Radyo Dengê Kurdistan’ın (Kürdistan’ın Sesi Radyosu) bahçesinde saçak altı. Çalışanlar, az ileriye küçük bir bostan yapmış, onu anlatıyorlar. Yazları burada domates, biber ekerlermiş; sırf elleri, ayakları biraz toprağa değsin diye.

O sırada iki arkadaş daha geliyor, ara vermişler çalışmaya. Biri başında şapkası, pos bıyıklarıyla Serhildan Heval. Yüzünden başlıyor dikkati çekmeye: Her yanında çizikler, ameliyat izleri ve çenede derin bir çöküntü. Gözlerinden biri kımıltısız. Aşağı doğru indikçe hayret daha da artıyor: İki eli de bilekten yok.

Serhildan Heval elsiz kollarıyla önce sigarasını çıkarıyor, sonra cebinden çakmağını. Sigarayı, iki koluyla tuttuğu paketin içinden ağzıyla çekip alıyor, çakmağı bir kolu ve göğsü arasında sıkıştırıp diğer koluyla çakıyor. İki koluyla tutup küllüğe indiriyor sigarasını ve bu kez de özel bir plastikle kaplanmış çay bardağına uzanıyor. Kimseden tek bir kez yardım istemiyor; bir yandan neşeyle sohbet ediyor herkesle. Gözle görülmese, en lüzumlu uzuvlarının eksikliğini fark etmenin hiç imkânı yok.

Sohbet ettikçe Serhildan Heval’in morali, gücü daha fazla açığa çıkıyor. Bizim tüm hayatına dair merakımızı da aynı cana yakınlıkla karşılıyor. İşinin gücünün ortasında bir saatten fazlasını ayırıyor.


Norveç’te kalsa…

Serhildan Reşko, Geverli. 1993’te Kürt Özgürlük Hareketi saflarına, gerillaya katılmış. 1997’de ise hayatının dönüm noktası olan o kaza gerçekleşmiş. Şimdilerde merkezi Brüksel’de bulunan Radyo Dengê Kurdistan’da program yapıyor. Haftada tam üç gün organize ettiği “Analiz” isimli programda köşe yazılarını okuyor, konuklarıyla birlikte gündemi değerlendiriyor.

Aslına bakılırsa, oturum haklarının esasen bulunduğu Norveç’te kalsa, 24 saat refakatçileri, arabası, engeline göre dizayn edilmiş bir evi olabilir; ama o yanaşmıyor buna. 25 yıldan fazladır emek verdiği Özgürlük Hareketi’ne, Kürt halkına, engeline aldırmadan hizmet etmek istiyor hâlâ. Ve kendini en çok yoldaş sıcaklığı arasında mutlu hissediyor.

Öyle ya, zaten eksik kaldığı hiçbir şey de bırakmamış neredeyse. Elsiz kollarıyla bilgisayar kullanıyor, hem klavyeyle hem de kalemle rahatlıkla yazı yazabiliyor, kitap okuyor ve hatta yemek bile yapıyor. Sıkıntıya düşerse, koluna özel yapılmış bıçaklar, çatallar veya başka aparatlar koşuyor yardımına. Herhangi bir yoldaşına yük olmaktansa, tüm işlerini kendi başına halletmeyi esas alıyor; gerçekten öyle de yapıyor.

Serhildan Heval’le oturduk, hikâyesini en başından konuştuk. Gerillaya nasıl ve neden katıldı; nerelerde bulundu; hangi çatışmaları, zorlu süreçleri atlattı; o kazayı nasıl geçirdi; sonra başına neler geldi? Kısa sürmedi tabii… Onca eksik konuşmamıza rağmen tüm konuşmayı bu sayfalara sığdırmamızın olanağı yok ne yazık ki. Bir kısmını her zaman arşivimizde bulunmak üzere bir kenara koyup kalanını burada paylaşacağız. Çünkü demişler ki, “insan kendini yalnız insanda tanır”; ve kendini Serhildan Reşko’nun kararlılığıyla sınarsa insan, onunla kıyas ederek tanımaya uğraşırsa, işte bunu yaparsa en güzel tanır.


