, kadının mutlu yuvasını korumak için bütünleşme, uyum vs. yaşamasını kadının katliamı uğruna, kadın aleyhine gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
‘Yava’ ile kadının katli
Her operasyonda kan dökülür ve evlilikleri kurtarma operasyonlarında söylenen sözler ilginçtir: “Yuvanı korumak istiyorsan katlanacaksın, ne olacak işte biraz sesini yükseltmiş, bir iki tokat atmış, çocuklarının hatırına sık dişini…falan filan.” Uzayıp giden bu öğütlerin tamamında kadın aleyhine bir erkek yüceltmesi vardır. Kadın aleyhinedir çünkü tüm yüceltmeler bir tarafın aşağılanması karşılığında gerçekleşir. Burada aşağılanan da kadındır. Kadının teslimiyeti, her türlü insan dışılığa katlanması üzerinden erkek yüceltmesi geliştirilir. Erkeği ve aynı zamanda koca-erkek şahsında erkekliği yücelten her söylem, bütünleşme, yuvayı koruma gibi adlar altında kadının yok edilişini esas alır. ‘Yuvayı dişi kuş yapar’ denir fakat hakim sistem yuvayı dişi kuşun cesedi üzerinden inşa eder. Kadın aleyhine yapılan, varlığı korunan ve süreklileştirilmeye çalışılan bir yuva mümkün değildir. Lakin bunu kimse düşünmez. Kadının tüketildiği bir aile, yaşam ya da birleşmenin mümkün olmadığını kimse bilemez. Aile olgusunun bugünkü can çekişmesinin sebebini kimse düşünmez, bilmez ya da bilmek istemeye yönelmez.
Kadın-erkek ilişkilerine, toplumsal düzlemde yaşanan olaylara ya da ilişkilerin düzeyine baktığımızda mevcut koşullarda, sevginin mümkün olduğuna inanmanın giderek zorlaştığını belirtmek pek zor olmuyor. İnsanın kutsallığının giderek yıkıldığı ve yıkılan her kutsallık gibi ardından bir toplumsal enkaz bıraktığı gerçeğiyle yüz yüzeyiz. İnsan inşası olan kutsallıkların yıkılması ve yerine yenilerinin konulabilmesi şansı vardır. Ama kutsal denilen insan olgusunun tükenmesi karşılığında yerine neyi koyabiliriz ki… Bugün kadın ve erkek ilişkilerinde kadın aleyhine bozulmuş olan denge, kadının her ilişki adımında, her karşı karşıya gelişte ya da cinssel alana her giriş durumunda bir darbe almasını getiriyor. Bunun nedeni varolan ilişkilerdeki dengesizlik yanında, birliktelik, cinsellik, bütünleşme, aşk ve sınırsız özgürlük vs safsatalar adına kendi varlığının oluşum sahasını tahrip etmenin yaşanması ve aynı zamanda kendi özgür iradesine yaşam hakkı tanımayacak kadar bir teslimiyet ilişkisine yönelmenin meşrulaştırılmasıdır.
Oysa ki Kürt Halk Önderinin dile getirdiği rezonans kelimesi, birbiriyle dengeli bir uyum içinde sürdürülecek ilişkiye işaret etmektedir. Birbirinin varlığının eziciliğinde yok olmadan, birbirinin varlığını yok etmeden, birbirine karışma adına kendi rengini kaybederek renksizleşmeden, birbirini yücelttiği ya da tamamladığı yanılgısıyla birbirini azaltmadan, birbirinden uzaklaşmadan, birbirinin etki alanında olmayı karşılıklı güç verme-alma ve yaratıcı yaşam ve anlam gücünü arttırma vesilesi bilerek yaşamak, rezonans kavramının kadın-erkek ilişkilerinde olması gereken çerçeveyi anlatmaktadır. Destansı aşklarda özne-nesne ikileminin oluşması, aşığın maşuka aşkı ya da onun varlığında kendini eritmesi yüceltilerek bugüne getirilmektedir. Bu aşklarda aşkın öncüsü olan bir taraf vardır. Diğeri bu öncülüğü kabullenen ve aynı yönelimi (en iddialısında diyelim) benzer kuvvette gösterendir.
