Almanya’nın Yeşiller Partisi’nin Eşbaşkanı Cem Özdemir’le, Türkiye-Almanya ilişkilerini, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğunu, İlerleme Raporu’nu ve Kürt sorununa ilişkin son gelişmeleri konuştuk.

Türkiye’nin Kürt sorununun çözümü konusunda somut adımlar atması gereğine işaret eden Özdemir, “Bunları çözüme kavuşturmadan Türkiye hak ettiği yeri ne Avrupa’da ne de bölgede alabilir” dedi.


Son günlerin en fazla gündeme gelen meselelerinden biri, mülteciler. Almanya, bu konuyla ilgili Türkiye’yle de görüşmeler yapıyor. Siz Almanya’nın mülteci politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye ile görüşülmesi son derece doğal. Türkiye yıllardır, Lübnan ve Ürdün’ün yanında iki milyondan fazla sığınmacı ve mülteciyi ülkeye kabul ederek bu hususta en büyük yükü paylaşmış bir ülke. Sığınmacılar ve göçmenler meselesinde Türkiye’yle nasıl işbirliği yapılabilir, bu yükü tek başına taşımaması anlamında nasıl yardım edilebilir değerlendirmelerini yapmak, eşyanın doğası gereği. Lakin bunun hiç de ahlaki olmayan, günü kurtarma telaşı izlenimi yaratan pazarlık konusu haline getirilmesi doğru değil. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne bir gün tam üye olarak katılma isteği ve halihazırda hukuki bir zeminde yürüyen üyelik perspektifi, sığınmacılar ve göçmenler meselesine bağlanarak amaç ortaklığına dönüştürülmeye çalışılıyor. 

Sayın Merkel’in seçimler öncesi Türkiye’ye yapmış olduğu ziyaret öncesinde, bu ziyaretin yanlış anlaşılabileceği, yine de ziyaret edilecekse en azından Türkiye’de son dönemde yaşanan ve AB adayı bir ülkeye yakışmayan, demokrasiyi ve hukuku ayaklar altına alan uygulamaların konu edilmesi gerektiği hususunda kendisini uyardık. Lakin bütün uyarılara rağmen dışarıya yansıyan resim şu şekilde oluştu: “Biz insan hakları, düşünce özgürlüğü, basın özgürlüğü meselelerinde üç maymunu oynayıp her şey güllük gülistanlıkmış gibi olana bitene göz yumacağız, karşılığında ise Türkiye’den bu insanların Avrupa’ya gelmesini engellemesini bekleyeceğiz.”

Sığınmacılar ve göçmenler meselesinde halen bir yol haritası çizememiş AB’nin ve özelde Almanya’nın kendi sorumluluklarını Türkiye’ye taşımasını öngören pazarlıklara girişmesi kabul edilemez. Yardım diye haykıran İtalya ve Yunanistan’a zamanında destek verilmeyişinin bedelini ödüyoruz şimdi. 2 milyondan fazla sığınmacı ve göçmeni ülkesinde barındıran Türkiye’den de bu yükü tek başına üstlenmesi beklenmeyip, AB ülkelerinin de taşın altına ellerini koyması şart.

Avrupa Birliği’nin dış sınırlarında “hot spot” adı verilen sığınmacı ve göçmen kabul merkezlerinin kurularak, bu merkezlerde sığınmacıların kayıt altına alınması ve barınma, sağlık ihtiyaçlarının karşılanarak bir an önce Avrupa Birliği üyesi ülkelere dağıtımının sağlanması gerekli. Bütün bunlar yapılırken, halihazırda Türkiye’de geçici kabul statüsünde yaşayan bu insanların bir an önce toplumsal hayata ve iş hayatına katılımı, çocuklarının okula gitmesi ve Türkiye’de daha iyi şartlarda yaşayabilmesi hususunda da tabii ki Almanya üzerine düşeni yapmalı.


Bazı politik gözlemciler Türk hükümetinin Avrupa’ya sığınmacılar üzerinden baskı kurduğunu hatta şantaj yaptığını düşünüyor. Gerçekten Türkiye sığınmacılara ilişkin Almanya ve AB ile nasıl bir pazarlık yapıyor sizce?

