Ortadoğu’da yeniden sert rüzgarlar esmeye başlıyor. Hiç şüphe yok ki, Ortadoğu’da rüzgarların sert esmesi 1990’lardan bu yanadır. Ancak öyle görülüyor ki bu kez rüzgar hortuma dönüştürülmeye çalışılıyor. Kapitalist modernist güçler küresel düzeyde kendi sermayelerinin serbest dolaşımı için her türlü yol ve yönteme başvuruyorlar. Bunun için gerektiğinde ihtiyaç duyduklarında birçok karışıklığı da getirecek adımlardan çekinmediler.
1990’ların başlarında Yeni Dünya Düzeni ve Nizamı adı altında Ortadoğu’ya el attılar. Ortadoğu’da özü itibariyle kendilerinin oluşturdukları ulus devletli; sert, anti demokratik, diktatöryel yapıların kürevi çıkarlarının önünde engel oluşturdukları gördüler. Sermayenin daha rahat dolaşımı için sınırların esnekliğine ihtiyaç vardır. Ancak bu coğrafyada oluşturulmuş olan anti demokratik ve çağ dışı yapıların da kendi çıkarları var. Sağlıklı bir çözümün bulunmaması durumunda doğası gereği ortaya çıkacak olan çekişme, kapışma ve çatışma olacaktı. Olan da bu olmuştur.
Hatırlayalım; Saddam’ı esasta ortaya çıkaran kürevi güçler ne zaman ki Saddam denetimlerinde çıkmaya başladı, yaptıkları ilk iş; Saddam’ın ipini çekmeye başlamak olmuştur.
Daha ileri bir adımı ise küresel sermayelerinin serbest dolaşımın sağlamak için Arap Baharı diye başlayan süreci tetiklemeleri olmuştur. Tunus, Libya, Yemen derken Mısır ve Suriye’de olup bitenleri herkes görmektedir. Benzer bir şekildeki müdahaleyi Katar’da gördük.
Son yıllarda Ortadoğu’da olup bitenleri verileriyle birlikte daha fazla aktarmak mümkün olsa da, işin doğasıyla ilgili olanların olup bitenleri görmelerinden kaynaklı gerekli değildir. Ancak Ortadoğu’da değişim ile ilgili olanlar biliyorlar ki, Ortadoğu’da herhangi bir gelişimi ve değişimi sürekli kılmak için değişmesi gerekli üç temel hatta dört temel güç vardır. Bunlardan ikisi olan Mısır ve Suudi önemli oranda küresel sermayenin ihtiyacı temelinde değişime uğratılmıştır. Ancak değişime gelmeyen, değişime direnen temel iki güç var ki, bunlar hem değişime kapalı hem de küresel sermaye güçlerinin önünde büyük engeller olarak durmaktadırlar. Bu iki güçten birisi İran’dır diğeri ise Türkiye’dir.
İran’ın duruşuyla bağlantılı olarak bir şekilde herkese İran’ın küresel güçlerin hedefinde olduğunu bilmektedir. Kaldı ki İran’da bu durumu bildiği için küresel güçlere karşı birçok ilişki arayışı ile küresel güçlerin hedefinden kendisini çıkarmak için büyük uğraşmıştır. Onca emek ve çabaya rağmen yine de kendisini hedef olmaktan İran çıkarmayınca, Ortadoğu’nun tümünü kendisine kalkan yaparak şimdilik direnmeye çalışmaktadır. Lübnan’a Hizbullah ile, Suriye’de Esad’a güya destekle, Irak’ta Heşdi Şabi başta olmak üzere güya Şiaları harekete geçirerek derken Yemen’de Husileri harekete geçirmiştir. Başka bir deyişle İran kendini hedef olmaktan çıkarmak için savaşı başka alanlara taşırarak, taşıyarak kendisini savunmaya almaya bugüne kadar çalıştı.
Belirttiğimiz gibi İran’a dönük kürevi güçlerin saldırıları az çok biliniyor, görülüyor. Ne var ki, küresel güçlerin hedefinde olan diğer önemli ve son derece değişime kapalı, dogmatik, diktatöryel hatta faşist yapı ise Erdoğan-Bahçeli olan Türkiye’dir. Ortadoğu’nun neresinde bir değişiklik ve değişim yapılmak istense ilk karşılaşılan karşıt güç, Erdoğan’dır. Faşist Türkiye’dir. Bu bağlamda küresel güçler Türkiye’yi dönüştürmeden küresel sermayelerinin serbest dolaşımını Ortadoğu’da sağlatamayacaklarını iyice bilince çıkarmışlardır. Ve dikkat edersek, bir müddettir adım adım Erdoğan’ın etrafı kuşatılıyor. Bu kuşatma sanıldığı gibi boşlukları olan ve açık kapı bırakılan bir kuşatma da değildir. Kuşatma kompledir. Hiç bir şansa yer vermeden istikrarlı bir şekilde yürütülen ve sürdürülen bir kuşatmadır.
Geçen yıldan bu yana, Erdoğan ve tayfası Türkiye’nin Beka sorunu diye tutturması boşuna değildir. Yine “Ya İstiklal ya Ölüm” demeleri de...
Sözün tam manasıyla Türkiye eğer hızla kendini değişime açık tutmazsa, despotik ve faşizan yönelimlerden vazgeçmezse, oraya buraya taşırmaya çalıştıkları emperyal amaçlarından vazgeçmezse, Türkiye sözün tam manasıyla kıskaca alınacaktır. Beka Sorunu diye tabir ettikleri sorun ile İstiklal mi Ölüm mü sorunu da...
Erdoğan’ın basın ayağındaki borazanı olan Yeni Şafak’taki baş yazarı olan İbrahim Karagül öyle görülüyor ki olup biteni iyi görüyor. Görmeye görse de küresel güçlerin sadece İran’ı hedeflerine aldıklarını söylemektedir. Halbuki esas olan küresel güçlerin Türkiye’yi daha doğrusu Erdoğan ve çevresindeki faşistleri esas hedeflerine almalarıdır.
Dikkat edelim; Suudi’de tasfiye edilenlerin tümü Erdoğan’a yakın olanlardır. Daha önce Katar’a yönelim yine esasta Erdoğan’ı hedefine oturtmuştu. Lübnan başbakanının Hizbullah’ı gerekçe göstererek istifa etmesi ise İran’ı hedef göstermesi olduğu gibi Husilerin füze fırlatmaları da öyledir. Ancak son zamanlarda İran ve Türkiye yakınlaşmasını da gözettiğimizde hedefe yine Türkiye oturtulmaktadır. Benzer bir şekilde Irak’ta Abadi’ye destek vererek Barzani’nin zayıflatılması da Erdoğan’ın hedeflenmesinden öteye birşey değildir.
Tüm bu olup bitenleri bir araya getirdiğimizde 1990’larda Ortadoğu’ya yapılan saldırının daha kapsamlı olanını bu kez 2017 yılında görüyoruz. Ancak bir farkla, bu kez hedefte esasta Erdoğan ve çevresi vardır. Boşuna ABD ile, Avrupa ile yine benzer güçlerle Erdoğan ve çevresi sorunlarla karşı karşıya gelmiyor. Yine boşuna 27 Kasım günü Reza Zarrab davası başlatılmıyor. Yine boşuna Malta’da Erdoğan’ın ve Yıldırım’ın çevresinin kirli çamaşırları piyasaya sürülmüyor.
Evet, tüm bunları ele aldığımızda Ortadoğu’da ilk kez bu düzeyde Erdoğan için çanların çalındığını söylememiz acaba yanlış mı?
Ya da durum bu kadar açık ve net değil mi?