
Esareti imgeler duvar. Kapatılmışlığı, ayrılığı, yasağı... Bazen de gürül gürül akanı engelleme uğraşını… İnsanın tarihinde yuttuğu en fena zehirlerden “mülkiyet”in de duvarla yakından ilişkisi vardır. Mülk, önce duvarlara sığınılarak edinilmiştir.
Yani duvar, pek de sempatik sayılmaz, insanlık alemi açısından. Öyle ki, kendisi bile utanmıştır bu durumdan da, rivayete göre, seslenmiştir insan evladına: “öyle bakmayın, bu yaralar şerefli yaralar değil/ah öyle bakmayın utanırız kahroluruz”(A.İlhan)
Duvar, bunların yanı sıra, politikada her zaman bir ‘diktatörlük alameti’ olarak kabul görülür. Duvarlarla anılan ülkelere, iktidarlara, liderlerle şöyle bir bakarsanız, hemen görebilirsiniz bunu: Josef Stalin, Adolf Hitler, Ariel Şaron, Benjamin Netanyahu ve aralarına katılmak konusunda pek bir hevesli Recep Tayyip Erdoğan.
Tarihte, edebiyatta ve diğer alanlardaki örneklerine bakıldığında, “duvar” zihniyeti benzerdir, aynı noktadan hareket edilmiştir.
Berlin Duvarı
Kuşkusuz ki duvarlar arasında en meşhur olanıdır. 2. Dünya Savaşı sonrasında yapılıp Batı ile Doğu Almanya’yı ayıran duvar ancak 9 Kasım 1989’da yıkılabiliyordu. Yıkılması Alman halkına ve bütün dünya halklarına özgürlüğü muştulayan bir gelişme olarak görünüyor, birçok merkezde şenliklerle kutlanıyordu.
Berlin Duvarı, aslında Batı Berlin’in etrafını sarıyordu; ama daha çok Doğu Berlin’i kapatıyordu. Zira, alınan bütün güvenlik önlemlerine karşılık, duvarın doğusundan batısına tünelle, evde yaptıkları balonlarla ve bunun gibi yöntemlerle 5000’in üzerinde insan kaçıyordu.
Bu duvarı Zülfü Livaneli’nin ‘Kaldırın duvarları, yıkın gitsin hepsini/Ne böyle zulüm olsun, ne böyle düşmanlıklar’ sözleriyle başlayan şarkısından da tanıyoruz hepimiz. Ve üzerine sprey boyayla yazılan, tarihin defalarca doğruladığı o slogandan: “Her duvar bir gün mutlaka yıkılır.”
İsrail Duvarı
Halen “yaşayan” duvarların en meşhuru olma unvanını(eğer Tayyip Bey’in eserine kaptırmazsa!) koruyor. İsrail tarafından Filistin topraklarını izole edecek biçimde kurgulanıp toplam 708 kilometre olması planlanan duvarın yüzde yetmişe yakını tamamlanmış bulunuyor. Berlin Duvarı’ndan tam 15 kat uzun olacağını da ekleyelim. Tarihin bir cilvesidir ki, Berlin’de duvarların önünde kurşuna dizilenler, tarihin başka bir döneminde, dünyanın en büyük zulüm duvarıyla çıkıveriyorlar karşımıza.
İsrail her ne kadar duvarın intihar saldırılarını engellemek için kendi sınırları içinde yapıldığını iddia etse de, Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin raporlarından ve Filistinli direnişçilerin bitmeyen haykırışlarından anlaşılacağı üzere, yalan söylüyor. Bu duvar Filistin şehirlerini ikiye bölüyor, akrabaları birbirinden ayırıyor. Bunun yanı sıra, bir yıldırma aracı olarak kullanılan “ambargo”nun da kolaylaştırıcısı oluyor. Filistinlilerin İsrail Devleti’nin ambargoları nedeniyle aç kalmasına, topraklarını işletemez hale gelmesine neden oluyor. Öyle bir ambargo ki bu, Filistinliler çöplerini atacak bir yer bile bulamıyorlar! Orası dahi İsrail tarafından işgal edilmiş. Halk da çareyi çöplerini yakmakta bulmuş!
Bilindiği üzere bu duvar da, kendisinden önceki ‘Berlin Duvarı’ gibi, ‘utanç duvarı’ olarak anılıyor. Hatta ona da Berlin Duvarı’nın üzerindeki yazının aynısı yazıyor: Bütün duvarlar bir gün mutlaka yıkılır.
Hadrian Duvarı
Şimdilerde konuştuğumuz Türk devletinin duvar yapma girişimi ve İsrail’in yaptığının tarihteki belki de ilk örneklerinden... Egemenlikçi zihniyetin tarihin her döneminde benzer reflekslerle hareket ettiğinin güzel bir kanıtı olarak da okunabilir. Milattan Sonra 122’de, Roma İmparatoru Hadrianus tarafından İskoçları ve diğer “barbar” toplulukları İngiltere’den uzak tutmak için yapılan bu duvar, benzerleri gibi, ‘dışında bırakılanı hapsetme’ amacı gütmüştür.