İronik bir durum ile karşı karşıyayız. 2005 yılında Sayın Merkel, hükümeti bizden devraldığında, tam da bizim iktidarımız ile ivme kazanan ve başlamış olan müzakere görüşmeleri yürüyorken, üstelik Türkiye’deki reform süreci bu anlamda hız kazanmışken, “tam üyelik” yerine “imtiyazlı ortaklık” saçmalığından bahsetmiş ve yıllarca bu ısrarından vazgeçmemişti. Şimdiyse tam üyelik sürecinin hızlandırılabileceğinden söz ediyor. 

Schröder-Fischer ikilisinin tam aksine Türkiye’ye gerekli özeni göstermeyerek, Türkiye’yi ve Türkiye’de demokrasiden ve hukuktan yanan olan kesimleri yalnız bırakarak büyük bir hata yapmış oldu. Bugün sığınmacılar ve göçmenler meselesi, Avrupa Birliği’nin en önemli gündem maddesi haline gelmişken aniden üyelik müzakerelerinin akla gelmiş olması, işin gayriciddiyetini gösteriyor kanımca. Bana kalırsa Sayın Erdoğan sanki Türkiye’nin AB’ye girmesini çok arzuluyormuş ve Sayın Merkel de sanki Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi konusunda şansı varmış gibi davranıyor. Gerçek şu ki her ikisi de bunun gerçeklikten çok uzak olduğunu gayet iyi biliyor. Keşke açılması düşünülen hukuk ve temel haklarla ilgili fasıllar açılmış olsa... Merak ediyorum gerçekten. Keşke Ankara’nın tavrı ve AB üyeliğini ne kadar ciddiye aldığı ortaya çıksa...


Hukuk faslı derken..

23. fasıl olan ve yargı ve temel haklar başlığını taşıyan fasıl. Kuvvetler ayrılığı, yargının bağımsızlığı meseleleri. Buna bağlı olarak aynı zamanda basın hürriyeti meselesi de tabii. Bunlar tartışılıp iç hukuk düzenlemelerini zorunlu kıldıkça Ankara’nın tavrı da açık ve net görülecektir. Genel kanaatim, şu ara Avrupa Birliği açısından Türkiye’nin demokratikleşmesi çok da mühim değil. Daha elzem bir sorunları var çünkü. 

Türkiye ise çoktan yönünü, hedefini başka diyarlara çevirdi. Lakin yönünü çevirdiği ittifaklar tam bir hayal kırıklığı yarattı. Son örneği ise Rusya ile kurulmuş ittifakın Suriye’de dibe vurmasında görüldü. Sayın Putin, Suriye meselesinde hiç de Türkiye’ye sorma gereği duymadan kendi politikasını uyguluyor. Dolayısıyla Ankara’nın tek alternatifi var, o da Brüksel. Hakeza bu tek taraflı da değil. Bizim de güçlü ve demokratik bir Türkiye’ye her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var.


Neden?

Çünkü güçlü bir Türkiye bölge için büyük bir örnek teşkil edebilir. Bunun için ise demokratik ve hukuk devleti normlarına bağlı bir Türkiye şart. Bütün kesimleri kapsayan, tüm vatandaşlarını eşit yurttaş statüsünde sayan bir Türkiye ancak bölgede oynaması gereken rolü oynayabilir.


Sığınmacılar sorununu çözmek için Avrupa Birliği ülkelerinin, örneğin Almanya’nın Türk hükümetine yönelik eleştirilerini azaltması veya bazı şeyleri görmezden gelmesi söz konusu mu?

Bize göre yanlış. Bu hata geçmişte de yapıldı ve sonuç ortada. Sığınmacı ve mültecilerin sayısı her geçen yıl daha da arttı. Otoriter rejimlere göz yummak, mülteci sayısını azaltacağına tam tersine arttırıyor. Çıkarmamız gereken ders ortada. En başta, “Bu insanlar neden kaçıyor” sorusunu kendimize sormamız ve kaçış nedenleriyle ilgilenmemiz gerekiyor. Sınırlarımızı bir an önce nasıl kapatırız, girişleri nasıl engelleriz konusunda yarışacağımıza, asıl ana sorun olan Suriye’deki savaşa bir çözüm üretmemiz gerekiyor. Hem IŞİD ile kararlı bir şekilde mücadele etmemiz hem de Esad’ın kendi halkına karşı yürüttüğü savaşı bitirmemiz gerekiyor. 

