”Ben İsviçre’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinden aldığım bazı sergi davetlerini reddetmek zorunda kalıyorum. Örneğin mülteci temalı sergilerin çoğuna katılmak istemedim, bu konuda seçici olmak istiyorum. Açıkçası bu sektörün büyümesine çanak tutmak istemiyorum.”

DİLANKARACADAĞ 

Ressam Serdar Mutlu’nun son dönemlerde Kürt anneleri, Rojava üzerine yaptığı illüstrasyonlar dijital ortamda epey ilgi gördü, paylaşıldı. Şuanda Zürih Sanat Üniversitesinde Küratörlük alanında master yapan Mutlu, Avrupa sanat piyasasının ‘Doğulu’ sanatçıların eserlerini oryantalize etme ve özellikle son dönemde onların sanatına ‘mülteci’ gömleği giydirme çabası için ”Açıkçası bu sektörün büyümesine çanak tutmak istemiyorum.’’ diyor.  Yaklaşık üç yıldır İsviçre’de yaşayan Mutlu ile sanatı üzerine söyleştik.

Resme ilgin ne zaman başladı?

Resme ilgim çoğu insan gibi çocukken başladı. Ruh ve beyin o yaşlarda insanı sembolleri çözme dürtüsüne sürüklüyor. Sonra kendi sembollerini yaratıyorsun ya da toplumunun kayıp sembollerini aramaya başlıyorsun. Tam da buradan sonra sanatın dünyasına girmiş oluyorsun. Bense üretmeye çok geç başladım. Sanırım öncesinde daha çok toplumun iç dinamiklerini gözlemliyordum. Aslında son yıllarda çalışmalarımı sosyal bilimsel bir alt yapıya kavuşturmaya çalışmamın temelinde de bu süreç yatıyor.

Haziran 2017’den bu yana İsviçre’de yaşıyorsun. Şu anda da Zürih Üniversitesi’nde masterini yapıyorsun. Avrupa’da oluşun ve akademik hayatın, sanatın üzerinde nasıl bir etki yaptı?

Üç yıldır Avrupa’da yaşıyorum. Bir toplumdaki bireylerin davranış biçimleri ruh halleri dolayısıyla o toplumun çalışma biçimlerini de etkiliyor. Avrupa işin tekniğini yürütüyor. Kaba tabiriyle son birkaç yüzyılda Doğu duygu üretirken, Batı da bu duygu dediğimiz şeyi bir makineye dönüştürüyor. Kürdistan ve Türkiye de Doğu-Batı arasında köprü oldukları için tabii ki Avrupa mantalitesini önceden anlayabilme şansım oldu. Zaten okumalarım da o yönde oluyordu. Avrupa’nın insanının zorlayan yönleri var ama bunlar aşılmaz değiller.

Batı dünyasının ‘Ortadoğulu’ sanatçıların eserlerini oryantalize etmeye meyilli bir yönü var. Sen de çalışmalarınla bu oryantalize etmeden nasibini alıyor musun?  

Oryantalist perspektifi ve özellikle de kolonyalist anlayışı herhangi bir Avrupalı bireyi gözlemleyerek de görebiliyoruz. Tabii ki kendi eğitim sistemlerinden aldıklarını törpülemek onlar için zor oluyor. Bu nedenle bizim değil, onların bize entegre olması uzun sürüyor. Son süreçte sanat teorisine odaklandım ve Avrupa sanat pazarında nelerin döndüğünü anlamaya çalıştım. Ancak -söylem dahil- bir şey üretirken oryantalizme ironik övgüler de yaparak kendimce bu bakış açısını içten çürütmeye çalışıyorum. En azından neler yaptığımı temas kurduğum insanlara anlatmaya çalışıyorum. Doğu kültürünün Kuzey Avrupa‘dan daha eski ve derin olduğu hatırlatılınca zaten çoğu ortamda oryantal bakış açısı büyük ölçüde ezilmiş oluyor.

Ben İsviçre’de ve Avrupa’nın diğer ülkelerinden aldığım bazı sergi davetlerini reddetmek zorunda kalıyorum. Örneğin mülteci temalı sergilerin çoğuna katılmak istemedim, bu konuda seçici olmak istiyorum. Açıkçası bu sektörün büyümesine çanak tutmak istemiyorum. Çünkü batı perspektifiyle oluşturulan “mülteciler” temalı bir sergi bu krizin siyasi sorumlularını ortaya çıkarmaktan çok, popülist bir estetiğe kavuşturup pazar ürününe ve sektöre dönüştürme çabasına dönüşüyor. Resimlerimi satın almak isteyen Avrupalılarla önceden buluşup bunu neden satın almak istediklerini soruyorum.