Meksika Duvarı
Meksika-ABD sınırında yapımı halen devam eden duvarın en ilginç yanı, yapımı için halktan da para toplamış olmasıdır! Halkın önemli kısmı, duvarın önemli ve gerekli olduğunu düşünmektedir zira. ABD’nin komşusu Meksikalılar, Amerikan filmlerinden de anlayabileceğimiz üzere, bölgenin ‘öteki’sidir. Hırsızlıkla, uyuşturucuyla, fuhuşla ve başka kötülüklerle anılırlar her daim. Peki, dünyaya hakim olduğunu savlayanın yanıbaşındaki bu ülkede, bu türden kötülükler neden doğar, gelişir? Kimse sorgulamaz bunu. Nasılsa teknoloji sağlam duvarlar yapacak kadar gelişmiştir ve ‘zararlılar’ ya sınır boylarında ya hapishanelerde duvarların ardına hapsedildiğinde, sorun çözülür! Fakat hem tarih, hem de bugün, ‘suçla mücadele’de sığlıktan muzdarip hiçbir yöntemin sonuç vermeyeceğini, en kalın duvarların bile geçirgenlikten kurtulamayacağını ispatlamaya devam etmekte...
Dicle Üniversitesi’nde duvar girişimi
Adı öğrenci hareketiyle ve bu hareketin maruz kaldığı azgın şiddetle anılan Dicle Üniversitesi’ne de bundan 3 yıl kadar önce bir duvar örülmeye çalışılmıştı. Fakültelerin bulunduğu alanla halkın kullandığı hastane alanını birbirinden ayırmaya, bu yolla öğrenci hareketini yalnızlaştırmaya gönül eğdiren polis ve rektörlük, yaz tatilinden faydalanıp temeli kazmıştı. Ancak öğrencilerin gelmesiyle, planlar suya düştü. Duvarın imlediği esareti hemen gören Dicle Üniversitesi öğrencileri, etkin bir mücadeleyle duvar yapımını durdurdular. Aydın Erdem’in, Mahsum Karaoğlan’ın nesli, duvarları ve onlarla dayatılan esareti aşma kavgasını halen sürdürüyorlar.
Kale ve Şehir Surları
En bilinenleri Çin Seddi ve Amed Surları... Tarihte, şehirleri ve kaleleri korumak için yapılmışlar. İnsanlığın baş belası savaşların doğrudan bir sonucu olarak yani...
İnsanları korumak için yapıldığı ve bu açıdan faydalı olduğu düşünülebilecekse de bu doğru değil. Savaşları çıkaran egemenlerdir. Şehirlere, kalelere hakim olan da öyle. Bakmayın siz, ölenlerin “baldırı çıplaklar” olduğuna... Bu açıdan kale ve şehir surları da egemenleri birbirlerinden ve bazen de örgütlenmiş halktan korumak için işlev görür. Mimari şekilleri ve üzerlerindeki motifler, iktidarın kuvvetini anlatmaya çalışır hep. Ve iktidarların bu güç sembolleri, binlerce kölenin canı pahasına inşa edilir!
Duvar ve Mülkiyet
“Medeniyet duvarla başlar” diyor Hakan Günday, Piç romanında. Medeniyet, insanın kapatılmasıyla başlıyor. Göçerlikten yerleşikliğe geçen insanın hayatını en fazla dönüştüren, kendini dört duvar arasına kapatması ve kapandığı bu ‘yer’i mülkü bilmesi oldu. Buradan açıldı mülkiyetin perdesi... Bundan sonra tarih, mülkiyete göre, mülkiyet ilişkilerine ve çelişkilerine göre akmaya başladı. Duvar burada da karanlık bir imge olarak tarihteki rolünü oynamakta...
Walter Benjamin de bu konudan muzdarip. Duvarın getirdiği mahremiyet ve mülkiyetten bıkmış ve Tibetli rahiplere ilişkin şunları söylüyor: “Camekandan bir odada yaşamak; işte kusursuz bir erdem!”
Yılmaz Güney ve Hapishane Duvarı
‘’Dışarda deli dalgalar, gelir duvarları yalar’’ diyor, meşhur şarkı ve şiirde. Hapishanelerden bahsedilen her söze, mutlak karışır duvar. Hapsedilmenin en önemli imgesi ‘duvar’ ya da ‘dört duvar’dır. O duvarlar ki, böyle karanlık bir imgeye dönüşmüşken, bir taraftan da tutsak edilenlerin umutlarına, haykırışlarına ilişkin yazıları taşırlar üzerlerinde.
