Anılardan yüzleşmeye Ermeni Soykırımı

Ta çocukluğumdan beri İç Toroslar bölgesine ilişkin önemli toplum olaylarının yanı sıra yakın geçmişte cereyan etmiş Ermeni Soykırımı'na dair acılı hikayeler ve anekdotlar dinlemiştim. Bunlardan bir bölümü yöremizin önemli toplumsal olaylarına, diğerleri ise Ermeni katliamlarına ilişkindi.

Büyüklerimiz, yaklaşık 15 yıl boyunca Türk Tarih Kurumu Başkanlığı yapmış olup tüm hayatı Ermeni Soykırımı'nı inkar etme çabasıyla geçen şimdiki Milliyetçi Hareket Partisi Milletvekili Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'nun "yalan seferlerine" aykırı, acılı anılar anlatırlardı. Oysa bu zatın geçmişte ve 25 Nisan 2015'te Habertürk TV yayınında iddia ettiklerine bakılırsa, İttihat ve Terakki yönetimi Ermenileri değil; tersine Ermeniler, "518 bin Müslüman Türk'ü" katletmişlerdi. Etnodinsel arındırma, tektipleştirme, Türk-İslamlaştırma politikasının mimarı ve uygulayıcısı Talat Paşa'nın arşivinden çıkan yüz binlerce kişilik "maktul listesi" adeta uçup gitmişti.

Doğup büyüdüğüm İç Toroslar bölgesinde önemli bir Ermeni topluluğun yaşadığını ve özellikle bölgedeki Kızılbaş Kürtlerin bunlarla yakın dostluk ilişkileri bulunduğunu hep anlatırlardı. Osmanlı döneminde Maraş bölgesinde nüfusun yaklaşık yüzde 40'ının Ermenilerden oluştuğunu Osmanlı belgeleri de veriyordu. Gerçekten "Alevi Bektaşi Edebiyatında Ermeni Aşuğlar" konulu çalışmamda yer verdiğim şair ve aşıklardan yaklaşık 20'si Maraş ve Kayseri bölgesindendi.

Acılı bir hikaye olarak bize anlatılan olaya göre, yöre Ermenileri Halaçoğlu'nun köyüne yakın Avşar Söbeçilmen'le başkaca Türk köyleri arasında yer alan bir bölgede, benzeri birçok olayda görüldüğü üzere büyük bir katliama maruz kalmıştı. Büyüklerimiz, söz konusu bölgede Ermenilerin süngülenerek ya da diri diri "Cancan Kuyusu" denilen kuyulara atıldıklarını ve bu dipsiz kuyulardan haftalarca inilti sesleri geldiğini anlatırdı...


Kim bu Yusuf Halaçoğlu?

Bu ismi, salt TTK Başkanlığı'ndan değil, özel bir gelişmeden de biliyorum. Doğup büyüdüğüm Dallıkavak köyünün bağlı bulunduğu Kayseri/Sarız'ın Çörekdere köyünden bir kavga yüzünden göçerek Adana'nın bir köyüne yerleşen bir Avşar ailenin çocuğu.

Yıllar önce, aynı zamanda halk şairi de olan kardeşim Taki'nin Pınarbaşı Ortaokulu'ndan arkadaşı, geçmişin MHP'li bürokratı, şimdiki AKP Meclis Başkanvekili Sadık Yakut'un Kayseri/Erciyes'te düzenlediği "Dadaloğlu Şenliği"ne katılan Prof. Halaçoğlu, orada yaptığı konuşmada tıpkı 20. yüzyılın başlarındaki İttihat ve Terakki Partisi sözcüleri gibi, "Kürtlerin dağ Türkü, Alevi Kürtlerin de maalesef Ermeni dönmesi" olduğunu söyleme sapkınlığını göstermişti. Aynı yıl birçok televizyon benimle görüşerek bu "ırkçı" söylemi sormuşlardı. Tabii ki kendilerine gerekli cevabı vermiş ve "Urmiye'den geldiklerdini" söyleyen bu kişiye, ünlü Kürdolog Bazil Nikitin'in "Urmiye Avşarları" ile ilgili makalesini okumasını önermiştim. Çünkü Bazil Nikitin bu makalede, "Urmiye Avşarları'nın köken olarak Ermeni olduklarını" bildiriyordu. Burada yapmak istediği şey, bir taşla birkaç kuş vurmaktı. Ermenilerin "Alevi Kürt" olarak yaşadığını söylemekle Ermeni Soykırımı'nı karartmış ve kapatmış oluyordu. Anlaşılan o dönemler Türk Tarih Kurumu'na da verdiğim üstteki inceleme/antoloji çalışmamı da tersinden okumuştu!

