25 Kasım 1960’da Dominik Cumhuriyeti’nde Trujillo diktatörlüğü döneminde Sosyal Değişim Hareketinden 3 kadın tecavüze uğradıktan sonra öldürüldü. Onlar Mirabel kız kardeşlerdi. 25 Kasım günü daha sonra Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü olarak kabul edildi. 

Mirabel kız kardeşler, Hypatia, Rosa Luksemburg, Olympe de Gouges, Madame de Roland, Emily Wilding Davison, Rindexan, Leyla Qasım, Şirin Elomholi, Keça Neğedeyi, Gonca Kuriş, Zeynep Erdem, Sakine Cansız, Fidan Doğan, Leyla Şaylemez, Ferinaz Xusravani, Ferhunde, Özgecan şahsında fiziki ve manevi varlıkları katledilen tüm kız kardeşlerimi, yoldaşlarımı saygıyla anıyorum.

İster mitolojiye ister tanrı emrine dayandırılsın fiziki ve anlamsal olarak kadınlık dünyası sürekli katledildi. Kadın fiziğine, aklına ve duygu dünyasına, yarattığı değerlere dayatılan katliamlar o kadar çok ki… Kadınlar, yaşamı var etmenin sınırsız, zengin ve renkli sinerjisini yarattıkları için sürekli ölüme mahkûm edilmek istediler…

Tam da bu gerçeklikten yola çıkarak 25 Kasım’ın anlamını bir de öz savunma açısından ele almamız gerekir. 25 Kasım’ın  kadına karşı şiddetle mücadele günü olarak önerilmesine vesile olan olayı da, onun öncesinde-sonrasında yaşanan ve kadına fiziki ve anlamsal katliamı dayatan tüm olayları öz savunma merceği altına yatırıp ele almamız gerekmez mi? Her birinde sistemin saldırı tarzını, yöntem ve araçlarını sosyolojik olarak analize tabi tutmamız gerekiyor. Kadınların tarih boyunca karşı karşıya kaldıkları şiddetin kaynaklarını ve beslendiği alanları sosyolojik analize tabii tutup toplumun tüm kesimleri ile paylaşması çok önemli. 

Rêber Abdullah Öcalan’ın Ortadoğu’da Uygarlık Krizi ve Demokratik Uygarlık Çözümü adlı kitabında öz savunma ile ilgili şu sözleri çok çarpıcı: “Hakikat bilimi olarak felsefenin tasfiyesi ve önemini yitirişi, toplumun yaşadığı maddi, fiziki soykırımlar kadar felakete yol açar. Felsefesiz toplum, hakikatle bağını yitiren toplumdur. Bu ise toplumun sadece bir nesneler yığını haline gelmesi demektir. Nesne toplum ise, tüm savunma yeteneklerini yitirmiş, her tür sömürüye açılmış, yığın, malzeme demektir. Toplumun öz savunmasını yitirmesi kadar büyük bir felaket düşünülemez.”

Düşünülmesi çok zor olan bu felaketin binbir çeşidi bugün neredeyse günlük yaşamımızın bir parçası olmuş. Ya haber olup kulaklarımıza ulaşıyor. Ya tanıklığı ile şoka girdiğimiz bir cinayet olup gözümüzün önünde işleniyor. Ya bomba olup başımıza yağıyor. Ya medya, kültür-sanat kılığında yalan olup ömrümüzü sömürüyor. Ve daha sayısız şekilde tanımlayabileceğimiz biçimlerde gelip günlük yaşamımızı işgal ediyor. Bu işgalin ne olduğu hepimiz açısından çok net. Ancak sorun bu felaketler karşısında kendimizi savunma gücünü yaratabilmek. Yani biyolojik varlığımız başta olmak üzere özümüzü savunabilmek. 

Bu savunmanın ilk adımı Rêber Abdulah Öcalan’ın dikkat çektiği gibi tasfiye dayatılan felsefemizi geliştirmektir. Felsefesiz öz savunmanın olamayacağını anlayabilmektir. Kapitalist modernitenin dayattığı felsefesiz yaşam, felsefesiz ilişki, felsefesiz savaş sınırlarında yaşayıp kendini savunmak imkansızdır. Toplum kırımı kırabilmemiz için öz savunmalarımızı yaratmamız şart. Bunun için sistemin düşünce ufkunu aşabilmeliyiz.

Kadınlar olarak binlerce yıldır vurulduğumuz yerlerimizden tekrar tekrar vurulmak bir kader değil. Hep aynı yaralarımızdan kanatılmak kader değil. 21. yüzyılı kadın yüzyılı yapmak isteyen tüm kadınların öncülüğünde kapsamlı bir öz savunma konsepti geliştirmeliyiz. Savaş konseptlerine karşı öz savunma konseptleri. Dayatılan yoksullaştırma ve teslim alma politikalarına karşı öz savunma konseptleri. Kapitalist modernitenin medya ve kültür-sanat yoluyla dayattığı zihni çölleştirme ve boşaltma operasyonları karşısında öz savunma konseptleri. Kadın ve erkeği düşmanlaştıran ve erkek eliyle kadın katliamlarını toplumsal dokuyu çözmenin bir politikası olarak yürüten egemen erkek aklı karşısında öz savunma konseptleri. Bundan sonra 25 Kasım’ı etraflıca tartışıp kararlaştırdığımız daha güçlü öz savunma konseptleri ile karşılayabilmeliyiz. 

Öz savunmasını güçlü yapan kadınlar devlet, asker-polis, DAİŞ-Boko Haram çeteleri, eş, sevgili, baba, kardeş eliyle katledilmeyi durdurabilir. DAİŞ’in elinde her gün bir cehennem azabı yaşayan Êzîdî ve diğer halklardan kadınlara, çocuklara, erkek ve devlet terörünün  katlettiği kadınları en anlamlı anmamız, öz savunmayı geliştirmektir. Yaşamda zayıf bıraktığımız, örgütsüz ve boş bıraktığımız alanları gözden geçirmekle başlayabiliriz. Anlam vermede mi zayıfız, kendimizi eğitelim. Politika üretmede mi zayıfız, toplumsal akla başvuralım, geniş platformlarda tartışma zeminleri açalım. Fiziki varlığımıza yönelik saldırılar karşısında mı boşluğumuz var bunu giderecek eğitimleri örgütleyelim. 

Kapitalist modernite; dini, felsefeyi, bilimi, toplumsal yaşamın her alanını, kültürleri kadın köleliğini derinleştirecek, erkek egemenliğini şahlandıracak tarzda sürekli kullanıyor. Buna karşı kadın bakışı ile dini, felsefeyi, eğitimi, sanatı ele alalım. Binlerce yıldır kadın kimliklerini-kadın doğasını vuran şiddet sarmalının kırıldığı noktalar çoğaldıkça bu sarmal sürekliliğini ve etkisini yitirecektir. Şiddet sarmalına karşı kadınların öz savunma konseptlerinin gelişip çoğalması ve yaşamsallaşması dileği ile kadınlara ve çocuklara karşı her türlü şiddeti lanetliyorum.