Kürtlerin yaşadığı güncel meseleler ile ilgili -özellikle Rojava ile ilgili olanlar-, yaptığın İllüstrasyonlar özellikle dijital ortamlar epey paylaşıldı, ilgi gördü. Direnişin estetiğini yansıtmada görsel olanın çok hızlı bir biçimde geniş kitlelere ulaşabildiğini de gördük böylece. Direnişin estetiğini yansıtmada Serdar Mutlu kendini nerde görüyor? Ne gibi sorumluluklar yüklüyor kendine?     

Sanat kendi başına çok etkiliyken aynı zamanda politikanın en güçlü ayaklarındandır. Türkiye’de sanatın masum gücünü kullanabileceğin bir ortam bulmak zor. Kürdistan’ın sömürü altında olması da Kürt kültürünün dışa açılmasını engelliyor. Avrupa’da sanatsal eleştirinin karşılığı teşekkür oluyorken, Türkiye’de cezaevleri olabiliyor. Bir şekilde ben de politikanın içinden geliyorum. Bu nedenle bir şey üretirken tarih vurgusu yapıp güncel politik duruma da işaret etme çabasındayım. Gelecek tartışması çerçevesinde de kendime sorular soruyorum. Bidiğiniz gibi Cumartesi Anneleri‘nin yaşadığı psikolojik ve fiziksel şiddet devam ediyor. Özellikle çocukları cezaevinde açlık grevinde olan annelerin kameralar önünde polisten haftalarca şiddet görmesi toplumun büyük kesiminde derin izler bıraktı. Artık her türlü demokrasinin tedavi edemeyeceği büyük bir yara daha açıldı. Bence direnişteki anneler Kürt sanatçısının kırmızı çizgisi olmalı.

Bu dönem benim için de dönüm noktalarından biri oldu. Renklerle oynamaya başladım. Tiyatro sahnesine figürleri ve objeleri değil renkleri koymaya çalıştım. Temas ettiğim her insanı o renklerin içine çizdim. Renkler orada öylece duruyor ve izleyici hikayeyi sürdürüyor.

Türkiye’nin Rojava’daki son işgal sürecinden sonra dünyadan birçok sanatçı Kürtlüğünü hatırlamaya başlayıp katliamlara tepkisini çizerek, performanslar yaparak gösterdi. Avrupa ve Amerika’da doğup büyüyen ve sanatla uğraşan Kürt gençlerinden haberdar olduk. Bu süreçte yazının ve fotoğrafın anlatamadığını resim ve illüstrasyonlar anlatmaya çalıştı. Ben bir şeyler çizerken “acaba ninem ne hissederdi, annem ne hisseder” diye kendime sorduğum çok olmuştur. Kafamda bir sürü kontekst kurcalıyorum ve tekniğim iyi olsa da olmasa da sonuçta saygı duyduğum bir kitleye de ulaşıyor. Bir inşa çalışmasına kafa yoran sayısız insandan biri olarak taş üstüne taş koyuyorsam ne mutlu bana.

‘Kürt Resim Sanatı’ dediğimizde, ne anlamamız gerekiyor? Resim sanatının ‘Kürtlüğü’ sanatçının ulusal aidiyeti dışında ne gibi bir anlam taşıyor? Örneğin edebiyatın dili onun ulusallığını belirliyorsa resimde de bu renkler mi oluyor? Nedir ‘Resim Sanatı’nın sıfatını Kürt olarak belirleyen şeyler?