 Deniz Gezmiş'lerin arkadaşı ve Bahçeli'nin Osmaniye'den kapı komşusu, Ulaşlıoğluları'ndan İbrahim Çenet'in ve öldürülmeden bir yıl önce Hrant Dink'in anlattığı gibi, Türkeş'in ve Bahçeli'nin Ermeni kökenli olduğu açıklandığına göre, bu iddiada şaşılacak bir şey olmaması gerekiyordu. İşin ilginç yanı, yakın döneme kadar "gevşek Müslüman" olarak yaşayan ve bir çelişki dolayısıyla Sarız'ın Çörekdere köyünden Adana'nın köylerine göçen "Avşar Halaçoğlu", birçok televizyonda dile getirdiğim bu görüşe hiçbir cevap verememişti.

Bu konularda iddia sahibi kişilerden biri de, Tokat'ın "Geygel Abdalları"ndan olup kimliğini karartan Rıza Zelyut'tu. Eski solcu ve kimliğini karartmak için "hızlı Türkçü" geçinen Rıza Zelyut da, yıllar önce "Alevi Kürt olmaz" fetvası vermiş ve ona da hem televizyonlar hem de yazılarım aracılığıyla gerekli cevabı vermiştim.


Duygu ve düşünce dünyamda bir kırılma ve dönemeç

TRT'de muhabir olarak çalıştığım 1970'li yılların sonlarında, Ermeni militanların Türk misyonlarına ve diplomatlarına yönelik saldırıları olmuştu. O tarihlerde TRT, tekel konumunda, devletin başlıca sözlü yayın organıydı. Bu nedenle konuya yaklaşımı, devletin yaklaşımını yansıtıyordu.

Bu saldırılar dolayısıyla, TRT'nin yayın politikasını şekillendirmek adına, muhabir, prodüktör ve spiker gibi yayın kadrolarında görev yapanlara dönük bir hizmet içi eğitim verilmişti. Tabii ilgili devlet kurumlarının soruna taraf olan temsilcileri bu bilgilendirme sunumlarını yapıyordu. Bu çerçevede çeşitli kurumlardan birçok kişi, hizmet içi eğitimde bilgilendirme ve kuşkusuz yönlendirme sunumları yapmıştı. Diğerleri neyse; özellikle Dışişleri Bakanlığı Ermeni Masası Şefi'nin söyledikleri bugünkü gibi aklımda kaldı ve duygu/düşünce dünyamda bir kırılma yarattı. Çünkü orada anlatılanlar, bizim bildiklerimizden ve duyduklarımızdan çok farklıydı. Tam da işin merkezinde olan yetkili, devletin bu konudaki politikasını ve tutumunu vurguluyordu. Buna göre, politikanın birinci ayağı, böyle bir katliamı ret ve inkar etmekti; bu tutmazsa politikanın ikinci ayağı devreye girecekti ve "bu, tek yanlı bir katliam değil, bir mukatele yani karşılıklı öldürüşmeyi" denilecekti. Aynı görüşü İngilizler tarafından Malta'ya sürülen Ziya Gökalp gibi İttihatçı aydınlar daha önce savunmuşlardı. Ve nihayet aynı yetkili diyordu ki, "Bu politika da tutmazsa diyeceğiz ki, katliamı Türkler değil, Kürtler yaptı!" 