Kaçmak istedik ama…

Serhildan Heval, üç başka arkadaşıyla birlikte karar vermiş gerillaya katılmaya. 1993 yılıymış; Gever’de serhildan yılları yine… Çevresinde birçok arkadaşı dağın yolunu tutmuş, sıra ona da gelmiş. Fakat gittiklerinde, aralarından yaşı küçük olan birini geri göndermiş gerilla komutanı. Onlar ise devam etmiş. Serhildan Heval anlatsın kalanını: 

“Gerillayı ilk defa görme duygusu, çok acayip bir şey. O hasreti gidermek… Gittiğimiz yerde bir sürü tanıdık da vardı, Yüksekova’dan, liseden, ortaokuldan. Arkadaşlar bizi bir grup haline getirerek Xakurkê’ye ulaştıracak. Yolu bilen öncü arkadaşlar önde. Sonra bu arkadaşlar yolu şaşırdı. Biz de bayağı zorlanmışız. Ta Şehîdan bölgesinden Rojhilat topraklarına gireceğiz, oradan Zagroslar’a çıkacağız; o dağ silsilesi de çok geniş; bir dağ değil, bir sürü dağ, tepe, vadiden oluşuyor. Yaz kış orada kar var, fırtına var. Ama başka yol yok, mecburen oradan gideceğiz. Ya da Şemdinli üzeri ama orası da tamamıyla devlet ablukası altında; karakollar, asker, pusu; biraz zor. Tabii zorlandık, çok zorlandık. Yeni savaşçı adaylarıyız, gerilla adaylarıyız; çok çok zorlandık. Diğer üç arkadaşla biz kendi aramızda plan yaptık, dedik kaçacağız. Ama bu eski gerillalar da maşallah çok tecrübeli. Yani senin hiç konuşmana da gerek yok, onlar ne dediğini anlıyor. Her hareketinden, mimiğinden maşallah her şeyini biliyorlar.”


O ilgiyi görünce insan kaçamıyor ki…

Serhildan Heval ve diğerleri, kaçış planı için nöbeti gözlerine kestirmiş, “Nöbet sırası bizden birine gelirse gideriz” diyorlarmış ama öncüler onlara hiç “nöbet yazmamış”. Devam ediyor: “Niyetimiz, kaçmak. Nereye gideceğiz onu da bilmiyoruz ama şartlar beklediğimiz gibi değil. Gideceğiz ama bırakmıyorlar. Sonra üşüyoruz, geliyor kefiyesini atıyor üzerimize, ceketini çıkarıyor. Normalde o da üşüyor ama ceketini çıkarıp koyuyor üzerine. Şimdi gitsek mi, gitmesek mi? Tamam, üşüyoruz, zorlanıyoruz, şartlar hakikaten zor, erzak bitmiş, öncü arkadaşlar yolu şaşırmış… E ne yapalım şimdi? Arkadaşların bu ilgisini de görünce insan, kaçmayı düşündüğünden bile utanıyor. Nasıl böyle bir şey düşünürsün, haklı bir mücadele, bak adam kefiyesini veriyor, bir parça ekmeği var onu da sana veriyor… Öyle bir durum yaşadık. Sonra yolu buldular, merkez karargâha ulaştık. Orada da anlattım arkadaşlara, aynı böyle. Dedim ‘Heval vallahi biz kaçacaktık, af buyrun’. Dürüstlüğümüzden dolayı sevindiler.”


BBC’nin öldürdüğü ‘terörist’!

Serhildan Heval, temel eğitimlerini de Xakurkê alanında almış. Ondan sonra ise Şemdinli’de, Zerzan alanında görevlendirilmiş. Bir bölük gerilla gücü olarak oradalarmış; bir takım kadın, iki takım erkek. İletişim imkânı yok; bugünkünden çok daha zor koşullar… Sadece bir radyo ve telsizler var. Radyo çekerse, BBC’den memlekete dair haberler dinliyorlar, bazen de telsizden başka gerillalar onlara olan biteni anlatıyor.

