Şehirler asker ablukasında. Yerleşim yerleri tankla, topla bombalanıyor. Çatışmalar, ölümler, doğa katliamları gündemin baş köşesine oturmuş durumda. 

Ve direniş... Kürtler 7’den 70’e kadını ve erkeğiyle devlet terörüne direniyor. 

Bu savaşın insan kaybı, doğa tahribatı ve ekonomik külfeti çokça tartışılıyor; siyasal ve toplumsal sonuçları irdeleniyor. Daha ne kadar süreceği, nelere mal olacağı önemli bir konu ve haklı olarak birçok insan bu konuya kafa yoruyor ama olacakları kestirebilmek için var olanı doğru tanımlamak gerekiyor. 

Tablo şu; Kürdistan’da artık ikili bir otorite var: Devlet ve halk otoritesi!

Her iki otorite çatışma halinde. Devlet, tekçi rejimin sürdürülmesini istiyor, halk ise tekçi rejimle yönetilmek istemiyor.

Konu bu kadar net ve basit. 

İkinci önemli husus ise bu sorunun sadece Kürtlerin sorunu olmadığı gerçeği! Sadece Kürtler değil, Türkiye’deki bütün farklılıklar artık ret edildikleri, horlandıkları, dışlandıkları, yok sayıldıkları, haklarının gasp edildiği ve ötekileştirildikleri bir sistemde yaşamak istemiyor.

Bu kafaya Türkiye toplumu da öfkeli. Bu öfkeyi Gezi direnişinden biliyoruz. Şimdi asker ve polis aileleri bu öfkeye katılıyor. 

Kürdistan’da yoğunlaşan direniş bu anlamda sadece Kürdün değil Türkiye toplumunun tekçi zihniyete "artık yeter" demesi oluyor. 

Evet, PKK bu çatışmaların bir tarafı ama bu savaş esas olarak devletin bütün topluma karşı ilan ettiği bir savaş. Savaşı geliştiren AKP, direnen ise Türkiye halklarıdır. Çatışmanın bu karakteri gereği tüm Türkiye’ye yayılma potansiyeli var. 

Bazı çevrelerin PKK’ye yaptıkları çağrılardan, bahsettiğimiz gerçeği ya görmediklerini ya da görmek istemediklerini anlıyoruz. Savaşın devlet ile PKK arasında yaşandığını var sayıyorlar ama bu bir yanılgı. Bu savaş PKK’nin değil, kendi kendisini yönetmek isteyen halkın savaşıdır. PKK, bu halk iradesinin bir parçası sadece.

Savaş ve çatışma, halk iradesi ile halk iradesini "bölücülük" addeden köhnemiş zihniyet ve bu zihniyetin en insanlık dışı uygulayıcısı olan Saray ve çetesi arasındadır. 

Saray ve çetesine karşı mahallelerde, kentlerde ve ilçelerde direnen halktır. Bu gerçeği bazı liberal çevreler görmezden gelse de devlet bu gerçeği çok iyi görüyor. Kürt halkını kadın, çocuk, yaşlı, genç demeden sorgusuz sualsiz infaz ediyorlar. Valiler, "terörist vurduk" diyor sonra katledilenlerin fırıncı, inşaatçı, öğrenci, esnaf olduğu ortaya çıkıyor. Şehirler, ilçeler ve köyler havan toplarıyla, tankla, topla, otomatik silahlarla vuruluyor. Bu yetmezmiş gibi asker, daha fazlasını yapabilmek için yeni yetkiler ve "yasal" güvence istiyor. 

STK’ların, aydınların ve siyasetçilerin yaptığı ise bilançolar yayınlamayı, oluşan tahribatı ve insan kaybını not etmeyi aşmıyor.

Bir halk zulme karşı direniyor. Aydınlar ve siyasetçiler "tespit" yapıyor. Yapılan tespitlerin en alasını halk yapıyor zaten. "Kör göze parmak" misali olup bitenler ortada. O halde halkın öncülüğüne soyunanların tespit yapması değil çözüm geliştirmesi beklenir.

