Almanya’da, 15 Nisan 2015’te, birçok yönüyle ilgi çekici bir operasyona start verildi. Avrupa Türkiyeli İşçiler Konfederasyonu’nun (ATİK) üyeleri ve yöneticilerinin evlerine yapılan eş zamanlı baskınlarda, aynı dosyadan, Almanya’da 7, İsviçre’de 1, Fransa’da 1 ve Yunanistan’da 4 kişi olmak üzere 13 kişi tutuklandı. Tutuklananlara isnat edilen suç, Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’e (TKP/ML) üye olmaktı.

TKP/ML, Türkiye ve Kürdistanlıların yakından tanıdığı bir örgüt. İbrahim Kaypakkaya önderliğinde 14 Nisan 1972’de kurulan örgüt, tarihinde milyonlarca insana umut oldu; önemli eylemlere imza attı. Örgüt, Türkiye’nin “yarı feodal yarı sömürge” bir ülke olduğunu düşünüyor; sistemin değiştirilmesinin tek yolu olarak ise “halk savaşını” öneriyordu. Bu doğrultuda partiye bağlı Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TİKKO), 72’den bu yana silahlı eylemler düzenliyor. Pek tabii ki örgüt, Türk devletinin “terör örgütleri listesinde” de yer alıyor. Mütemadiyen yapılan baskınlarda örgütle ilişkili olduğu iddia edilen insanlar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.

Avrupa’da ise TKP/ML, “terör örgütleri listesinde” değil. Bu nedenle kendi imzasıyla etkinlikler düzenleyebiliyor, eylemlere bayraklarıyla katılabiliyor, ülkedeki örgütüne destek toplayabiliyor. Türkiye’de olsa “örgüte müzahir” sayılarak kriminalize edilecek dernekler ise nerdeyse 40 yıldır faaliyetlerini, kimi zaman resmi kurumlarla “proje işbirlikleri” de yaparak sürdürüyor. TKP/ML’yle ilişkili oldukları iddia edilerek hapis cezalarına çarptırılan birçok insan ise Avrupa ülkelerinde “mülteci” statüsünde yaşıyor. Peki nasıl oluyor da, resmi olarak “terör örgütü” olarak bile kabul edilmeyen bir örgüte yönelik Almanya merkezli “terör operasyonu” düzenleniyor?


“Anti-Terör” yasaları kim için?

11 Eylül 2001’de ABD’deki İkiz Kuleler’e yönelik El Kaide tarafından düzenlenen saldırılar ardından Avrupa’da da boyutlandırılan “anti-terör” yasalarıyla ilgili devletlerin savunması, “radikal İslamcı terör örgütlerine” yönelik oldukları yönünde…

Geçtiğimiz aylarda El Kaide tarafından Charlie Hebdo Dergisi’ne yönelik gerçekleştirilen saldırı ardından Avrupa’nın birçok ülkesinde “terörle mücadele” yeniden güncel bir başlık haline gelmiş; önlemlerin artırılması yönünde kararlar alınmıştı. Ancak bu yasaların uygulanması süreci, istisnasız her zaman aynı durağa ulaşıyor: Demokratik güçlerin susturulması!

Almanya’da yürürlükte olan Ceza Kanunu’nun 129. maddesinin a bendi, ülke içinde işlenen “terör suçlarını” kapsıyor. Kuşkusuz ki egemen sistemin “terör” tanımlamasının içeriği, maddeyi tümden tartışmalı kılıyor; ama diyelim ki, maddenin a bendi hemen bütün ülkelerde var ve doğru olmasa da “rutin asayiş uygulaması!” Maddenin “b” bendi, çok daha büyük bir hukuk ihlali ki bu durum, skandal uygulamalarla sabit. B bendi, “yurtdışında işlenen terör suçlarını” kapsıyor. Ucu açık... Almanya, suç işlendiği iddia edilen ülkedeki (sözgelimi Türkiye’deki) olaylarla ilgili detaylı bir soruşturma yürüt(e)meyeceğine göre, geriye ‘suçluyu’, ‘teröristi’ tespit etmek için iki yöntem kalıyor: Afaki değerlendirmeler ya da ilgili ülkenin istihbarat raporu! Bu iki yöntemin de uluslararası hukuk normlarıyla ilgisi olmadığını, herhalde söylemeye gerek yok.


Fiilin prototipi: ATİK operasyonları

ATİK’e yönelik gerçekleştirilen son TKP/ML operasyonları, bu fiilin iyi prototiplerinden biri. TKP/ML’nin ‘terör örgütü’ olduğu, tutuklananların ‘terör faaliyeti içinde olduğu’ savı, hukuki bir süreç neticesinde ortaya çıkmış değil. Belli ki Türkiye’yle örtülü bir ilişkinin neticesinde ortaya çıkan bir kararlaşma... 129. madde, işte bu hukukdışılığa yasal kılıf sunuyor. 