Zerzan’da Serhildan Heval, 1994 yılında yaralanmış. Güney Kürdistan’a geçip tedavi olduktan sonra ise yine durmamış yerinde ve cepheye geri dönmüş. 1995 yılında, Zerzan’a çok uzak olmayan Aşağı Gerdiya alanında görev almış. İşte bu sırada, tam da Newroz gecesi, Türk ordusunun 35 bin asker ve çok sayıda zırhlı araç ve helikopterin katıldığı Çelik Operasyonu başlamış.

Serhildan Heval ve içinde olduğu 60 küsur kişilik birlik, operasyona oldukça hazırlıksız yakalanmış ve etrafları kuşatıldığında yapacak pek bir şey kalmamış. O dönemde BBC, “Hayat Vadisi’nde 62 terörist öldürüldü” haberini geçmeye başlamış ki, bahsettikleri “teröristlerden” biri karşımızda oturup heyecanla o günleri anlatan Serhildan Heval.


Îca hevalime söyleyeyim…

İnsanın yüreğini ağzına getiren o hatırayı araya girmeden aktaralım. “Îca hevalime söyleyeyim” diyor ve başlıyor Serhildan Heval: 

“Arkamızda Xakurkê, hemen biraz karşımızda Lelîkan diye bir tepe, biraz ardımızda Evdal Kovî diye meşhur bir dağ… Operasyon başladı, tam karşı tepelerde Kobralar indirme yaptı. Çatışma süreci başladı. İki ya da üç gündü, çok hatırlayamıyorum, yoğun bir çatışmadan sonra bazı arkadaşlar yaralandı, düşmana bazı darbeler de vurduk ama geri çekilmek zorunda kaldık. Arkamızda Xakurkê’deki güç var; işte Lelîkan Tepesi, Lolan hep gerilla cephesi elinde ama yeni savaşçılardı. Belli ki bunlar da geri çekilmiş. Biz de o bölük, yaklaşık 62 ya da 63 kişiydik. Olduğu gibi düşman kuşatması içinde kaldık. O dönem hatırlıyorum, BBC’den haber veriyordu: ‘Hayat Vadisi’nde 62 terörist öldürüldü.’ Tabii biz hepimiz o dağdayız. Öyle bir dağ ki, yüksek… Dağ keçileri var hep. Bir hikâyesi de var ama şimdi çok hatırlayamıyorum. Aşık olan bir erkek o dağa mı çıkmış, dağdan mı düşmüş, öyle bir şey…

Velhasıl, navê wî çiye, o dağa mecbur çıkmak zorunda kaldık 95’te. Etrafımızın hepsi kuşatılmış, yani her taraf asker kaynıyor, her taraf. Xakurkê hemen hemen askerlerle dolmuş. Birçok yere girmişler, bağırıyorlar. Ama ön cephelerde, Gerdiya’nın Avaşîn hattında gerilla çok yoğun darbeler vurmuş. Bizim kaldığımız yerde biraz hazırlıksız yakalandığımız için üç gün ancak çatışabildik. O dağa çekildik. Erzak yok, cephane bitmiş; o dağ da maşallah öyle bir dağ ki, en tepede zaten kar dizleri geçiyor, aşağıdan rüzgar karı toplayıp toplayıp yanımıza getiriyor. Hemen karşımızda da Lelîkan tepesi var. Üşüyoruz ama ateş de yakamıyoruz.

3-4 yaralı arkadaş da vardı, onları bazı arkadaşlarla beraber bir taşın altındaki oyuğa koyduk. Hevalime söyleyeyim, yaklaşık herhalde 12 ya da 13 gün, belki daha fazla da olabilir, o karın altında kaldık. Yemek yok, su yok, hiçbir şey yok. Hatırlıyorum bazen arkadaşlara soruyorduk, şeker, tuz acaba bir şey var mı? Bazen kadın yoldaşlarda çıkıyordu. Onlar her bir arkadaşın avucunun içine birazcık şeker ya da tuz bırakıyordu. Kardı, başka da bir şey yoktu.