Kürtler yeni buluşlar peşinde koşmadan önce temellerini sağlamlaştırmaya çalışıyor. Kanımca önce çalınan ve saklanan tarihini ve kültürel sembollerini bulmanın peşine düşülmeli. Örneğin sosyal medyada Kürtçe içeriklerin çoğalması bile niceliksel olarak inşaaya büyük katkı sağlıyor. Bunu kafaya takmak gerek. Eğer yalnız başına bir hayat tercih edilmemişse bu her Kürt için belki de bir “görev” oluyor. Son tahlilde neydik sorusunun cevabı, ne olacağız sorusunun cevabını da açıklayacaktır. Sanatın ulusunun pek kalmayacağı bir çağa girmeye başladık. Ancak sanat, kimlik oluşturma noktasında önemini koruyor. Kimliklerin oluşumu, yaşaması ve topluma etkisi açısından ben biraz Stuart Hall’cıyım. Toplumun içindeki yaşam refleksleri aynı zamanda çeşitli kimlikler de açığa çıkarır ve dirençli olunursa yok edilmesi de zordur. Kürtler de bin yıllardır bir geçiş coğrafyasında öz yaşam alanlarını ve kültürel renklerini korumak için direnişte. İmparatorluklar ve konfederasyonlar kurdular veya bazı dönemler çevre uygarlıklardan izole yaşayıp merkezi bir yönetimden uzak durdular. Bu varlık mücadelesi de Kürtlerde eşi benzeri olmayan bir direniş refleksi ortaya çıkardı. Tabii ki sosyal ve siyasal alandaki bu gelişmeler Kürt sanatını da “direnişin sanatı” çerçevesine yerleştirdi. Örneğin savaşçıların, tutsakların ve sürgünlerin Kürt sanatı hazinesine olan katkısı büyüktür. Bir yerde bir Kürt sanatçı varsa orada savaş, sürgün ve tutsaklık mutlaka işlenmiş demektir.

Özellikle son otuz yıllık zaman diliminde Kürt resim sanatı belli bir görünürlük kazandı. Bu alanda önce çıkan isimler de oldu. Seni etkileyen veya ilham veren Kürt ressamlar var mı?

Evîn Tekin, ruh dünyamı en çok etkilemiş Kürt sanatçılardandır. Çok üretmiyor, biraz geri planda kalmayı tercih ediyor ama ışık aldım ondan. 2008’de Batman’da Fewzî Bîlge’nin atölyesinde de kısa bir zaman geçirme fırsatım oldu. Teknik açıdan bana hiç müdahale etmese de onunla sohbet ederken geleneksel Kürt sanatına ilgimin arttığını anladım. Kendisi zaten Mardinli olduğu için bu kültürün etkisini de taşıyordu. Bu konuda bana Kürt sanatını düşünme kapılarını aralamış oldu. Ben tabii ki daha modern bir yol çizme kararı almıştım. Hakkında Özgür Gündem’de bir eleştiri yazısı yazdıktan sonra beni atölyesine davet eden Batmanlı sanatçı Ahmet Güneştekin’le de tanışma fırsatım olmuştu. Ezîdîlik teması taşıyan resimleriyle ilgilenmiştim. Ona “Kürt sanatçı”dan çok “Türk sanatçı” diyenlerin sayısı daha çok maalesef. Ama sanat pazarında ciddi bir yere sahip.

 

Benim için çok öğretici oldu

Doğduğun, büyüdüğün şehir ile nasıl bir bağın var? Şu an ne ile meşgulsun ve performanslarını nasıl sergiliyorsun? Kısaca kendinden biraz bahsetmeni istiyoruz… 

Nusaybin’de doğdum, Batman’da büyüdüm, Diyarbakır, İstanbul ve Zürih’te okudum. Sanırım bu şehirler ve içinde yaşayan insanlar da benim için çok öğretici oldu. Biliyorsunuz Zürih sanat pazarının önemli merkezlerinden ve ben de şuanda Zürih Sanat Üniversitesinde Küratörlük alanında master yapıyorum ve kültürler arası arabuluculuk çalışmaları yapıyorum. Sanatçılar dışında annemden, kardeşlerimden, kuzenimden, Paris veya İstanbul’daki arkadaşlarımdan esinleniyorum. Gazetenize sanat eleştirisi yazanlar var, çok önemli bir işbirliği bu. Ben de enerjim yettiği kadarıyla araştırmaya ve katkı sunmaya devam edeceğim. Ki son zamanlarda hayatıma giren insanların da desteğiyle enerjim hep olacak gibi. Çeşitli dışavurumcu performanslar yapıyorum. Genelde yüzüm kapalı oluyor, böylece yüz ifadem izleyici tarafından tamamlanabilecek. Yalnızca insan sıcaklığını ve renkleri öne çıkarmak istiyorum.