Bir F Ee çünkü çok haklı. „Kültürümüz û kültürümüz“ diye tutturmasını çok biliyoruz da işin içine „maddi ve manevi değerler bütünü“ girince bir soru işareti ile öyle öksüz ortalıkta dolanıyoruz. Uygarlık yaratısındaki dünden bugüne yolculuğumuzu maddi unsurlar üzerinden en iyi yaşatan pekala mekanlar olabilir. Kişi ve mekan arasındaki o bağın oluşturduğu manevi kimya ise çok çetrefilli. Çok boyutlu bir mesele... Çünkü Sanjoy Mazumdar’ın öne sürdüğü „işlevsel ihtiyaçları olduğu kadar daha derin duygusal, sembolik ve bağlanma ihtiyaçlarını karşılayan anlamlı mekanların yaratılmasının ve sürdürülmesinin, topluluk kurmanın ve yüksek kaliteli bir yaşama sahip olmanın bir parçası olduğunu ve insanlar için önem taşıdığı“ uyarısı var. Onu dikkate alarak boynumuz kıldan ince derdimi anlatma taraftarıyım.
Çinli bilim insanı ve coğrafyacı Yi Fi Tuan, mekan ve yer kavramlarına kafayı takmakla kalmayıp bu konuda eser vermiş biri. Kendisi der ki „Mekan özgürlüktür.“ Yani sağdan sağdan gelerek „Coğrafya kaderdir“ diyen Napolyan’a kur yapıyor. Mekanın özgürlük oluşu hususunda hemfikirim. Burada amacım özgürlüğün mekansal görecesine girmek değil. Eğer kent yoksulluk haritalarını inceleme şansınız olursa ana hususlardan biri de „mekan“dır. Mekanın bir insanın yaşamını ne derece etkilediğini ve temelden sarstığını, görünmez bir düşman olduğunu en iyi yoksulların dünyasında görebilirsiniz. 2006 yılındaki Radikal gazetesinin bir manşeti „Yoksulluğu gel de Diyarbakır’da gör“ idi. Örneğin öğreniyoruz ki, Fatihpaşa Mahallesi’nde genelde tek göz odalardan oluşan bir ‘hanede’ yaşayan insan sayısı 20’yi buluyor. 1301 hanenin 1.117’si tek odalı ‘konutta’ yaşarken, göçün yarattığı Gürdoğan’da 1120 hanenin 1012’si iki odadan oluşan ‘evde’ barınıyor. Burada, hane başına ortalama nüfus 7.1 kişi. Mahallede nüfusu 30 kişiye ulaşan haneye rastlamak mümkün. İşte bu tek odalı mekanlara elinden alınmış özgürlüğü ile sığdırılan hayatların önünden çokça geçiyoruz. Yani mesele aslında Avrupa’dan elinde Canon ve pixseli, çözünürlüğü bol makinası ile gelip bir iki foto çekince her şey şirinleşmiyor. O fotolara yansıyan şey Kürdistan’ın masumiyeti olmuyor. Çünkü hikaye biraz daha geride...

O halde az geriye gidelim

Thomas Moore, Sanayi Devrimi’nin kentleşme üzerindeki etkilerini, „Koyunlar insanları yedi“ sözleri ile açıklar. Tersten bir okuma yaptığımızda, bize bunun günümüzde şiddetle devam eden bir realite olduğunu söylüyor. Söylemekle kalmıyor, „insan-mekan-aidiyet“ üçgeninin rahatsız eden köşelerine sokuyor. Biz derken geneli kapsayacak şekilde söylüyorum. Çünkü kırda yaşam sürdürenin de, kentte doğup büyüyen bireyin de bağımsız gibi görünen ama bağımlı sorunlar ağı var. Sanayi Devrimi ile beraber „koyunlaşan insanın“ haline Charlie Chaplin ‘The Modern Times’ (Modern Zamanlar) filminin açılış sahnesi ile çok iyi gönderme yapar. Sürü ile koyun bir kapıdan çıkar. Sıradışı bir sahne olarak öylece kalır. Daha sonra filmin herhangi bir yerinde bu sahneye dair tek ize rastlanmaz. Ama mesaj verilmiştir. Bu mesajından ötürü Chaplin’e Amerika yasağı gelir.