O dönem düşman gelip bizi böyle eliyle bırakmış gibi yakalayabilirdi. Çünkü takatten düşmüştük iyice. Cephane de yok. Orada kaldık, yaklaşık 12-13 gün. Fazlasıyla kalsak, bu sefer arkadaşlar şehit düşecek. BBC de habire haberi veriyor: 62 terörist öldürüldü ha öldürüldü. 

Mecburen o dağdan inmek zorunda kaldık. İneceğiz ama nasıl ineceğiz? Bir sürü arkadaşın elleri soğuktan yanmış. Karda o kadar çok kaldığımız için bazılarının gözleri kararmış, tam göremiyorlar. İnsan zorlanıyor yürümekte. Yani bayağı zor…

Mervan diye bir arkadaş vardı, Avrupa’dan katılmıştı, genç bir yoldaştı. Ya bir yıl ya da 6 aydır gelmişti. Yanlış değilsem Mardinliydi. Herkesin bir sorunu vardı; el, ayak bir şeyler yanmıştı, yaralanmalar falan vardı. Bu arkadaşın da ayakları tamamıyla yanmış. Tabii biz o dağdan, Evdal Kovî’den inerken, tek bir dağ değil bir sürü tepe mepe dolaşıyoruz; vadi, tekrar tepe… Eski bir noktamız vardı, oraya ulaşmamız lazım. Ulaşacağız ulaşmasına da, bir sürü arkadaş yürüyemiyor. Kim taşıyacak, nasıl gelecek? 

Gidebildiğimiz kadar gittik. Garzan diye Geverli, biraz babayiğit bir arkadaş vardı, o dedi, ‘Heval gruptan kopan olmuş.’ Biraz yürüyebilen, sağlam arkadaşlar tekrar geriye doğru gittiler. Bizim Mervan arkadaş, dizleri üzerinde yürüyor. E Mervan sen niye böyle yürüyorsun? Tabii ayakları yanmış, ayakkabı falan da hep karda artık düşmüş mü ne olmuşsa… Sırf arkadaşlara yük olmamak için dizleri üzerinde yürüyor. Aynı emekler gibi… Neyse arkadaşlar hemen onu sırtlarına atıp getirdiler yanımıza. Sonradan doktorlara falan götürdüler. İç organları hep yanmıştı, kardan dolayı. Aşırı soğuk, kar, bir şey de yememişiz. O arkadaş hastanede öyle şehit düştü.

Mervan haricinde hepimiz o dağdan sağlam çıktık. Düşmanın üçte biri çekilmeye başlamıştı. Merkez Karargâh, Önderlik demek ki BBC’den bu haberi duyuyorlar; bir grup arkadaşı bize yardıma, müdahaleye gönderiyorlar. Biz aşağıya indik. Herhalde 13 ya da 14 günden sonraydı. Noktada nohut, mercimek, pirinç vardı. Düşman o erzakların hepsini bulmuş, çamurun içinde dağıtmış. Toparlayabildiğimizi toparladık, kaynattık. O zaman hatırlıyorum, her bir arkadaşa 13-15 günden sonra ilk defa bir bardak doldurarak sıcak bir şey verebildik. Ondan sonra işte o grubun hepsini toparladık, mecbur o çemberi yarıp Barzan Dağları dediğimiz bir yer var, KDP’nin denetiminde, akşamları görünmeden ta oralara kadar gittik. Yaklaşık iki gün, iki buçuk gün yürümek zorunda kaldık. Zaten bir de bazı arkadaşlar yürüyemiyordu. Normalde belki bir günde ulaşabileceğimiz bir yere iki ya da iki buçuk günde zor varabildik. KDP’nin peşmergelerinin içine girdik. Bazen düşmanın çemberini yararak geçtik. Öyle öyle o dağlara kadar ulaştık.”


