
Bunu söyleyen Başbakan en son yandaş gazeteci dostlarına „artık şehit haberlerini -yani asker ölümlerini- vermeyin“ dedi. Buna örnek olarak da Afganistan’ı gösterdi. Afganistan’da Ağustos ayında 170 NATO askerinin öldüğünü, ama bunu Avrupa basınının vermediğini vurguladı. Daha doğrusu Avrupa basınından bu ölümlerin gizlendiğini söyledi.
Türk Başbakan Tayyip Erdoğan yakında bu konuda yeni kararlara gideceklerini açıkladı. Bunun anlamı: basında fiili ya da resmi sansürün arttırılacağıdır. Buna neden ihtiyaç duyuyorlar? Anlaşılıyor ki asker ölümleri çok fazla. Bu, toplumda rahatsızlık yaratıyor. Basın bu ölümleri aslında biliyor. Belki vermiyor, ama fısıltı gazetesi çalışıyor. Hükümet bu konuda zorlanıyor. Bu nedenle basının bu konuya kulaklarını tıkmasını ve ölümlerin gizlenmesine yardımcı olmasını istiyor.
Ölümler o kadar fazla ki gizlenemiyor. Bu yüzden bir süre sonra gizlendiği ortaya çıkıyor. Geçen gün Türk basını HPG’nin devrimci operasyon dediği 28 Temmuz harekatındaki birkaç helikopterin düşüşünü itiraf etti. Bilindiği gibi Türk ordusu o helikopterlerin düşmesini gizlemişti ve ölen asker sayısını az vermişti. Geçen gün bu helikopterlerden birinde yaralı kurtulan pilot yüzbaşı ölünce Türk basınının bu konuda verdiği haber gizlenen bazı ölümleri açığa çıkardı. Basın, 28 Temmuz’da vurulan helikopterde 5 askerin öldüğünü ve pilotun da yaralandığını söyledi. Bu yaralı pilotun tüm müdahalelere rağmen kurtulamadığını haberleştirdi. HPG’nin 28 Temmuz’daki harekatında helikopterlerin düştüğü kabul edilmemişti. Daha sonra Başbakan „helikopter düştü diye yalan söylüyorlar“ diyerek bu kayıpları inkar etmişti. Ancak mızrak çuvala sığmıyor. Asker kayıpları o kadar fazla ki artık başbakan açıkça „bu asker kayıplarını gizleyelim“ talimatını veriyor. Nitekim başbakan „bu çağrım tüm basınadır“ diyerek talimatını net ortaya koymuştur.
Asker kayıplarını gizleme politikası AKP’nin savaştaki ısrarını gösteriyor. Çünkü asker kayıpları toplumca öğrenildikçe Kürt sorununun çözülmesi gerektiği yönündeki kamuoyu baskısı artıyor. Ne var ki AKP’nin bir çözüm politikası yok. Aksine tüm eski hükümetler gibi, 1990’lı yıllar gibi Kürt Özgürlük Hareketi’ni baskı ve şiddet yönetimini kullanarak tasfiye etmek istiyor. Bu nedenle asker ölümlerinin toplum tarafından bilinmesinden korkuyor.
Asker kayıplarını gizlemek tabii ki daha fazla askeri ölüme sürmek anlamına gelmektedir. Türk köylülerinin, emekçilerinin çocuğu mu eksilir! Zaten Erdoğan daha fazla çocuk yapın demiyor mu? Daha fazla çocuk, daha fazla asker demek! Savaş baronu Tayyip Erdoğan’ın çocuğa bakışı böyle. Ama bir Türk köylüsü yüzyıl önce Osmanlı paşalarına „bizim çocuk yapmamıza güvenerek savaşa girme“ dememiş midir? Bugün de Türk halkı AKP hükümeti tarafından çocuklarının savaşa sürülmesin istemiyor. Bu nedenle çocukları öldüğünde hakkımı helal etmiyorum, vatan sağ olsun demiyorum, diyorlar. Aslında bu sesler asker cenazelerinin çoğunda yükseliyor. Ne var ki kirli özel savaşın psikolojik savaş organları olan Türk basını bunları görmezlikten geliyor. Bir iki tane vatan sağ olsun diyenleri ekranlara yansıtıyor.
Savaşta ilk önce gerçekler ölür derler. Bu, en fazla da kirli özel savaş yürüten Türkiye için geçerlidir. Türk devleti Kürtlere karşı öyle kirli bir savaş yürütüyor ki, gerçeklerin özellikle ölmesini istiyor. Hatta tersyüz edilmesini dayatıyor.
Türk devleti Kürtlere karşı 90 yıldır bir özel savaş yürütüyor. Aslında Türkiye cumhuriyeti Kürtlere karşı özel savaş yürütmek için şekillenmiş bir devlettir. Bu açıdan Erdoğan’ın gerçekler ölmeli dayatması tabii ki yeni değildir. Erdoğan 90 yıldır sürdürülen özel savaşın, psikolojik savaşın daha da derinleştirilip kapsamlılaştırılarak sürdürülmesini istiyor. bu açıdan AKP hükümeti Türkiye tarihinin özel savaşı ve psikolojik savaşı en fazla derinleştiren ve kapsamlılaştıran hükümetidir. Önceki hükümetler kirli özel savaşın yarısını psikolojik savaş olarak yürütürken, AKP hükümeti bunu yüzde 80 ve 90’lara çıkarmıştır. Eskileri bu savaşı bazı yönleriyle açık yürütürken, AKP bu kültürel soykırımcı özel savaşı daha örtülü yürütmektedir. Bu açıdan eski hükümetlerden daha tehlikeli konumdadır. Çünkü gerçekler AKP hükümeti zamanında daha fazla öldürülmektedir.