Açıkçası sakini olduğum Amed’in ortalık yerinde iki ayaklı koyunlar birbirini yerken, normal koyunlara dair emareler çok az. Ortalıkta yoklar. Biz de oturmuş ciğer yiyoruz. Eğer ileride adıma bir aforizma olarak kullanmak isteyen olursa Özgür Moore „İnsanlar ciğeri yedi“ şeklinde bir yere not edin lütfen. Çünkü ciğer meselesi artık sınıfsal bir olay bu kentte. Daha dün proleter abilerimizin yorgunluk sonrası en ucuz diye yediği ekmek arası iken, bugün katlı yapılarda, lüks arabaların parkı, iki kilolu gözlüklerden taşıyan ve kenti sadece gazi köşkünden ibaret sanan ahalinin koşuşturmacasının öznesi olup çıktı. „Ayy ciğer keyfi“ denen bir burjuva şımarıklığının kültür taşıyıcısı bir kesim var artık... Buradan siz dostlara seslenmek istiyorum: Ciğer bu değil!
Hazır seslenmişken ses edilmesi gereken bir iki konuya daha girelim. Yaşar Kemal’ın yıllar evvel bir Amed tespiti vardı. „Kent ikiye ayrılır. Sur içi ve dışı“ diye. Sizi şöyle az sur dışına alabilir miyim? Evet evet! Balıkçılarbaşı’nın sonunda yer alan Çarşiya Şewitî’nin (Şewitî Kollekşın) az sağına dönün. Sokaklara dalalım. Bazalt taşların ve dar kuçelerin arasında, kapı önünde pipisi açıkta bir küçüğün Newroz öncesi akın edecek onlarca Kürdün kadrajına ve profillerine girecek olmasının öngörüsünü yapıp öylece dengbêj evine girelim. Şimdi siz oturun az burada ben surlara gideceğim. Keçi Burcu’nun en uç noktasına gitmem lazım.
O uç noktadan baktığımız da aslında iki büyük dram var. Birincisi önünüzde uzanan Hevsel Bahçeleri’nin içinden yılan gibi kıvrılan ve bulabildiği yola ağıdını da yakarak süzüp giden Dicle’nin kurumuş gözleri, yatakları var. Barajlarla tecavüz edildiğini biliyor o da. Sanki Amed’e çaktırmak istemiyor ve tarihi borcunu vermemiş gibi görünmeden ağaçlar arasından öylece yol alır. İkinci ve asıl dram ise kentin dokusuna, ruhuna, kültürüne küfür gibi duran o kırklar meclisinin de şah damarı „Kırklar Dağı“na oturtulan binalardır. Geçen yıl yapımına başlanan inşaat surlara baka baka yükseliyor. Buradaki asıl sıkıntı şu: O inşaatta oturan insanlar yarın ertesi gün onların göz zevkine „yamuk“ gelebilecek Sur dibi yaşamlarını istemeyecek. Bunun bir adım sonrası ‘kentsel dönüşüm’ olacağını hatırlatmama gerek yok. Hevsel’de oturmak isteyecek ve binalar o bahçede de yükselecek. Surun dibine fakirliğin bir simgesi olarak yapışan o yaşamlar otomatik bir gettolaşma sürecine girecek.