Operasyonun nedeni

ATİK, tarihi 1972’ye kadar dayanan bir örgüt. Bünyesindeki -operasyona da muhatap edilen- Yeni Demokratik Gençlik ve Yeni Kadın da öyle... Peki, 40 yıldır çok sayıda eyleme imza atan örgüt, neden şimdi TKP/ML’yle ilişkilendirilerek polisin hedefi haline getirildi? Aslında yanıtı iddianamede bulmak mümkün...

Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki iddianame, Almanya’da -veya bir başka Avrupa ülkesinde- işlenmiş hiçbir fiille ilgilenmiyor. “Suç” tarifi, Türkiye sınırları içindeki fiiler üzerinden yapılıyor. Bu hukukdışı yöntem, operasyondaki Türk devleti parmağını/işbirliği adeta deşifre ediyor.

İddianeme bildiğimiz gibi... Önce, TKP/ML’nin tarihi ve eylemleri sıralanıyor. Ardından tutuklananların örgütle ilişkisi anlatılıyor; finansal ve lojistik destek çalışmalarına dikkat çekiliyor. 

TKP/ML, bir süredir PKK ile eskiye göre daha da ileri bir noktaya taşınmış bir güç birliği yapıyor. İddianame bunu es geçmiyor, örgütün 2007’den bu yana PKK’yle yakın ilişki geliştirdiğini ‘tespit’ ediyor! Öyle ki TKP/ML, Kuzey Kürdistan’daki kimi ortak eylemlerin yanı sıra Rojava’daki mücadeleye de katkı sunuyor. Operasyona gerekçe olmaya yeterince hasıl gelişmeler, değil mi?

ATİK, operasyonların bir gerekçesinin de yoğunlaşan HDP’ye destek çalışmaları olduğunu düşünüyor. Örgütün Avrupa’daki bütün kurumları, 7 Haziran seçimleri öncesinde adeta bir seçim bürosu gibi faaliyet göstermiş; HDP’nin programını halklara taşımakta ve seçimin “teknik gereklilikleri” noktasında görevler almıştı. Bu tür operasyonlardaki Türkiye parmağını bilenler için hiç de uçuk bir iddia değil bu.


Hastalık da tanımıyor!

Operasyonda tutuklananlardan Müslüm Elma, 12 Eylül Darbesi ardından Amed Zindanı’nda yatmış, işkencelere göğüs germiş, buna rağmen mücadeleden bir an bile geri durmayarak kah içerde kah dışarda direnmeyi sürdürmüş, hayatının yirmi iki yılını hapishanelerde geçirmiş bir devrimci. Türkiye’de hapisliği, Adli Tıp Kurumu’nun verdiği hasta raporu nedeniyle tahliyeyle sona ermiş; Elma, tedavisi için Almanya’ya gelmek zorunda kalmıştı. Fakat ne gam! Almanya’da da durum değişmedi! Hayatını hapishanelerde geçiren Müslüm Elma, bu kez de Alman devleti eliyle hapse atıldı. Elma, Kempten’de, tek başına bir hücrede adeta yaşam mücadelesi veriyor. İşkencelere rağmen insan kalmakta direnen bu devrimciye Alman devleti, ‘tehlikeli bir terörist’ ve ‘örgüt lideri’ sıfatlarını yakıştırıyor.

Operasyonda tutuklanan Haydar Bern, 65 yaşının üzerinde, kalp ve tansiyon hastası, Almanya vatandaşı bir devrimci. Mehmet Yeşilçalı da 12 Eylül mağdurlarından, Amed ve Sağmalcılar’da işkenceler eşliğinde 15 yılı aşkın hapis yatmış. Ali Uğur, 92’de gözaltına alınıp Türk polisinin işkencelerine maruz kalmış, F Tipi’ne konulmuş, ölüm orucuna katılmış, sağlığı bozulduğu için Adli Tıp raporuyla tahliye edilmiş. Sami Solmaz, 94’te Türk polisinin işkencesinden geçmiş, 2000’de süresiz açlık grevinde sağlığı bozularak tahliye edilmiş. Erhan Aktürk, Türkiye’de gördüğü siyasi baskılardan dolayı 90’ların başında Almanya’ya iltica etmiş.

Görüldüğü üzere 129. madde, sadece hukuku değil, tıpı da tanımıyor. Yaygın, birlikte ve etkili bir mücadeleyle ortadan kaldırılmadığı sürece de devletlerin işbirliğinden kaynaklanan sınırsız hukuksuzluklar, keyfi gözaltılar yaşamaya devam edeceğiz.