Şu andan itibaren Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan ve İran dahil her ülkenin bu sorunu aşmak adına kendine göre bir strateji belirlemesi kolaycılığından vazgeçmesi ve BM çatısı altında ortak bir strateji üretilmesine, bir an önce Suriye’deki çatışmaların durdurulmasına ve ülkeye kalıcı barışın getirilmesine çalışılması gerekiyor. Türkiye bu anlamda maalesef son dönemde iyi bir performans gösteremedi. Bize göre uzun bir müddet öncelik sıralamasını da yanlış yaptı.Yıllardır sürdürdüğü yanlış Suriye politikası ve çoğu zaman göz yumduğu IŞİD’in yaptıkları ortadayken, IŞİD ile mücadele etmek yerine önceliğini IŞİD ile en çok ve en etkin mücadele yürüten Kürtlere yöneltti. Lakin Ankara’daki cumhuriyet tarihinin yüzlerce güzel canına mal olan en kanlı saldırısında da görüldü ki, IŞİD aynı zamanda Türkiye’nin en büyük sorunu idi. Nitekim artık Türkiye de IŞİD’in kapsama alanında.


AB ülkeleri, çözüme katkı sunmalı


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisi AKP, olağandışı koşullarda yapılan ve birçok hilenin karıştırıldığı iddia edilen 1 Kasım’da yüzde 49.4 oy aldı. Ancak savaşı tırmandıran bir politika izliyor. Basın özgürlüğü ciddi manada tehdit altında. İnsanlarda korku egemen. Siz Türkiye’nin yakın geleceğini nasıl görüyorsunuz? 

Bir önceki seçim inanılmaz bir fırsattı Türkiye için. HDP’nin  barajı aşarak meclise girmesi, farklı kesimlerin mecliste temsil hakkı bulması, Türkiyeli gayrimüslim vatandaşlardan tutun da çevreci harekete kadar tüm kesimlerin mecliste yer bulması ve en önemlisi kadın milletvekili sayısındaki ciddi artış, inanılmaz bir fırsat ve şans sundu Türkiye’ye. Maalesef bu değerlendirilemeyip tarihi bir fırsat kaçırıldı göz göre göre. Seçim sonuçlarından memnun kalmayan, istediğini alamayan ve şu an yaşadığımız sürecin sorumlusu sayılması gereken ise sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizatihi kendisi idi. 

Malumunuz artık seçimler geride kaldı. Yapılması gereken artık geleceğe, önümüze bakmak. Seçimler öncesinde de, sonrasında da Türkiye’nin kanayan, güncel sorunları belli. Çatışma ve şiddet ortamına devam ediliyor. En başta Kürt meselesi olmak üzere dağlar kadar sorun çözülmeyi bekliyor Türkiye’de. Sayın Erdoğan seçimi kazanmış olabilir lakin sorunları çözülmedi. Üstelik bu elzem sorunlar çözülmeden Türkiye’nin bir yere varması da mümkün değil. Askeri yöntemlerle bu işin çözülemeyeceğini söyleyen bizatihi kendisiydi. Tam da bu nedenle müzakereler başladı, çözüm süreci devreye girdi, Dolmabahçe Mutabakatı imzalandı. Dolayısıyla bir an önce masaya geri dönmek gerekiyor. Bunun için hem PKK’ye hem de devlete görev düşüyor. Bana kalırsa PKK’nin bir an önce tek taraflı ateşkes kararına geri dönmesi, silahları kalıcı olarak bırakması, bütün bunlar yapılırken devletin de üzerine düşeni yaparak operasyonlara son vermesi ve bu meselenin siyasi düzlemde çözülmesi adına daha önce atılması söz verilen adımları artık hayata geçirmesi gerekli. Her türlü yasağın, baskının kaldırılması, bilhassa Kürtlerin yaşadığı bölgelerde iki dilli eğitimin yolunun açılması, şehirlere ve köylere eski isimlerinin iade edilmesi, koruculuk sisteminin tamamen kaldırılması ve bir affın çıkarılması gibi konuların tekrar devlet gündemine alınması şarttır. Bunları çözüme kavuşturmadan Türkiye hak ettiği yeri ne Avrupa’da ne de bölgede alabilir.