İşte resmi Türk tarihinin sözcüsü Halaçoğlu, şimdi bu politikanın ilk iki ayağını karıştırarak savunuyordu.


"Hilâl Altında Dört Sene"de sunulan gerçekler

O dönem henüz bir soykırım tanımı yapılmamış olsa da, 1915 Ermeni Soykırımı sonraki Birleşmiş Milletler "soykırım" muktesebatının temelini oluşturmuştur. Sonraki Yahudi Soykırımı'nın temelini de bu ve benzeri kıyım ve kırımlar oluşturmuştur. Zaten gerek konuya taraf olan büyük devletlerin ilgili misyonları, gerekse de dünyanın dört bir yanına dağılan Ermenilerin dillendirdiği acılı anılar, bu "soykırım" fikrinin şekillenmesinde büyük rol oynamıştı.

Bu konunun aydınlanmasına ve bilince çıkmasına önemli katkı sunan doğrudan gözleme dayalı çalışmalardan biri de, Birinci Dünya Harbi sırasında Osmanlı ordusunda müşavir subay olarak görev yapan Venezuela kökenli Alman subayı Rafael de Nögalis'tir. "Vier Jahre Unter den Halbmund" (Hilal Altında Dört Sene) adıyla birçok fotoğraf eşliğinde anılarını Almanya'da yayımlayan Nögalis'in kitabının Ermeni katliamlarına ilişkin bölümü Kaymakam Hakkı tarafından çevrilmiş ve ilk kez Türkçe'de bir cevapla birlikte Latin harflerinin kabulünden kısa süre sonra "Hilâl Altında Dört Sene ve Bir Cevap" adıyla 1931'de (İst. Askeri Mtb) yayımlanmıştır. Eserin yeni bir çevirisi ise ancak son yıllarda yapılabildi.

İttihatçıların devamı niteliğinde olan Kemalist yönetim, kitaptan çok rahatsız olmalı ki, Almanya'daki yayınından hemen birkaç yıl sonra kimi bölümlerini çevirerek bir "cevap"la birlikte yayımlama ihtiyacı duymuştur.

Esas aldığımız bu ilk yayında, Nögalis'e kızgınlık bir "Başlangıç" yazısıyla dile getirilmektedir: "Büyük Harb'in başlangıcında müracaat ettiği Avrupa hükümetlerinin hiçbirinden yüz bulamayarak muhtemelen o zaman Heyet-i Islahiye'yi teşkil eden Almanlar'ın delâletiyle Türk Ordusu'na gönüllü sıfatıyla girmiş ve Harbin nihayetine kadar Ordumuzda kalmış bulunan Venezuelalı Rafael de Nögalis adındaki şahıs tarafından yazılıp Berlin'de tabettirilmiş olan Hilâl Altında Dört Sene (Vier Jahre unter den Halbmund) adlı kitabın Şark Darülharekatı'na ait kısmının tercümesi ile uzun müddet o cephede vaziyet-i umumiyeye temin-i vukuf ettiren memuriyette bulunmuş olan E. Kaymakamı Hakkı Bey'in buna ait cevabını ihtiva eden bu risale, ecnebilerin ve hele Nögalis gibi sevabıkı ve hasep ve nesebi (geçmişi, soyu- sopu MB) karışık kimselerin memleketin ve Ordunun en harim (gizli MB) köşe ve bucağına ve en teferruatlı işlerine karıştırılmasının ne büyük mahzurlar (sakıncalar MB) doğuracağına güzel ve yeni bir örnek olmak itibarıyla mütaleaya şayandır. (incelemeye değerdir MB)" (Age, s.2)

Daha sonra Nögalis'in kitabının 4'ten 9'a kadar olan bölümleri şu başlıklarla veriliyor: Hasankale'de Ordu Karargahı'nda; Erzurum'dan Vangölü'ne; Ermeni İsyanı; Halil Bey Kuvve-yi Seferiyesi Nezdinde; Ric'at ve Ermeni Mezâlimi.