Rezonans; çoğaltmaktır
Züleyha’nın aşkında Yusuf nesnedir. Aşk Züleyha’nın aşkıdır. aşık olan, aşkın acısını ve hazzını yaşayan Züleyhadır. Yusuf’un bu aşk dünyasından haberi yoktur. O dünya ki, Yusuf’un kuyu hikayesini dahi anlama kavuşturan, onu tarihe yazdıran aşktır. O da Züleyha’dadır. Yusuf’un güzelliği vasıtadır. Yusuf, alt tabakadan gelip (ki köledir) sarayda da kadın sayesinde üst tabaka olma şansı kazanmış bir talihlidir. Ki Züleyha’nın yüreğinde aşkın kapılarını açmasına vesile olmuştur. Züleyha’daki iffet-namus olgusunu yerle bir eden güç, bu vesilenin etkisiyledir, ama vasıtanın kendisi bu gücü oluşturmamaktadır.
Rezonans, birbirinin varlığında yok olup tek olanı yaratmaya yönelmemek, bunun karşısında direnmektir. Kendi özgür varoluşuyla bir yaşam yaratmaktır. İkinin birleşmesiyle bir teklik oluşturma değil, ikinin ruhsal artımından bir yeni varoluş, üçüncü bir hakikat yaratmaktır. Çoğalmak ve çoğaltmaktır. Birbirini hırpalayan bütünleşmelerden, birleşmelerden ya da tüketen bir oluşlardan uzak durmaktır. Birbirine çarpmamak, birbirinden kaçmamaktır. Birbirinin uzağına düşmeden, birbirinin varlığını en yakınında hissederek kendi varlığına yeni anlamlar katabilmektir.
Sistem içinde aşk yalanı adı altında geliştirilenlere baktığımızda sürdürülen kadın soykırımını daha net görebilmekteyiz. Aşk adı altında geliştirilen cinsellik bir öldürme biçimine dönüşmektedir. Güncel tecavüz vakalarına dönüşen bir cinsellik, kesinlikle kadını öldürmektedir. Bu tarz bir cinsellik hiçbir canlıda görülmediği gibi, ahlaki toplumda da görülmemektedir. Cinselliğin üreme güdüsünü çoktan aştığı bir çağdayız. Haz olgusunun devreye çoktan girdiği bu yaşam algısında mevcut yaşananların haz olgusunu da kesinlikle aştığı ortadadır. Total bir hazsızlık yaşanmaktadır. Yaşananların hazzı aşmaktan daha öte bir şiddet biçimine dönüştüğü inkar edilemez. Öyle olsaydı, cinsellik alanı erkek için bir iktidar alanı olarak adlandırılamaz ve en kapsamlı soykırım eylemiyle birlikte uygulanan yöntem cinsellik merkezli saldırılar olmazdı.
Cinsellik, birbirine en uzak ikilemleri bağrında toplayabilen bir alan, öyle bir olgu. En uzak olanların bir anda en yakın olabildiği. Aşkın tecavüze dönüşebildiği. Aşk ile tecavüzün aynı eylemde buluştuğu…
Aslında insanlığın düşürülüşünden beri, cinsellik bu ikilemlere sahne olmuş. Haz alınan bir alanın en büyük şiddet alanına dönüştürülmesi, tecavüzlerin bunun somut ifadesi olması, hatta soykırım uygulamalarındaki toplu tecavüz uygulamaları, bu alanın sadece doğallıktan çıktığının değil insanlık karşıtı bir alana dönüştürüldüğünün de göstergesidir. Bu da kadın ve erkek arasındaki eşitsizlikten, güç dengesiz- liğinden, yaşamın tüm alanlarında bir tarafın iradesel ağırlığından kaynaklanmaktadır. Böyle bir durumda aşktan da söz etmek mümkün değildir. Bu anlamda aşkın gerçekleşmesi, öncelikle kadın ve erkek arasındaki güç dengesinin sağlanmasına, iradesel bir eşitliğin kurulmasına, yaşamsal bir denge olayının oluşmasına ve nihayetinde hegemonik ilişkilerin aşılarak birbirine denk özgür ilişkilerin yaratılmasına bağlıdır.
