
Sanat, üretken bir eylemdir. Üretkendir çünkü somuttan (fenomen) esinlenerek oluşan soyutu (imgelemi, fikir ve duyguyu) estetikle buluşturarak ve başkalaştırarak yeniden üretir ve yeniden somutlaştırır. Ortaya çıkan üretim, ne ilk haldeki somuta, ne de ondan esinlenen soyuta benzer. Üretim, yenidir. Sanatçının bilincinde oluşan karmaşık (ve hatta çoğunlukla kaotik) sürecin nihaî olmayan sonucudur. Nihaî sonuç, her alıcıda ayrı ayrı oluşacaktır. Dolayısıyla sanat, yapım/alım sürecinin her anında üretilir ve yeniden üretilir. Belki iddialı bir cümleyle, şöyle diyebiliriz: Tüketebilir olan, sanat değildir.
"Sanat nedir?" sorusuna tarihsel düzlemde bakacak olursak, başta 'fayda' ile karşılaşırız. Bu düzlemde sanat için, biraz da amiyane biçimde, şöyle denilebilir: "Sanat, topluma faydalı olduğu için doğmuştur." Zira sanat eserleri, estetik gereklilikler dolayısıyla değil, ihtiyaçlar dolayısıyla doğmuştur. Özce, sürecin temel faili olarak toplumsallığın giderek gelişmesi/büyümesi, karmaşık (iktisadi, sosyal, politik) ilişkilerle malûl hale gelmesi gösterilebilir. İlk sanat eserleri, mağara duvarlarında görülen kabartmalar, hiyerogliflerdir. Sonrasında ise, aynı resimler ve onlara ek olarak sesler (giderek müzik), ayinlerde veya dinsel ikonlarda kullanılacak; yine bir fayda sağladıklarından dolayı önemli olacaklardı. Fakat giderek sanatsal üretim nitelikli hale gelecek; faydanın önüne henüz geçmeyecekse dahi estetik kaygısı da yapım/alım sürecine dahil olacaktı.
Bahsi geçen çağlarda faydasıyla önemsenen sanatın bir diğer önemli yanıysa, kuşkusuz, 'gerçeklik kaygısı'dır. Sanat, gerçeği 'yansıtmanın' bir aracıdır. Uzun süre de bunun dışında bir kullanım görülmeyecektir. Antik Yunan filozoflarından Sokrates, sanatın gerçeği yansıtması gereğiyle ilgili şöyle der: "İstersen bir ayna al eline, dört bir yana tut! Bir anda yaptın gitti güneşi, yıldızları, dünyayı, kendini, evin bütün eşyasını, bitkileri, bütün canlı varlıkları!" (Devlet) Benzer bir görüşe, yüzyıllar sonra Stendhal’de bile rastlayabiliriz: "Yol boyunca gezdirilen bir aynadır roman." [Kırmızı ve Siyah]
Platon ise, konuyu biraz daha karmaşıklaştırdı. 'İdealar dünyası' ve 'duyular dünyası' diye ayrılan iki ayrı dünyanın olduğunu düşünen Platon, sanatı bunların ikisine de tam olarak yerleştirmedi. Platon’a göre 'idealar dünyası', varlıkların 'asıl formlarının' bulunduğu dünyaydı. 'Duyular dünyası' ise, duyu organlarımızla algılayabildiğimiz her şeyi barındıran dünyaydı ki, buradaki her şey, ancak idealar dünyasındaki 'asıl formların' birer kopyasıydı. Peki ya sanat neydi: 'kopyanın kopyası'... Duyular dünyası gerçeklikten bir derece uzaktaysa, sanat iki derece uzaktaydı. Bu yüzden Platon sanatı, su yüzünde beliren yansımalar gibi 'kopyanın kopyaları'yla, onun deyişiyle 'eidola'larla aynı kefeye koydu ve ona 'mimesis' (Berna Moran 'yansıma' diye çevirir [Edebiyat Kuramları ve Eleştiri]) dedi.