Kitabın ikinci kesiminde Kaymakam Hakkı, şu başlıklarla cevap veriyor: Ordunun Sevk ve İdaresine Taalluk Eden Hususlar; Kürtler ve Ermeniler Hakkında Etnoğrafik Malumat; Ermeni Tehciri ve Ermeniler'e Reva Görülen Zulüm ve İtisaf. (İtisaf: Yolsuzluk MB)

Nögalis'e ait bölümlerde özellikle Erzurum-Van hattındaki Kürtler ve Ermeniler hakkında tarihsel ve etnografik bilgiler verildiği gibi gerek düzenli ordu birliklerinin, gerek bunlara bağlı Hamidiye aşiret milislerinin, gerekse bölgede gönüllü faaliyet yürüten Çerkes ve Laz milislerin faaliyetleri doğrudan gözleme dayalı olarak anlatılıyor. Sözgelimi Enver Paşa'nın eniştesi Van Valisi Cevdet Bey'in "hunhar"lığının boyutlarını; 1921'de Koçgiri'de büyük bir katliam gerçekleştirecek olan Laz milis taburunun korkunç faaliyetlerini ve çete yüzbaşılığı ile "maruf" Çerkes Ahmet Bey'in Ermeni mebuslardan Zorab'ı, Vartakis'i ve Dağavaryan'ı nasıl katlettiğini; yine mahalli çapulcuların Ermeni mallarını nasıl yağmaladığını çarpıcı örneklerle izleyebiliyoruz. 

Yine bölge katliamının baş aktörü Vali Cevdet Bey'in katliama katılmaları için yöre aşiret reislerini ikna çabalarını ve Kürtler çekilince Cevdet Bey'in Ermenilerle ateşkes imzalamak zorunda kalması, Ermenilerin tarihi bir kütüphaneyi ateşe vermeleri gibi nice hususları buradan öğrenebiliyoruz.


Kaymakam Hakkı'nın cevabı

Kitabın kimi bölümlerini çevirip cevaplayan Kaymakam Hakkı, burada da Nögalis'i suçlamaya devam etmekte ve onun I. Dünya Harbi yıllarında önce İtilaf Orduları saflarında görev almak için Fransa, İngiltere, Belçika, İtalya gibi ülkelere başvurduktan sonra Sırbistan yoluyla İstanbul'a gelerek Başkumandanlık Vekaleti'ne başvurduğunu ve Türkiye Hükümeti'nin Almanya'nın onayıyla onu Süvari Yüzbaşı rütbesiyle gönüllü olarak orduya kabul ettiğini bildirmektedir.

Türk Kaymakamı Hakkı, sadece katliam konusunda değil, Nögalis'in başta Xenofon'un "Onbinlerin Dönüşü" adlı önemli eseri olmak üzere Batı literatüründen yola çıkarak Kürtler ve Ermeniler hakkında birçok tarihsel ve etnografik bilgiler vermektedir. Xenofon'un 2000 yıl önce aynı mekan için verdiği bilgiler adeta yenilenmektedir:

"Türk-İran cephesine gitmek için başka yol olmadığından yüksek ovalardan tırmanmağa ve 2000 sene evvel Yunan serdarlarından Ksenofon'un (Xsenofon) meşhur 10.000 kişi ile ric'at ederken takip ettiği yol ile harekete devam ettim ve Kürtleri Ksenofon Tarihi'nde tavsif edildiği şekilde buldum. O zamandan beri bunlar hiç değişmemişlerdir. Bunların yalnız silahları değişmiştir; ok ve yay yerine şimdi mavzer tüfeği ve mükerrer ateşli tabanca kullanıyorlar. Fakat eğri hançerleri, âdetleri ve bilhassa fırınları (fırınları toprak içine gömülmüş tandır halindedir) o zamanda ne ise şimdi de odur." (Age, s. 7)