Bugünkü basın 1990’lı yıllarındakinden daha fazla gerçekleri gizlerken, daha fazla psikolojik savaş organları haline gelmişken Başbakan’ın hala basına çatması, basının hiçbir gerçeği yazmamasını istemesi ne kadar kötü zihniyetli olduğunu kanıtlar. Eğer basın 1990’lı yıllar gibi çarpıtarak da olsa gerçeği verirse, yani savaşın boyutlarını fazla gizlemeden verirse AKP hükümetinin çözümsüz politikaları çökecektir. Belki gazeteciler 1990’lı yıllarda öldürülüyordu, ama araştırılırsa 1990’lı yıllarda gerçekler yine de şu veyahut da bu düzeyde ortaya konuluyordu. Özgür Gündem’in o yıllarda gerçekleri ortaya koyma düzeyi bunun kanıtıdır.
Belki 1990’lı yıllarda toplumda bu kadar sorunu çözme eğilimi yoktu. Hükümetlere böyle bir basınç yapılmıyordu, Ancak şimdi savaş şiddetlendikçe Türkiye toplumu bu savaşın bitmesini istiyor. Çocuklarının bir hiç uğruna ölmesini istemiyor. İşte AKP’nin basın üzerinde baskı yaparak ortaya çıkmasını istemediği gerçek budur.
Türk anaları ve babaları süren kirli savaşın bir vatan savunması olmadığını biliyor. AKP’nin ve diğerlerinin şovenizmi kışkırtarak yaratılan şovenist duygulara seslenerek kendilerini iktidarda tutmak istediğini görüyor. Bu nedenlerle artık bu savaşı kendi savaşı olarak görmüyor. Aslında toplum siyasiler ve basın tarafından manipüle edilmezse, şovenizm kışkırtılmazsa daha yüksek sesle demokratik çözüm istenecektir. Savaşın bitmesini, Kürtlerin haklarını tanıyan bir adil barış olmasını dayatacaktır. Başbakan her ne kadar basını baskı altına alarak bu durumun ortaya çıkmasını engellemeye çalışsa da, bunu uzun süre sürdürmesi zordur. Bu savaş bir süre daha sürerse toplumsal patlamalar ortaya çıkacaktır. Nitekim şimdiden toplumun tahammülü kalmamıştır denilirken toplumdaki bu ruh hali ortaya konulmaktadır.
Cemil Çiçek’in son milli mutabakat çağrısı da aslında bu toplumsal ruh halinin devlet katında Çiçek şahsında dışa vurumudur. Tabii burada sorunu çözerek bu durumdan kurtulmak değil de, ezerek kurtulmak hedefleniyor. Milli mutabakat sağlayalım, bu sorunu hal edelim deniliyor. AKP hükümeti bu çağrıyı kendi hükümetlerinin zaaf içinde gösterilmesi olarak ele aldı. Sanki hükümet çaresiz kalmış da Cemil Çiçek devreye girmiş gibi bir algı ortaya çıktı. Bu, hükümeti öfkelendirdi. Biz teröre karşı her şeyi yapıyoruz, ezmek için tüm gayreti gösteriyoruz; bu nedenle hükümeti bunları yapmıyormuş gibi göstermeyi kabul edemeyiz dedi ve Cemil Çiçek’e tepki gösterdi.
Doğrudur, hükümet ezmek için çok çaba gösteriyor. Bir zamanlar ABD’nin Vietnam’da yaptığı gibi daha fazla ölüm, daha fazla tutuklama, daha fazla baskı diyor. Ancak sonuç ortadadır. Hükümet başarısızdır. Olmamış, hayali büyük eylemlerin önlendiğinden söz edilse de gerçek böyle değildir. Kürtler giderek daha fazla devletten kopmaktadır. Toplum da devlet de mevcut durumdan memnun değildir. Hükümet, bu konuda çözüm gücü olmayınca, toplumda ciddi hoşnutsuzluklar yaşanınca Cemil Çiçek devletin sesi olarak kendini ortaya atmıştır. Devlet olarak mevcut gidişattan hoşnutsuzdur. Eğer bu gidişatın önü alınmazsa Türkiye toplumundaki hoşnutsuzluk mevcut devletin başına patlayacaktır. Bunun sonucu da Kürt halkının demokratik mücadelesiyle Türkiye halkının demokratik çözüm eğilimi birleşecek; sonuçta Türkiye demokratikleşerek mevcut siyasal elit tarih sahnesinden çekilecektir. İşte Cemil Çiçek bu korkuyu hissedip mevcut siyasi elitlere mutabakat çağrısı yapmıştır.
M. DELİLA