Türk devleti, Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde Rojava’ya askeri müdahale planını dillendiriyor, bunun için destek arıyor. Siz bu plana nasıl bakıyorsunuz?

Buna ihtimal vermiyorum. ABD’nin de buna müsaade edeceğini düşünmüyorum. İyi niyetli olmaya, iyi niyetli kalmaya çalışıyorum. Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan insanlar ile sınırın öbür tarafında yaşayan insanlar, yüzyıllardır hep kardeşti, kardeş de kalacak. Sadece Türkmenler değil, Kürtler de, Araplar da, Êzîdîler de Türkiye insanın kardeşleridir. Türkiye, olaylara bu şekilde, bu pencereden bakabilirse bölgedeki sorunların çözümü kolaylaşacaktır. Kürtlerin Avrupa Birliği’ne, Batı’ya yönelen vizyonu da, Türkiye’nin AB üyeliği ile gerçekleşebilecek bir vizyon... Güneye bakıldığında bekleyen şey ise felaket. Hakeza Türkiye’nin seküler kalmasına bölgedeki Kürtlerin yapacağı katkılar çok büyük. Ortak bir geçmişe sahip ve ortak gelecek inşasına odaklı Türklerin ve Kürtlerin, menfaatleri de ortak diye düşünüyorum.


Neden AB ülkeleri, örneğin Almanya Kürt sorununun çözümünde taraflar arasında daha aktif bir rol almıyor? 

Bence almalı. Eğer çatışmaların sona erdirilmesinde ve çözüm sürecinin yeniden başlatılmasında üçüncü taraflara ihtiyaç duyuluyorsa, bu konuda da taşın altına eline sokmalı. Bunu her şeyden önce Türkiye’nin dost bir ülkesi olarak yapmalı.


Ama neden rol almıyor?

Burada Kürtler de biraz öz eleştiri yapmalı. 90’lı yıllarda kendilerini ateşe verme, otobanları trafiğe kapatma, televizyon binalarını işgal etme gibi eylemler Alman kamuoyunu halen meşgul eden ve akıllarda kalmış resimler. Geçmişte yapılan tüm bu eylemler faydadan çok zarar getirdi ve yanlış algılar yarattı. Ki bunların yanlış olduğunu bizatihi Kürt hareketinin önemli temsilcileri de kabul ediyor artık. Burada da şiarımız belli: Geçmişe odaklanmadan, geçmişin hatalarından ders çıkararak, ileriye bakmak gerekiyor. Biz güçlü bir Türkiye istiyorsak bu ancak Kürt meselesini çözmüş ve kalıcı barışı tesis etmiş bir Türkiye ile olabilir. Bütün görüşmelerimizde Türkiyeli dostlarımıza bunu anlatmalıyız.


Gerileme raporu!


Avrupa Birliği’nin Türkiye İlerleme Raporu’nu 1 Kasım seçimlerinden önce açıklamaması sizce tutarlı bir davranış mı? Bu Erdoğan’a destek olarak algılandı, ne düşünüyorsunuz? 

Kafaları karıştıran, raporda yer alan ifadelerden ziyade, her yıl düzenli olarak Ekim ayında çıkan raporun ne hikmetse bu yıl Kasım ayında yayınlanmış olması. İçeriğine baktığımızda ise şaşırtan ya da hiç beklemediğimiz tespitler yok. Komisyon, dünyayı yeniden keşfetmiş değil. Televizyon seyretmek, haberleri okumak bile yeterli, Türkiye’de olan biteni görebilmek için. Her ne kadar başlığı “İlerleme Raporu” olsa da içeriğine baktığımızda daha çok bir “gerileme raporu” olduğunu görüyoruz. Türkiye gerçekten Avrupa Birliği üyeliğine canla başla inanıyorsa -ki şüpheliyim- raporda eleştiri bulan hususları bir an önce uygulamaya geçirmeli ve AKP iktidarının ilk yıllarında olduğu gibi reform çabalarına geri dönmeli. Maalesef, son 15 yıllık iktidarları Türkiye’yi Avrupa’ya yakınlaştırmaktan ziyade aksine daha da uzaklaştırdı.