Kaymakam Hakkı, sözgelimi Nögalis'in Kürtler hakkında verdiği etnografik bilgileri de eleştirmekte ve şunları söylemektedir:

"Nögalis, Kürtler hakkında şu mütaleada bulunmaktadır: 'Kürtler aşiret halinde yaşarlar; aşiretlerin birer reisi vardır; aşiret halkı reisin maiyetini teşkil eder. Reisler Hindu-Cermeni neslindendir. Maiyetleri ise mağlup milletler ırkına mensupturlar. Kürtlerde de çok Hristiyan vardır; Nasturiler, Yezidiler ve şeytana tapanlar bu meyandadır.' Fakat Kürtlerin çoğu Sünni ve bir kısmı da Şiidir. Tarihin bize hikaye eylediği en mu'teber Kürtler, 12. asır nihayetinde Kudüs'ü Ehl-i Salib'den kurtaran Sultan Selahaddin'e mensupturlar." (s. 63)

Kaymakam Hakkı, Nögalis'ten yaptığı bu alıntıdan sonra Süleyman Sabri Paşa'nın "Van Tarihi ve Kürtler Hakkında Tetebbuat" adlı güdümlü kitabından giderek, "Kürt adlı müstakil bir millet bulunmadığını, Kürt diye bilinen milletin muhtelif zamanlarda buralara yerleşmiş olan Türklerden ibaret olduğunu, Selahaddin Eyyubi'nin aslen Türk olduğunu, Kürtlerin Selahaddin'e mensubiyetinin de onların Türk olduğunu gösterdiğini" iddia etmektedir. 

Bunlarla da yetinmeyen yazar, Van yöresinin de Ermeni ve Kürt yurdu değil öteden beri bir Türk yuvası olduğunu savunmaktadır. Bu, tam da İttihatçıların ve onun devamı olan Kemalistlerin yeni tarih kuramının ikame edilmeye çalışıldığı bir sürece tekabül etmektedir.

İttihat'ın ve Kemalizm'in sesi Kaymakam Hakkı, 1915 Ermeni Soykırımı'na ilişkin hükmü de kendisi vermektedir: "Ermeni tehcirine ve binnetice birçok Ermeni'nin mahvına sebep olan yine Ermenilerdir: 1- Ermeniler Üçüncü Kafkas Ordusu'nun inhizamını (yenilgisini MB) mucip olacak ve ana vatanı tehlikeye koyacak ihtilallere teşebbüs eylemişlerdir. 2- Vatani vazifelerinden kaçmışlardır. 3- Düşmanlara casusluk yapmışlardır. 4- Perakende olarak tesadüf eyledikleri İslamları imha eylemişlerdir. 5- Askere ve jandarmaya karşı silah kullanmışlardır. 6- Hükümetin davetine icabet etmemişlerdir. 7- Muhtariyet idaresi peşinde koşmuşlardır. 8- Etrafa dağılan çetelerle ordunun gerisinde asayişi ihlal, birçok İslam köylerine tecavüz ve İslam muhacir kafilelerine taarruzlarda bulunmuşlardır." (Age, s. 76)

Kaymakam Hakkı, son hükmü veriyor: "Hükümet, dahil ve hariçte cereyan eden bu muamalelere karşı Eyubane bir sabır ile aylarca tahammül etmiş ancak bir sene sonra tehcir işine girişmiştir."

Görüldüğü gibi, dünden bugüne Türk resmi söyleminde değişen bir şey yok. Şimdilik politikanın ilk iki ayağı kullanılıyor; bakalım 3'üncü ayağa ne zaman başvurulacak?


MEHMET BAYRAK