Çünkü Kürtler, Türkiye krizine müdahalede bulundu, çözümü dayatıyor. STK’ların, örgütlü güçlerin, siyasi partilerin bu süreçte attığı her adımın, her söylemin ve eylemin "büyük fotoğrafta" bir karşılığı olacaktır. 

Öz yönetim hamlesi öyle anlaşılıyor ki taktik veya sürecin tıkanmasından kaynaklı atılan spontane bir adım değil. Stratejik bir karaktere sahip ve Türkiye’nin demokratik dönüşümü ve yeniden inşası açısından çok önemli sonuçlar açığa çıkarma potansiyeli taşıyor. 

Şimdilerde her iki otorite çatışıyor ve devletin ikinci bir güç olarak "halk otoritesi"ni tanımamakta diretmesi durumunda "uzlaşma" ihtimalinden çok çatışmaların daha da büyüyeceği anlaşılıyor. 

Bunun siyasete yansımasının olması kaçınılmaz. Siyasi partiler de bu talep ve mücadele doğrultusunda tavır belirlemek durumunda kalacak. 

Erdoğan’ın muhtarlara "ya devletten yanasınız ya da PKK’den" sözü bu gerçeğin bir ifadesidir.

Evet, herkes tarafını belirlemek durumunda. 

İki taraf var. Ya ceberrut, zalim ve inkarcı devletin yanında olacaksınız ya da halkın.

Ya Kürtlerin ve halkların çığlığına kulak verecek ya da devletli siyasetin bir parçası olacaksınız. 

Bazı çevrelerden gelen anlaşılması zor bir talep de bunca zulüm yaşanırken, ülke ateş altındayken "seçim güvenliği için ateşkes yapılmalı" çağrısı... Halkın siyasetçisi, aydını, halk özgür bir yaşam için varını yoğunu ortaya koyarken seçimin derdine düşebilir mi? Halkın gündemi özgürlük olunca, halkın aydınının ve siyasetçisinin gündemi seçim olabilir mi?

Varsın olmasın!

Halkın gündemi özgürlük, devletin gündemi ise seçim...

Erdoğan, "7 Haziran’da yaşananların yaşanmaması için’’ asker ve polisin devreye gireceğini söylüyor. Peki 7 Haziran’da Erdoğan’ın hoşuna gitmeyen ne oldu? Bu sorunun tek bir yanıtının olduğunu dünya alem biliyor. HDP yüzde 13.1 oy aldı. Yani Erdoğan’ın istediği belli: HDP’nin barajın altında bırakılması. Peki bunu nasıl yapacak? Bu sorunun yanıtı da açık: Asker ve polisle.

Ayrıca 7 Haziran seçim sonuçlarını tanımayan Saray ve çetesi, zaten Kürtler ve demokrasi güçleri için parlamentoyu anlamsızlaştırdı. 1 Kasım’ın sonuçlarının Saray’ın haşmetlisinin hışmına uğramayacağını kim garanti edebilir?

Dolayısıyla demokratik siyasetten beklenen tutum, halkın iradesine uygun siyaset yapmaktır. Aksi durumda mücadeleyi geriye çeken veya liberalize eden tutumlar, devletin ekmeğine yağ sürmek anlamına gelir. 

Siyaset bu anlamda bir ayrışma sürecine giriyor. 

Kürtler çözümü artık devletten beklemeyi bıraktı ve kendi çözüm programları için kolları sıvadılar. Öz yönetimlerini ve öz savunmalarını her yerde inşa ediyorlar. Bu mücadelenin daha da yaygınlaşacağı anlaşılıyor. 

Demokratik öz yönetim konusunda sergilenecek tutumlar, bu bağlamda turnusol kağıdı işlevi görecektir. 

Evet seçim zamanı ama oy vermek için değil; mücadelede nerede durduğunu belirlemek için seçim zamanı.