Din, genellikle doğaüstü, kutsal ve ahlaki öğeler taşıyan, çeşitli ayin, uygulama, değer ve kurumlara sahip inançlar ve ibadetler bütünü olsa da savunulan ahlaki öğeler Yahudilik, Hıristiyanlık ya da İslam ile başlamadı; çok tanrılı dinler öncesinden varolan bu dinsel ya da toplumsal ahlaki değerler silsilesi her yeni din tarafından sadece sahiplenildi. Adem-Havva gibi varoluş efsanesi ile Nuh ve benzeri efsaneler tek tanrılı dinler öncesi varolduğunu, hatta Sümer tabletlerinde yeraldığı bie gerçek. Dinlerde ki ritüeller ve ahlak kuralları silsileleri her dindarın kendisine dinler tarafından bahşedilmiş bir iyilik sanısı olarak algılaması doğal olarak O’nu dine karşı minnettar kılmasını sağlar; oysa tüm bunlar tek tanrılı dinler öncesinden var olan değerlerdir.
Din sözcüğü, köken itibariyle “yol, hüküm, mükafat” gibi anlamlara sahiptir. Kuşkusuz tarihin anlamı insanın salt kendi bilincine varmasında değil, toplumsal koşulların ve üretim ilişkisinin diyalektik gelişmesinde yatar. Dini kullanarak kendi değerleri üzerinden yeşermeyen istilacı ve yağmacı toplumların sonunu biliniyor; çökmekte olan toplumlar ve sınıflar tek tip kültürde ısrarcı olan ve kendi tarihleriyle yüzleşmeyen, kendilerinden başkasına yaşam hakkı tanımayan toplumlardır. İnsanlık ne çekiyorsa böylesi bağnaz, primitif düşüncelerden çekti, çekiyor. Suriye’de ve Mısır’da olup bidenler din bağnazlığının resmidir. İnsanlar Ortaçağ’ı anımsatan en vahşi yöntemlerle boğazlanıyor. Buna artık “Din böyle değil, dini kullanıyorlar” söylemi bir anlamda fanatizmim düşünsel bağnazlığını aklamak ve onu masum gestermeyi amaçlıyor. Bu anlamda demokrasi ve hukuk devletleri çağında dinlerin yöteminselliğine ihtiyaç olamaz ve insanlığın hiç bir ihtiyacına cevap veremediği alenidir. Dinin bireysel kalması demokrasinin en temel unsuru iken politik bir amaca ve iktidarı hedefleyen bir konsepte dönüşmesi ise Suriye ve Rojava’da olup biten vahşetleri yaşatması kaçınılmazdır. Bu durum beraberinde Cihad için ya da Cihad adı altında yapılan vahşetier dinsel fanatizmin bir kez daha sorgulanmasını sağlamıştır.
Batı’da dinsel kanlı savaşlar Rönesansla birlikte bilim ve sanatın gelişimiyle yerini zamanla demokrasiye bıraktı. Dinin kurumsallaşmış ağır etkisinden ötürü demokrasinin olgunlaşması kolay olmadı, ancak zamanla din tamamen bireyselleştirildikten sonra hukuk devletleri oluşmaya başladı. Çünkü din herkesi yasalar önünde eşit gösteren hukuk devletlerinin oluşmasının önündeki en büyük engeldi. İşte bilim ve sanat devrimlerini gerçekleştiremeyen Ortadoğu, Batı’nın Ortaçağ’da en vahşiyane yöntemlerle biribirini boğazlamalarını anımsatıyor; çünkü aradan sasırlar geçsede mantık aynıdır.
Tarih, felsefe ve sanatı kavramamış inanç sahibi birileri, kendini seçkin ve şanslı insan zaneder. Böylesi bir piskoz içinde olan birileri inancından olmayanları günahkar ve değersiz gördüğü için çoğu zaman onu düşman görmesini sağlar. Çünkü bilinç altında taşıdığı seçkin kişi olma payesini bir üstünlük olarak görür ve onları “ıslah” etme hakkını kendisine görür. Oysa beş Alman Hıristiyan çocuğunu beş Suudi aileye teslim etseniz, beş Suudi çocuğunu da beş Alman aileye teslim etseniz, yıllar sonra gidip incelediğinizde Alman ailelere teslim edilmiş Suudi çocukların Hıristiyan, Suudi ailelere teslim edilmiş Alman çocuklarında Müslüman yetiştiklerini görürsünüz. Bu anlamda bu durum bir seçkinlikten çok sosyal, siyasal ve tarihsel koşulların bir ürünü olduğu görmek zor değildir. Yedi milyarı geçkin dünyamızda müslüman oranı altıda birdir. İslam dindarı, dini bütün olanların oranı ise bu rakamı kolaylıkla binde bire indirir. Yani Tanrı yarattıklarının binde birini cennete geriye kalanlarıda cehenneme gönderecek kadar “defolu” insan yaratabilir mi?
İnanç sahipleri “seçkin insan” olma duygusu ve inancıyla karşılaştıkları sıkıntılara karşı Tanrı’nın onlara yardım edeceği inancına sahipler. Elbette psikolojik açıdan bu bir moral ve motivasyon destek olabilir ancak rasyonel olabilir mi? Dolaysı ile metafizik ve kader anlayışı ile kişiyi hayatı ilgilendiren adalet ve eşitlik olgusunu sorgulamaktan alı koyarken reflekslerinide köreltir ve ona inanmaktan başka yol bırakmaz. Kader, teselli bulma nedeni olurken çare hurafik yöntemlerde aranır. Dua etmek psikolojik bir destek olabilir ancak mevcut zorluğu ve sıkıntıyı dua ile atlatmak mümkün mü? Bu anlamda bilgi ve mucadele sıkıntıyı atlatmaya çare olacaksa olur olmayacaksa bunu dini yöntemlerle atlatmak mümkün mü?
Adalet ihtiyacı gereği olduğu söylenen ancak Tanrı’yı işkencehane sahibi yapan, cinsel fantazilerle süslenmiş cenneti de kendisine mükafat olacağına inanan ve kadının da cennnette cinsel fantazilere araç edildiği düşündüğünde sözkonusu kitapların erkekler tarafından yazıldığını görmek zor olmayacaktır. Melek, şeytan, cin, Noel baba, Hızır baba gibi soyut kavramlar insanı realiteden uzaklaştıran masallar silsilesi değil mi? Zira yaşadığımız evrende milyarlarca galaksi var ve her galakside milyarlarca yıldız, her bir yıldız dünyamızdan milyarlarca kere yüyük ve dünyamızın evrende ki yeri denizde küçük bir küm tanesi ve bizler birer toz zerreciği; ömrümüz ise evrendeki yaş olgusuna göre salise bile değil. Bu anlamda Tanrının bu toz zerrecikleriyle uğraşmaya hiç mi hiç vakti olabilir mi? Zulümsüz, yalansız, sömürüsüz insanca yaşamasını bilirsek ne mutlu bize.
dere@bluewin.ch
Ortadoğu’nun çıkmazı dincilik mi?