Ortadoğu ve İslam dünyası çoktandır şiddet sarmalında. Gün yok ki herhangi bir yerde İslam adına bir bomba patlatılmasın ve suçsuz günahsız insanlar katledilmesin. Bu saldırılarda çoğunlukla fail de Müslüman, kurban da.

Son 30-40 yıl içinde sözkonusu coğrafyada ne kadar insan yaşamını yitirdi? Kaç milyon insan yaşadığı topraklardan sürüldü veya can havliyle kaçmak zorunda kaldı? Yeryüzünün kaç milyon kilometrekarelik parçası yangın yerine döndü?
Her yıl bir veya iki soruna odaklandığımızdan, tek tek ağaçlara bakmaktan ormanın bütününü göremez, bu kanlı bilançoyu, tablonun bütününü algılayamaz olduk.
Afganistan’da 40 yıl içinde ne kadar insan yaşamını yitirdi? Ne acılar yaşandı, ne canlar yandı ve Afganistan diye bir ülke ve devlet kaldı mı, bilmiyoruz. İran ve Irak arasında yaşanan ve 1980’den 1988’e kadar süren kanlı boğazlaşmada yaşamını yitiren bir milyondan fazla insan çoktan unutulup gitti. 2003 yılından buyana Irak’ta yaşamını yitirenler ve halen yitirmekte olanlar Tunus, Libya ve Mısır’ın, Suriye ve Lübnan’ın gölgesinde kaldı ve haber bültenlerinde neredeyse yer almaz oldu.
Gündem bugün Suriye ve Mısır olduğu için kamuoyu oralara odaklanmış durumda. Suriye’de bir günde katledilen insanların sayısı kadar her gün Irak’ta da katlediliyor. Her gün birçok yerleşim biriminde, camide patlatılan bombalarla onlarca insan yaşamını yitiriyor.
Peki ne için? Dün suni ve yapay bir şekilde oluşturulan devletlerin devamı için!
Afganistan’da, Irak, Suriye hatta Lübnan’da devlet diye bir mekanizma kaldı mı? Kaldıysa hükmü ne kadar? Peki egemenlik alanı parlamento binası ve hükümet konağı ile sınırlı olan bir mekanizmaya devlet denir mi?
Sorun çok yönlü, çok boyutlu. Dış müdahalelerle farklı etnik ve dini toplulukları birarada tutan mekanizmanın vidaları, dişlileri gevşedi. Zoraki, baskı ve zorbalıkla birarada tutulan farklı kesimler özerkleşmeye, kendileri olmaya başladı ve zincirleri kırmak için harekete geçti.
Avrupa’nın göbeğinde yirmi yıl önce Yugoslavya adında bir devlet vardı. Dış müdahale ile bir ayrışma yaşandı ve Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Montenegro/Karadağ, Kosova, Sırbistan gibi devletler Yugoslavya’nın yerini aldı. Şayet bu topluluklar bugün bahçelerine çit çekmekle, tavuklarını ayırmakla daha mutlu bir yaşam sürdürüyorlarsa, insanlar salt etnik kökenleri ve inançlarından dolayı katledilmiyorsa, boğazlaşma son bulmuşsa, varsın aralarına sınır çekip bayrak diksinler. En küçük ve fakir bir devlet, etnik ve dini boğazlaşmanın yaşandığı büyük ve zengin bir devletten daha yeğdir.
Son yirmi yıldır sınırların önemini yitirdiğinden bahsediliyor ve Avrupa Birliği örnek olarak gösteriliyor. Bu bir yönüyle Avrupa gibi dünyanın en gelişmiş parçası için doğru. Ne var ki dün denetim ve kontrol mekanizması tel örgü, mayın tarlaları, nöbetçi kuleleri ve gümrük kapıları vasıtasıyla sağlanıyordu. Oysa bugün buna artık ihtiyaç yok.
Amerikan İstihbaratı (NSA), binlerce kilometre öteden istediği ülkenin bütün bir halkını kontrol altında tutabiliyor. Kiminle görüştüğünü, ne satın aldığını, ne yediğini, nereye uçtuğunu veya arabayla nereye seyahat ettiğini anında izleyebiliyor. Cebinde mobil bir telefon, evinde internet ve bilgisayar, arabasında navigasyon (GPS) bulunan ve alışverişini banka kartı üzerinden yapan her insan, bir veya birkaç devletin gözetimi altında. Herkes Big Brother, Biri Bizi Gözetliyor odasında.
İş bu noktaya vardıktan sonra, sizi Köln’den Paris’e giderken her metrede izleyen bir sistemin, bir devletin Almanya-Belçika, Belçika-Fransa arasında pasaportunuza bakıp bakmaması artık bir anlam ifade etmez.
Yeniden konuya dönecek olursak. Her gün 50-100 insanın yaşamını yitirdiği Bağdat merkezli bir Irak mı daha iyi, yoksa Şiilerle-Sünnilerin, Kürtlerin ayrı ayrı devlet sınırları içinde yaşayacakları ve katliamların büyük ölçüde durduğu üç ayrı devlet mi?
Bugün Ortadoğu’da bin yıllık Sünni-Şii çatışması zirve yapmış durumda. Camileri bombalayanlar da, katledilenler de aynı dine mensup insanlar; aynı tanrıya inanıyor, aynı kutsal kitabı kendilerine rehber ediniyorlar.
Irak coğrafyasında Sünni Arap azınlığa dayalı Saddam diktatörlüğü Kürtler ve Şii Araplar için zulümdü. Yine Nusayri Arap azınlığa dayalı Esad rejimi Kürtler, Sünni Araplar için zulümdür.
Bugün Irak ve Suriye özgülünde yükseltilmesi gereken şiar, bu devletlerin etnik ve dini inanç grupları arasında parçalanması ve aynen Yugoslavya’da olduğu gibi birkaç devlete ayrışması, bölünmesi olmalıdır.
Bugün için Irak’ta Kürtler, Sünni Araplar ve Şiiler birarada yaşayamazlar. Son onyılların ortaya çıkardığı tablo ve gerçek bu. Suriye’de de Sünnilerle Nusayriler birarada yaşayamazlar. Şam’da çadır kuracak Sünni cihadistler Hıristiyanlara, Kürt, Durzi ve Nusayrilere yaşamı zehir ederler. Bugün Kürdistan’ın Rojavası’nda, Halep ve birçok yerde yaşananlar, yarın yaşanacak olanların habercisidir.
Afganistan, İran, Irak, Suriye ve Türkiye’nin parçalanması ve bu devletlerden birçok yeni devletin ortaya çıkması, oralarda yaşayan ve birbirine benzemeyen halkların ve yeni nesillerin çıkarınadır. Şayet 50 yıl sonra şartlar değişir ve İslam siyasetten elini çeker, farklılıkları kabule hazır hale gelirse, sınırlar da işlevini yitirir.
Kürtler, Irak ve Suriye’de yeni Ortadoğu’nun ebeliğine soyunabilir, ayrışma yönündeki tartışmaların fitilini ateşleyebilir ve ilk adımı atabilirler! Yeter ki söz birliği etsinler ve etkin bir diplomasi ve kamuoyu çalışması yürütsünler.

msahin1@web.de