Kürt Halk Önderi Öcalan’ın çözümlediği bir diğer nokta da cinselliğe yaklaşımın tüm toplumsal gelişim eğrisini belirlediği şeklindedir. Bu konuda batı-doğu karşılaştırması yapmakta ve batının hegemon güç olarak tüm dünyaya hükmetmeyi başarmasındaki faktörlerden birinin dinin cinselliğe yaklaşımı olduğunu vurgulamaktadır. Batı hegemonyasının yaratılmasına kaynak teşkil eden güç merkezi, Hıristiyanlığın cinsel perhiz yaklaşımıyla yakından ilintili olurken, doğunun gerilemesinin temel sebepleri de aynı doğrultuda cinsel doyumu (çok eşlilik, bir erkeğin dört kadınla evlenmesi, yaşlı erkeklerin küçük yaştaki kızlarla evlendirilmesi, harem kültürü vs) esas almasıyla ilintili olduğu gerçeği son savunmalarda çarpıcı bir şekilde ortaya konmaktadır. İslamiyetteki dört nala cinsellik, doğu insanını hayvansılaştırmış, nihayetinde bir zaman sonra doğu dünyasını dört nala koşmaktan yorulmuş bir hayvan derekesine düşürmüştür.
Modernite ve aşkın inkarı
İslamiyetin etkisiyle birlikte Kürt toplumunda da çok eşlilik gelişmiş, yaşlı erkeklerinin gencecik kızlarla, hatta çocuk yaştaki kızlarla evlenmesine dinsel görenekler adına boyun eğilmiştir. Bunun bir öldürme biçimi olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. On üç- on dört yaşındaki bir kız çocuğunun yetmiş yaşındaki dedesi sayılacak biriyle evlendirilmesi şiddetin en acımasız ve kirli biçimi olmakta ve küçük yaştan başlatılan bir yavaş ölüm şeklinde kadınlara yaşatılmaktadır. Uzun zamana yayılmış bir öldürme biçimidir bu tarz evlilikler.
Böyle bir illüzyonu yaşayan Kürt erkeği, anlam yoksunluğunu çok çocuk sahibi(!) olarak kendini büyüteceği yanılgısıyla gidermeye çalışır. Kürt kadını da çok çocuk doğurarak erkekteki anlam yoksunluğunu gidermeyi ve bu yolla kendindeki eksikliği tamamlamayı hedefler. Ne yazık ki, her ikisi de yanılmaktadır. Bedensel çoğalma anlam çoğalmasını getirmez. Anlamı çoğaltmanın kendi bedeninden benzerleri çoğaltmakla pek alakası yoktur. Anlamı çoğaltmak özgürleşmekle mümkündür. Kendi kişisel yaşamında toplumsal anlam düzeyini yakalayamayan hiçbir ilişki özgür olamaz.
“Karasevda, aşk dahil, hiçbir bağlılık duygusuyla kadına bağlanmamalıyız. Bunun tersi de geçerlidir. Aynı biçimde kadın da kendisini bağımlı ve sahipli olmaktan çıkarmalıdır. Devrimciliğin, militanlığın ilk şartı böyle olmalıdır. Bu deneyimden başarıyla geçenler, bir anlamda kişiliğinde özgürlüğü gerçekleştirenler, yeni toplumu ve demokratik ulusu kendi özgürleşmiş kişiliklerinden başlatarak inşa edebilirler. Aşk ancak toplumunun çöküş ve çözülüşünü durduramayanın kadın etrafında karşılıklı olarak kurduğu namustan ve bilimsel olarak daha doğru olan namussuzluktan vazgeçip, demokratik ulus inşasına militanca girişmesi halinde toplumsal anlamına kavuşarak, çok zor da olsa gerçekleşme potansiyeline ulaşabilir. Kapitalist modernite aşkın inkarı üzerine kurulu bir sistemdir.