Yılmaz Güney ise, hapishane duvarının içinde olup-biteni en dolaysız ve çarpıcı haliyle anlattığı filmine, hapsedilmenin bu en önemli imgesinin adını verir. Öyle ki, filmi izleyip bitirdiğinizde, hapishanelerde yükselen duvarların içini değil, dışını hapsettiğini de anlayıverirsiniz bir çırpıda. Vicdanımız duvarlar ardında olmasa, tanık olduğumuz bunca zulme rağmen nasıl öylece yaşamaya devam edebiliriz?
Anarres’in Duvarı ve Edebiyatta Duvar
Ursula K. Le Guin’in dünyadan göçüp başka bir gezegene yerleşen anarşistlerin kurduğu ütopik toplumu resmettiği romanı Mülksüzler’de de bir duvar çıkar karşımıza. Evet, o en özgür ütopyada dahi, özgürlüğü tehdit eden bir unsur olarak... Roman, “Bir duvar vardı, önemli görünmüyordu” cümlesiyle başlar. Fakat sayfalar arasında kayboldukça, o duvar korkutucu bir hale dönüşmeye, en küçük kırıntısı dahi hayatın bütününü tehdit eden ‘iktidar’ın kalesi halini almaya başlar! Artık o ‘en önemli’dir!
Jean-Paul Sartre’ın Duvar’ında ise, bu kez ölümü imler duvar. Kurşuna dizilenler, bir duvarın önüne çekilirler. Hatta ‘’Duvara çekilmek’’ denilir, kurşuna dizilmeye. Atilla İlhan ise, ‘’Bu şiir İkinci Dünya Savaşı içinde kahredilmiş bütün dünya duvarlarına yazılmıştır’’ diyerek başlar, Duvar şiirine. Ve duvarların dilinden, şunları söyler idam mangaları karşısında dikilenlere ilişkin: “Biz idam duvarıyız, karşımızda çok insan öldürdüler/onlar hep döküldü biz hep ayakta kaldık/temelimiz kanla beslendi ama nedense uzamadık/öyle bakmayın, bu yaralar şerefli yara değil/getirirler vururlar, biz öyle dururuz/yağmurlar gözyaşı, bulutlar mendil/elimizden ne geldi de yapmadık/ah öyle bakmayın, utanırız kahroluruz.”
Duvar Yazıları
Bir başka ismiyle ‘yazılama’… Özgürlüğe karşı esareti, yaşama karşı ölümü, göçerliğe karşı mülkiyeti imleyen duvarlar, bir taraftan da insanlığın özgürlük düşünün parşömenine dönüştüler, tarih boyunca. Üzerlerine sayısız harf işlendi; sayısız umut, talep, haykırış. 68 Kuşağı’nın en önemli eserlerinin çoğu, duvarlar üzerindeydi. Kürt halkının yasaklı özgürlük haykırışı, bir gece vakti duvarlara işlenen yazıların önemli konularından oldu. Son dönemdeki Gezi Parkı direnişinde ise, mizahla da buluştu duvarlar. Belki ömürlerinde ilk kez, bu denli ‘güzelleştiler’.
“O duvar, duvarınız...”
Duvara ilişkin halen bahsetmediğimiz çok şey var. Dile işleyen duvarlı deyişlerden (duvara konuşmak, yüzü mahkeme duvarına dönmek...), tarihteki ve bugündeki başka bazı duvarlardan (Ağlama Duvarı, Magirus Hattı vs.) bahsetmedik bile! Ama bu kadarı da Nisêbin’deki duvar inşaatının anlatmak istediklerini anlamaya yeterli. O duvar, Kürt’e dayatılan hayata ve geleceğe ilişkin mesajdır. O duvarla Kürt’e esaret, ölüm ve itaat dayatılmaktadır.
Duvar yapılıyor, zira Kürt’ün mücadelesi, ülkesini bölen sınır tellerini giderek anlamsız hale getiriyor. Duvar, Kürt’e dayatılan statüsüzlüğün, bölünmüşlüğün üst düzey bir hali, modern uyarlaması olarak dikiliyor, ülkemizin orta yerine. Duvar, Rojava Devrimi’den yayılan umudun, direnişin Kürt halkının diğer kesimlerine ulaşmaması için dikiliyor.
Fakat egemenler için haberler kötü: Tren çoktan kaçtı. Kürt, artık ülkesinin dört parçasından da haberdardır. Ülkesinin bir tarafındaki zulmü kendisine yapılmış gibi algılamakta, yükselen direnişi de kendi direnişi olarak görmekte, sahiplenmektedir. Kürt artık, kendi tarihini kendi elleriyle yazma iradesini çoktan kuşanmıştır.
O halde, egemenlerin duvarlarına verilen eski cevap, hala güncel:
‘Biz,
adımlarını tarihin akışına uyduran
temelleri çöken emperyalizme vuran,
yarını kuran-
-larız.
O duvar,
o duvarınız,
vız gelir bize vız!’
Nazım Hikmet