Şehzade alanı: Mayın patlıyor…

Serhildan Heval, bu kuşatmadan kurtulduktan sonra bir süre Güney Kürdistan’da kalmış ve ardından Kuzey sınırında, “Şehzade” diye anılan Hacı Ümran’ın aşağısındaki alanda görevlendirilmiş. Burası, mayınlarla dolu… Saddam’ın “Kürtler bir gün ülkelerini özgürleştirseler bile o ülkede hep kan dökülecek. Çünkü milyonlarca mayın döşenmiş o topraklara” sözünü hatırlatıyor ve yaralanmasına giden süreci anlatmaya başlıyor:

“Kaldığımız yeri hatırlıyorum, her kazdığımızda mayın çıkıyordu. Bu plastik mayınların büyük bir kısmı çürümüş, çok işlevi yok. Ama o demir olanların hemen hemen hepsi kalmış. Pas tutmuş, temas etmeyi bekliyor, birinin basmasını bekliyor. E öyle çok fazla bilgimiz de yoktu, mayın üzerine eğitimimiz de yoktu. Çıkarabildiklerimizi çıkardık. Kaldığımız mıntıkada kısmi bir temizlik yaptık. Bir gün ben cihazla bağlantıya çıkmıştım, arkadaşlara telsizle tekmil verecektim. Normalde her zaman gittiğimiz yolda, yanımda genç bir arkadaş vardı, ismi Rizgar’dı, o da biraz bu mayın işlerinden anlıyordu, aniden bağırdı, dedi ‘Heval Serhildan burada bir mayın var.’ 

O dönem şimdiki gibi imkanlar çok gelişkin değildi, öyle çıkaramayacağımız mayınlar varsa belki patlatıyorduk ama diğerlerini çıkarıp kullanıyorduk ya da Kuzey’e gönderiyorduk. Onun için yapabildiğimiz kadar söküyorduk mayınları. O gün gördüğüm mayını da ilk defa görmüştüm. Mayın olduğunu biliyorum. Onlara topuk mayını diyoruz; çok küçük bir şey. Kelebeğini aradım, bulamadım; fünyesini aradım, bulamadım. Demek ki içindeymiş işte, kelebeği de, fünyesi de… Hafiften böyle çevirince patladı. Tabii üzerimde dört tane bomba vardı, hatırlıyorum. Cihazı arkadaşa vermiştim.

Ondan sonra arkadaşlar geldi kamptan. Doktor bir arkadaş vardı, ismi Rodî’ydi herhalde, Avrupa’dan katılmıştı. Böyle az az hatırlıyorum. Tam baygın değilim… Ellerimi sardılar işte, yüzümü müzümü sardılar, sedyenin üzerine koyup götürdüler. Bir tepe var ve kampla aramızdan da bir su geçiyor. Tepeden inene kadar hızlı hızlı götürüyorlardı, çünkü çok kan kaybediyordum, Rizgar arkadaş da yaralı fakat o hafif herhalde. Çünkü gözlerim de o zaman gitmişti, bir şey göremiyordum. Zaten bir gözüm orada gitti, diğer gözüm de herhalde kan dolmuş, hiçbir şey görmüyorum ama hissediyorum. Tepeden inerken kaç sefer düştük, çünkü beni çabuk arabaya yetiştirmeleri lazım, hızlı hızlı koşuyorlar.

Tabii önümüzde bir de Allah kahretsin ki su var, onu geçmemiz lazım. Köprü yok, su karına kadar geliyor… Îca o suyu geçerken bir sefer ya da iki sefer suda da düştüm, akıntıyla gittim. Arkadaşlar beni yakaladı. Diğer tarafa geçtik velhasıl zor da olsa. Arabaya bindirdiler. Zaten ondan sonrasını artık hatırlamıyorum. Bir gözümü açtım, hastanedeyim.”