Özgür eş yaşam mümkün mü?
Mevcut koşullarda (hegemonik sistemlerde) kavuşmanın aşkın ölümü olduğunu fark edebiliyordum. Dolayısıyla önemli olan bütün toplumsal sorunların çözümü için aşkla çalışabilmekti. Daha doğrusu, gerçek aşk ahlakı, toplumsal sorunlarla savaşma ve çözme yeteneğinde ve gücünde olmak demekti. Bu yeteneği ve gücü olmayanların, bu güçlerini ve yeteneklerini geliştiremeyenlerin aşkı ve aşk ahlakı olamazdı.”
Bu belirlemelerde de vurgulanan gerçek, aşkın toplumsal özgürlükten bağımsız olmadığı, aşkın inkar edildiği bir çağ ve sistem gerçeğinde özgür yaşamın, özgür eş yaşamın mümkün olmadığıdır. Aşkın gerçekleşmesinin imkansız olduğu bir sistem-dünya içerisinde özgür eş yaşamlar kurmak mümkün değildir. Basit ve de basit olduğu kadar keskin bir doğru, özgür eş yaşamın kurulması için özgür eşlerin, özgür kadın ve erkeklerin yaratılması şartıdır. Bunun da şartları başta mülkiyet, zürriyet, iktidar, hegemonya kavramlarını anlamak, kendi kişiliğinde bu kavramların izdüşümlerini çözerek sistem etkilerini gidermektir. Fiziksel ve zihinsel tecavüzü sistematik hale getiren ve yaşamın her anında bu erkekçe sistemini uygulamaya yönelen hegemonya karşısında özgür yaşamın yolunu açmak, tüm ruhsal ve bedensel aktivitelerde her an zihniyetle, felsefeyle, bilgiyle donanarak mücadele etmekle mümkündür. Bu gerçekleştiğinde yaşamlarımızda iyilikten, doğruluk ve güzellikten söz edebiliriz.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın yaşama, özgürlüğe, estetiğe ve anlama aşkla bağlı olduğu tüm dünyaca bilinmektedir. Hatta 2007 yılındaki zehirlenme sürecinde uzmanların saç tellerinden yola çıkarak yaptıkları çözümleme de o saç tellerinin sahibinin yaşama aşkla bağlanarak direndiği ve güçlü bir yaşam aşığı olduğu, vücutta biriken zehir oranına rağmen hayatta kalmanın ancak böyle mümkün olduğu mahiyetindeki sözleri de bu gerçeği kanıtlamaktadır. Aşkın katledildiği bir sistem olan kapitalist sisteme yönelik çözümlemelerinin keskinliği ve asla sisteme teslim olmayışı da özgürlük aşkından kaynağını almaktadır.
Kürt Halk Önderi kadını tanımada cinselliğe yaklaşımın nasıl özgürlük perspektifli olacağını şöyle ortaya koymaktadır:
“Kadın doğasını iyi tanımak gerekir. Kadın cinselliğini biyolojik olarak çekici bulup yaklaşmak, bu temelde kadınla ilişkilenmek aşkın baştan kaybı demektir. Biyolojik birleşmelere nasıl aşk diyemiyorsak, biyolojik temelli cinsel birleşmelere de aşk diyemeyiz. Buna canlıların normal üreme faaliyetleri diyebiliriz. Bu faaliyetler için insan olmaya bile gerek yoktur. Hayvan-insanlar zaten en rahat biçimde bu faaliyetleri yürütürler. Gerçek aşk isteyen, bu hayvan-insan üremeciliğini terk etmek durumundadır. Cinsel cazibe objesi olarak değerlendirmeyi aştığımız oranda, kadını değerli bir dost ve yoldaş kılabiliriz. En güç olan ilişki, cinsiyetçiliği aşmış kadın dostluğu ve yoldaşlığıdır. Kadınla özgür eş yaşam koşullarında yaşandığında bile, ilişkilerin temelinde toplumun ve demokratik ulusun inşası yatmalıdır.”
DILZAR DÎLOK