AKP iktidarının yıllarca Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesi demagojisini kullanarak çok da dikkat çekmeden yürüttüğü savaş ve kırım politikaları 7 Haziran seçim sürecinden günümüze açık bir faşizm ve saldırı furyasına dönüştü. AKP artık sessiz sedasız yürütülen kırım yerine biat etmeyen kimse kalmasın diye açıkça toplu ve tekil katliamlar ve tutuklamalar gerçekleştiriyor. Kürt siyasetinin en ılımlı isimlerinden biri olarak bilinen Tahir Elçi’nin güpe gündüz kameraların önünde katledilmesiyle de Kürtlere “sizin hakkınız ölüm” mesajı veriliyor. 7 Haziran seçim sürecinden en son Elçi cinayetine kadar gelişen süreç Erdoğan öncülüğünde AKP’nin geliştirdiği tüm politika ve katliamlar artık tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor ki Kürt’e reva görülen siyasi ve fiziki ölümdür. 

AKP hükümetinin 13 yıllık iktidar süreci incelenecek olursa aslında AKP’nin Kürt Özgürlük Hareketi ve Kürtlere karşı savaşını hiçbir zaman durdurmadığı görülecektir. Fakat bir yandan bu savaşı yürütürken bir yandan en yetkililerinin ağzından Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesine dair umut verici açıklamalar yapıldı.  En son 2013’de Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın başlattığı süreç ve AKP’yi 28 Şubat Dolmabahçe açıklamasına kadar getirmesi hem Türkiye, hem de Kürdistan halklarında büyük beklentiler yaratmıştı. Fakat her zaman olduğu gibi AKP iktidarının demogoji ve çakal politikası uyguladığının anlaşılması çok da uzun sürmedi. 7 Haziran seçim sürecinde HDP’nin seçimlere bağımsız adaylar şeklinde değil de parti olarak gireceğini açıklaması ardından Erdoğan ve AKP  gerçek yüzünü daha fazla açığa vurdu. O süreçte “Kürt sorunu da masa da yoktur” diyen Erdoğan ardından, Davutoğlu “Biz olmazsak doksanlı yıllara geri dönülür” biçiminde tehditlerde bulundu.

5 Nisan’dan itibaren Öcalan’ın HDP İmralı Heyeti’yle  görüşmeleri engellenerek tecrit koşulları daha da ağırlaştırıldı ve HDP hedef haline getirildi. Fakat tüm bunlar Kürtleri, aydınları ve sosyalistleri HDP etrafında daha fazla kenetledi ve AKP büyük hezimete uğratıldı. 

HDP ve demokratik güçler AKP’yi doğru analiz edemedi.

1 Kasım seçimleri ise tam bir AKP operasyonuydu. Her ne kadar seçim sonuçları ikili çıkmış; Türkiye’nin galibi AKP, Kürdistan’ın galibi HDP ve öz yönetim olsa da 1 Kasım seçim sonuçları önceden hazırlanmış bir operasyonun sonuçlarıydı. Bu noktada en temel hatalardan biri HDP ve demokratik güçlerin 7 Haziran meşru seçim sonuçlarını AKP gaspı karşısında savunamamaları ve bu seçim sonuçlarının yok sayılarak yeni bir seçim sürecine girilmesine engel olamamalarıydı. Evet, AKP ve teslim alınmış basın tarafından çok büyük bir baskı uygulandı. Adeta HDP’yi tehtitlerle, şantajlarla, kara propagandalarla kendi varlık ilkelerine ters bir köşeye yatırmak istediler. Yine iktidar partilerinden olan CHP’nin bu seçim gaspına tavır almaması, AKP ve HDP arasında makul partiye oynayarak 1 Kasım seçimlerine çok da hevesli yaklaşması da HDP’yi yalnız bırakan etkenlerdendi. AKP gerçeğini ve iktidar hırsını, bu uğurda yapmayacağı şey olmayacağını en iyi bilen HDP, sosyalistler ve Türkiyeli demokratlar 7 Haziran seçim sonuçlarını savunmalı, demokrasi mücadelesi öz yönetim alanları geliştirilerek ve savunularak yürütülmeliydi. 

1 Kasım seçimlerinden tek başına iktidar olarak çıkan AKP bugün Kürdistan’ın Bakur ve Rojava alanları, Medya Savunma Alanları ve Türkiye’deki tüm demokratik, sosyalist güçler ve kişilere karşı sürdürüyor. Erdoğan ve Davutoğlu’nun “Doksanlı yıllara geri dönülmesini mi istiyorsunuz?” söylemi pratikte hayat buluyor. Genelkurmay başkanının bile bazı gazetelerde örtülü bir biçimde “Tankların şehirlerde ne işi var” şeklinde eleştirdiği kirli bir savaş Kürdistan’da AKP çeteleri eliyle yürütülüyor. 12 Ağustos ve sonrasında öz yönetim ilanını gerçekleştiren Gever, Varto, Cizre, Nusaybin, Beytüşebap, Farqin, Lice, Bismil vb. ilçeler aylardır tanklarla, toplarla, kobralarla gerçekleştirilen saldırılara karşı direniyor.  

Bu ilçelerde AKP çetelerinin geliştirdiği tüm katliamlar karşında açlık ve susuzluğa rağmen geliştirilen direnişin başta BDP, HDP, DTK, HDK, demokratik sol çevreler, demokratlar ve aydınlar açısından iyi ve doğru okunması gerekiyor. Bu direnişler her ne kadar çok büyük direnişler olsa da bir ilçede sokağa çıkma yasağının ilan edilerek o ilçeye saldırılması, sonra buradan kaldırılıp başka bir ilçede aynı uygulama ve katliamların geliştirilmesi direnişlerin parçalı kaldığını yani öncü ve örgütlenme sorunları olduğunu gösteriyor. Bir ilçede halk direniyor, diğer Kürdistan şehirlerinde ise cılız tepkiler yükseliyor. Yine direniş var ama erzağından suyuna kadar altyapı oluşturulmamış. 

Şunu unutmamak gerekir ki Türkiye’de demokratikleşmeyi ve Kürt sorununun çözümünü sağlayacak olan parlemento değildir. BDP ve HDP’nin temel  hedefi Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesini geliştirmektir. 7 Haziran ve 1 Kasım seçim süreçleri de ortaya koymuştur ki Kürt sorunun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleştirilmesi ancak günümüzde gerçekleştirilen öz yönetim direnişini hatalardan ders çıkararak yaygınlaştırmak ve savunmaktan geçmektedir. Bu noktada başta BDP, HDP, DTK, HDK, Türkiye’li sosyalistler, demokratlar Kürdistan’da geliştirilen öz yönetim direnişini sahiplenmeli ve bu direniş etrafında çeper oluşturmalı. Bugün Farqîn’in, Nusaybin’in, Gever’in, Varto’nun, Cizre’nin, Silopi’nin direnişini Serhat, Bingöl, Erzurum hatta Türkiye metropollerindeki Kürtler, demokratlar, sosyalistler aydınlar gerçekleştirecekleri serhıldanları, öz yönetimleriyle sahiplenmeli. Bunun geliştirilmesinde en büyük sorumluluk ise bu konuda öncülük görevleri olan BDP, HDP, DTK, HDK’ye ait.