Biz gerilladayken hep hayal kurardık. Bazen birbirimize sorardık: Heval Kürdistan özgürleştiğinde sen ne yapacaksın? Ya işte insan düşünüyor: Bu kadar uğraşıyorsun bunun için de ne yapacaksın kardeşim? O dönem en çok zorlandığımız şey mesela gerillada neydi? Diyelim ateş yakınca duman çıkıyor. Biri oradan bağırıyor, biri buradan bağırıyor, ‘Vay heval, gerilla ateşi yakın.’ Ya kardeşim duman çıkıyor işte, gerilla ateşi de olsa çıkacak, işte ateştir. Kendini feda etmenin mütevaziliği tabii, gerilla hiçbir şey istemiyor. Biri diyordu, ‘Heval Kürdistan özgürleştiğinde ilk yapacağım iş en yüksek dağa çıkacağım, büyük büyük odunlarla, sırf duman yapsın, herkes görsün, bir ateş yakacağım.’ İyi, tamam kardeşim, o öyle diyordu. Biri diyordu, ‘Heval ben sırf gürültü yapacağım. Hema arkama tenekeler bağlayacağım, tek ki gürültü yapacağım.’ 90’lardaki o gerilladaki mütevaziliği, kendini bilmeyi, kendini adamayı anlatıyorum. Nasıl anlatılır? Buna benzer şeyler… Bunlar hep kaldı. Bende de biraz kaldı. Belki biraz aşındı ama kaldı. Onun için moralimi hiç bozmadım, inancım hep güçlüydü. Kararlılığım, azmim hep vardı. Öyle çok ellerimi, gözümü dert etmedim. ‘Sakatım, artık bir şey yapamam’ gibi bir şeye girmedim.


Öz savunma, insan doğasında…

Ranya’daki ilk gününü Serhildan Heval, şöyle anlatıyor: “Bir çocuk geldi, beni gördü. Tabii onlar normalde alışmış kan görmeye; Halepçe’yi yaşamış, Enfal’i görmüş bir halk… Beni ilk gördüğünde çocuk baktı, baktı, ‘Heval’ dedi, ‘Senin ismin nedir?’ Dedim, ‘Serhildan.’ O zaman bu çenemdeki dikişleri, kelepçeleri açmışlardı. Velhasıl, ‘Peki’ dedi ‘Heval senin ellerin yok, sen ne yapacaksın bundan sonra?’ Dedim, ne yapacağım, herkes ne yapıyorsa ben de onu yapacağım. Çocuk dedi, ‘Ya ben senin yerinde olsam, en iyisi kendimi öldürürüm.’ Ben niye kendimi öldüreyim? Dedi, ‘Sen böyle nasıl yaşayacaksın? Nasıl yemek yiyeceksin?’ Bir sürü şey saydı. Ben de kızdım, hemen onu kovaladım.”

Bu olaydan sonra kendi kendine karar vermiş: Bir biçimde tüm işimi gücümü halletmeyi öğreneceğim ve Hareket’e katkı sunmaya devam edeceğim. Tedavi için önce Rojhilat Kürdistanı’na, oradan Rusya’ya geçmiş ve 7-8 aylık Rusya günleri ardından Balkanlar üzerinden Avusturya’ya ulaşmış. Bu sırada az çok kendine yetebilmeyi de öğrenmiş ve Avrupa’ya ayak basar basmaz Özgürlük Hareketi saflarında çalışmaya devam etmiş. Avusturya, Hollanda, İsviçre, Danimarka, Norveç, İsveç… Birçok ülkede binlerce Kürt’e mücadeleyi anlatmış.


Direklere, insanlara çarpıyordum

“Özgürlük Hareketi hep öz savunmadan bahsediyor ya, demek ki var. Evet, daha da geliştirebilir ama insanın kendi doğasında, anatomisinde de demek ki var” diyor ve ekliyor: “Tabii zorlanma da yaşıyordum. Sağ gözüm yok. Rusya’da yolda yürürken insanlara ve direklere çarpıyordum sürekli. Tabii yavaş yavaş artık o ayarı kendine verebiliyorsun. Otomatik olarak insanda gelişen bir mekanizma gibi…”


İşlerinin yüzde 90’ını yapıyor

İlk zamanlar çay içmek, tuvalete gitmek, banyo yapmak özellikle çok zormuş ve birçoğuna yoldaşlarına başvurmak zorundaymış. “Bazen hoşuna gidiyor herkesin sana hizmet etmesi ama bir yerden sonra artık çekilmez oluyor” diyor ve şimdiki durumunu şöyle özetliyor: “Şu anki halimle yüzde 90-95 kendi işimi yapabiliyorum. Yazı yazabiliyorum, bilgisayar kullanabiliyorum, yemek yapabiliyorum… Özel bıçaklarım var, elime geçen; işte özel bir bantım var, yemek yediğim; onun üzerinde özel kaşıklarım var. Hemen hemen gündelik işlerimin büyük bir kısmını yapabiliyorum. Alıştım.