'Mimesis'i bugün, sanat yaratıcısının zihninde belirenlerin esere yansıması olarak da yorumlayabiliriz. Ve hatta bu haliyle onu, klasik idealizmin mecrasından bir nebze çıkarıp, daha akılcı bir hale bile getirebiliriz. Ama yine de bir nokta eksik kalacaktır ki, o da alıcının zihnidir. Eksik kalan o noktayı ise, günümüze daha yakın bir isim, Jean-Paul Sartre başarıyla tamamlar. Sartre, sanatın tetikleyenlerini sorgularken, başka pek çok şeyin yanı sıra şunları söylüyor:
"Yaratıcı edim, bir yapıtın ortaya çıkışındaki eksik ve soyut bir andan başka bir şey değildir; eğer yazar tek başına yaşasaydı, istediği kadar yazsın, yapıt hiçbir zaman bir nesne gibi ortaya çıkmayacak ve yazarın ya kalemi bırakması ya da umutsuzluğa kapılması gerekecekti. Ama yazma işleminin karşısında diyalektik bir bağlaşık terim, yani okuma işlevi vardır ve birbirine bağlı bu iki edim, iki ayrı edimci gerektirir. Zihnin ürünü olan bu somut ve imgesel nesneyi yazarla okuyucunun birleşik çabası ortaya çıkaracaktır. Sanat ancak başkası için ve onun aracılığıyla vardır.(...) Sanat yapıtı, bir çağrı olduğu için bir değerdir." [Edebiyat Nedir?]
Sanat eninde sonunda, yaratıcısının zihninin, yaşam biçiminin, duruşunun... bir ürünüdür. Fakat bununla da kalmaz; alıcısının zihnine, yaşam biçimine, duruşuna... göre de farklı farklı görünümler, işlevler, anlamlar... kazanır. İşte ona asıl gücünü veren de budur. Sanat, yorumdur. Ve bu yorum, yaratıldığı/görüldüğü âna, kişiye, topluma ve hatta mekâna bağlıdır. Bunlar karşısında değişkenlik göstermeyen şeye sanat demek, hayli güçtür.
Sanat eserinin üretimi sürecine esas üreticinin yanı sıra alıcı da katılır/katılmalıdır. İşte bu yüzden sanat eseri, katı sınırlarla çevrelenemez. Onu çevreleyen sınırların nerede başlayıp nerede biteceği, her bir alıcıda ayrı ayrı şekillenecektir. Sanat bir yorumsa, yorum sadece esas üreticiye ait olmamalıdır. Esas üreticinin elinden çıktığı anda 'kamusallaşan' sanat eseri, farklı insan tipleri/grupları için farklı çağrışımlar yaratır. Sanat eserinin içeriğini sanatçının öz dinamikleri belirlediği gibi, işte bu yorumları da alıcının öz dinamikleri belirler, belirlemelidir. Sözgelimi Picasso’nun tablosunun gücü, ona bakan herkesin farklı çağrışımlara kulak verebilmesidir. Hatta bırakalım herkesi, ona farklı zamanlarda bakan aynı kişi bile, farklı çağrışımlar işitebilir. Diğer bütün sanatlarla edebiyat arasında biçimsel ve yapım-alım süreciyle ilgili bazı farklar bulmak mümkünse de, 'eser-alıcı' ilişkisi söz konusu olduğunda, onları benzeştirmek de mümkündür. Picasso’nun tablolarıyla aynı biçimde, Dostoyevski romanına güç veren önemli yanlardan biri de, bu eserlerin kişiye, âna, mekâna, zamana... göre bir tür 'değişkenlik' göstermesidir.
Bir yazar, "Dünya Klasikleri, ömürde üç kere, gençlikte, orta yaşta ve ihtiyarlıkta okunmalıdır" diyordu. İşte onlara ölümsüz birer sanat eseri olma gücünü, niteliğini veren özellikleri budur. Sanat eserleri, aynı insanın çeşitli hâllerinde dahi farklı etkiler yaratabilir. Fakat sözgelimi bir politik bildiri, her cinsten, yaştan insanda aynı etkiyi uyandırmak ister. Ve işte gücünü de, buradan alır. O halde, sanat asla bir bildiri değildir.
Sanatın gerçeklikle ilişkisi sorunu da, sanatın neliği tartışmalarında hayli önem taşır. Yansıtma kuramının savunucuları, gerçekliğin dolaysız tasvirinden yanaydı; ama yine de bir 'oto-sansür'den bahsetmekten geri durmadılar. Modern düşünürlerden Ernst Fischer ise, bu konuya başka bir yorum getirir. Fischer, gerçekliğin sanat eseriyle buluşma sürecini şöyle anlatır:
“Sanatçı olabilmek için yaşantıyı yakalayıp tutmak, onu belleğe, belleği anlatıma, gereçleri biçime dönüştürmek gerekir. Duyuş her şey değildir sanatçı için; işini bilip sevmesi, bütün kurallarını, inceliklerini, biçimlerini, yöntemlerini tanıması, böylece de hırçın doğayı uysallaştırıp sanatın bağıtlarına uydurması gerekir. Sözce sanatçıyı tüketen tutku, gerçek sanatçının yardımcısı olur: sanatçı azgın canavara boyun eğmez, onu evcilleştirir.” [Sanatın Gerekliliği]