MÜLTECİ KRİZİ: Kapıları kapatmak çözmez


Paris’teki katliam, Müslüman göçmenlerin Avrupa’daki hayatını nasıl etkiler?

Paris’te gerçekleşen korkunç ve hepimizi derinden üzen terör saldırılarının bir amacı da toplum içinde korku ve huzursuzluk yaratarak bunun yaratacağı kutuplaşmadan medet ummak. Aynen 11 Eylül saldırıları sonrası süreçte ifade ettiğim gibi, bu saldırılardan sonra Avrupa’da yaşayan Müslümanları genel şüphe altında bırakmak ve burada yaşayan göçmenlere bu işin faturasını kesmek, takınılması gereken en son tavır. Paris saldırılarını yapanların da, beslendikleri IŞİD ideolojisinin de görmek, ulaşmak istediği bu. IŞİD, Müslümanlar ile Müslüman olmayanların bir arada var olabileceği zemini, birlikte yaşam iradesini ortadan kaldırmak istiyor. Bu acımasız nefrete ve teröre boyun eğmeyip inadına birlikte yaşamı savunmaya devam etmeliyiz. Hakeza bu saldırıları mülteci meselesinin bir retoriği haline getirmek de yanlış. IŞİD’den kaçan insanlara kapıları kapatmaya çalışmak, Avrupa’da onlara yeriniz yok demek Avrupa’nın değerlerine aykırı. Kapıları kapatmak çözüm değildir. Çözüm, mülteci krizine daha etkin bir yanıt vermekten geçer.


Fakat Fransa ve Almanya başta olmak üzere birçok ülkede göçe karşı daha radikal tedbirler alınması talebi, giderek güçleniyor...

Biliyorsunuz Fransa’da Ocak ayında Paris’i kana bulayan terör saldırıları sonrası “teröre karşı önlem paketi” adı altında güvenlik yasaları ağırlaştırılmış ve istihbarat birimlerine daha fazla kontrol imkanı tanınmıştı. Lakin görüldü ki gözü dönmüş ve bütün insanlığa tehdit haline gelmiş IŞİD’e tek başına güvenlik önlemlerini artırarak karşı koymak mümkün değil. Bunun yerine sorunun asıl kaynağına inilmeli ve IŞİD’in beslendiği ideolojik ve mali kaynakların ne olduğuna bakılmalı ve bunların engellenmesine çalışılmalı. IŞİD’le ve beslendiği ideolojiyle mücadele ederken Suudi Arabistan başta olmak üzere IŞİD’e yardım eden Körfez ülkeleriyle ittifak içinde olmaktan vazgeçilmeli. 


Yani Suriye krizine bulunacak çözüm, IŞİD gibi yapıları da etkisiz kılar, diyorsunuz...

Bu ve benzeri yapılar, kaostan ve ötekileştirmeden beslenen yapılar. Suriye krizine bulunacak bir siyasi çözüm, atılması gereken ilk adım. Ancak IŞİD zihniyetine karşı fiili emniyet dışında siyaseten, ideolojik bir mücadele de verilmesi gerekiyor. Şiddete karşı barışın diliyle, baskıya karşı özgürlüğün, barbarlığa karşı uygarlığın, köktendinciliğe karşı İslamiyet’in aynı zamanda birlikte yaşam ve hoşgörü dini olduğunun altını çizerek yanıt vermek gerekiyor. Bütün bunları yaparken Avrupa’daki çoğunluk toplumundan kendisini dışlanmış hisseden, işsizlik ve perspektif yoksunluğundan yorulmuş ve alternatif arayan Avrupalı genç müslüman ve göçmen nüfusun toplumsal hayata daha fazla katılımını nasıl sağlarız ve nasıl daha iyi bir gelecek perspektifi sunarız sorularını da bir kez daha kendimize sormamız gerekiyor. 


ERDAL ALIÇPINAR / GIESSEN