Demek ki hepsini beyin organize ediyor, hakikaten de öyle. Evet, el yok ama beyin isteyince olmayan el, olan elin yaptığı işi de yapabiliyormuş. Buna bu halimle inandım artık. Çünkü yapabiliyorum. Evet, tam belki sağlam bir insan gibi yapamıyorum; diyelim bir insanın 5 dakikada yaptığı işi belki 10 dakikada yapabiliyorum ama yapabiliyorum.”


Hewlêr Hastanesi: Serhildaaan, ne olduu?

Serhildan Heval, yaralanması ardından kaldırıldığı Hewlêr’deki hastaneye daha önce de gitmiş. 94’teki ziyaretinde eli, kolu, ayağı, gözü olmayan gazileri gördüğünde nutku tutulmuş, nasıl yaşayabildiklerine bir türlü anlam verememiş ve hatta “Heval siz ne yapıyorsunuz, nasıl yaşayacaksınız bu halde?” diye soruyormuş da… Şaşkınlığını anlatırken “Ama” diyor, “o arkadaşlar arasındaki yardımlaşma, birbirine destek sunma, moral de maşallah… Yani dersin bu mübareklerin eli yok ama bu nasıl moral? Sağlam insandan daha moralli, daha azimli, daha kararlı. Hep soru işareti olarak kalıyordu: Nasıl oluyor böyle?” 97’de ise bu kez kendisi, elini ve gözlerinden birini kaybetmiş, çenesi dağılmış hâlde aynı hastanede: “Onlar o zaman bana ilk, ‘Serhildaan ne olduu? Senin elinde mi gitti? Hadiii, seni de göreceğiz” manasında şeyler söylüyordu. Benim çenem de kırılmış. Doktorlar da çenemi kelepçelemiş, çok konuşamıyorum, cevap da veremiyorum. Onlar da vuruyor bana ha vuruyor. ‘Vay Serhildaaan, sen 94’te bize böyle diyordun, bizimle şaka ediyordun…’ Bi şey de diyemiyordum. Velhasıl öyle espriler, şakalarla geçti.” Serhildan Heval ve durumu ağır ya da acil olan bir grup başka hasta, 97’nin Mayıs ayı öncesinde Süleymaniye’ye, oradan da Ranya ilçesine geçiyor. Ardından ise KDP eliyle gerçekleştirilen Hewlêr Katliamı… O hastanede yatan ağır yaralı, uzvunu yitirmiş PKK’lilerin hemen hemen tamamı bu katliamda yaşamını yitiriyor.



Vallahi ben sıkmıyorum, o sıkıyor!

Avusturya’da o zaman bana mekanik el takmışlardı. Sonra elektronik el yaptılar. Mekanik eller yine iyiydi, rahat çıkarıp takabiliyordum; elektronik el de mübarek bazı sinir damarlarına bağlı, temas yerleri var, bileğini indirip kaldırdıkça açılıp kapanıyor. Bir de gücü çok, tutturamazsan dengeyi, bardağı kırabiliyor. E ben de kardeşim, şimdi onu kullandım bir iki hafta, kimin elini tutuyorum, millet ah ah ediyor: Heval sıkma. Yahu ben sıkmıyorum, vallahi ben sıkmıyorum, o sıkıyor. O ayarı veremiyorsun. Bir kere de metroda gidiyoruz, tutamaçları tutmuşum. Yanımda da bir arkadaş var. Öyle tutmuşum, bu sefer de açılmıyor mübarek. Kolumu çeviriyorum, eğip büküyorum, yok. Durak da yaklaşıyor. Yandaki arkadaşa dedim, hele düğmeye bas. “E karışmam, senin kendin öğrenmen lazım” Ya bas hele bas. Basmadı. Mecbur bir elimi çıkardım, düğmelerine bastım da kurtuldum.


Serhildan Reşko ( 1993 Xakurkê )