Amed ve kültürünün modernizm ile dansı bununla da sınırlı değil. Şehrin diğer yakasında binalar tüm ihtişamı ile yükseliyor. Diclekent-Metropol bölümü artık durdurulamaz yeni bir kent durumunda. Taşlar üst üste oturup lüks reklamlar ile pazarlanırken modern şehrin geleneksel doku ile bağı da haliyle zayıflıyor. Yeni bir kültür ve sosyalite inşaasına da tanıklık ettiriliyoruz. Sitelerin kapılarında onlarca özel güvenlik. Bu bölgedeki binaların yüksek güvenlik merakı Amed’in „La Zona“sıdır. Filmi izleyenler hatırlayacaktır, koca bir yoksul mahallesinin ortasında yüksek duvar ve teller, kameralarla yapılmış apayrı bir zengin dünyası. Onları bir araya getiren şey ise bir cinayet oluyordu. Amed’in yeni kimliği de bir nevi cinayete davetiyedir. Çünkü insanlar birbirinden uzaklaştırıldı. Bireysellik arttı Amed’de. Kültür çatışmasına yer yer gebeyiz.
Yani artık kuçe başında bekleyen Qirix abêler yok. Aç ve ölmek istemeyen hırsızlar var. Yaşlıların deyimi ile kaşmerleşmiş bir gençliğin ardında bıraktığı çöplükte sırasını bekleyen nice genç var. „Ne olmuş bu gençliğe?“ serzenişlerinin altının doldurulmadığı Bağlar Koşuyolu’nun gizli sokaklarında rap müziği ile herkese ve her şeye küfür eden, yanı başındaki sokakta gaz yiyen annesinden habersiz bir gençlik var. Birkaç metre ötesinde sanat sokağında teori parçalayan nice abêleri de onlardan habersiz. Yani ortam eşit, her şey cool! Hadi itiraf edelim, her cümlemize „eskiden“ diye başlamanın da trajik bir yarasını içimizde taşıyoruz. Oysa daha yaşımız ne ki? Eskiden ve yeniden ortak tek şey kalan yemekler sanırım. Kültürel bir bilişsel yük taşıyıcısıyız. Gizliden ya da açıktan fark etmiyor çok... George Simmel metropollerin zihinsel kodları üzerine bir makalesinde iyi özet geçiyor aslında. Der ki: „Karşıdan karşıya caddenin her geçilmesiyle, ekonomik ve sosyal yaşamın, çalışma yaşamının temposuyla ve çoğulluğuyla kent, zihinsel yaşamın duyusal kurumları açısından, kasaba ve kır yaşantısıyla derin bir karşıtlık oluşturur.“ Bu karşıtlık/lar Amed’in artık her yerinde... Farkında olmadığımız ve ters taraftan cereyan eden „social tuning“ denilen sosyal uyumun içine çekiliyoruz.
Peki, bu şehrin kültürel dokusunu başka şehirler ile karşılaştırdığımızda farklı olan ne var? Tüm şehirlerin ortak bir geçmişi var genelde. Oluşum ve gelişimleri, üzerindeki insanlarla iletişimi ve bürünülen kimlikler benzer. Fakat bazı şeyleri o kentin aidiyeti farklı insanları değiştirir ve o kente armağan eder. Bu Amed için direniş kültüründen başka bir şey değildir. Kültürüne eklemlediği ve kurgusal olmayan hayati bir damardır bu mesele. Bu direniş kültürü Amed şehrini az Karl Marx’çı yapar. Karl Marx, devrimin itici gücünü kent işçisinde, yani kentlerde görmüştü. Kentsel yapıyı da „Doğadan gitgide özerkleşen varlığımız“ olarak ifade ediyordu. Amed’in bu yönü sürekli güncel ve sıcak. Sürekli bir beklenti var bu yönde... Ama bu noktada es geçilen bir şey var. Doğadan uzaklaşan, taş ve AVM’ler arasında sıkışıp kalan, yüksek binalara çektirilen bizlerin kaçamayacağı bir „yabancılaşma“ doğuyor. Kendine dönük özerkleşen varlık, yabancılaşma ile de geçinmek zorunda kalan bahtsız bir bedevi değil de nedir!
Amed’in eski kültürüne eklemlediğimiz o „şirin“ yapısı şimdi bazı sokaklarda şive ve birer duvar yazısı olarak kaldı. Kürtçeden gittikçe uzaklaşan bir şehir ruhu her tarafı sarmış durumda. Bu dilden uzaklığın kendinden uzaklığa denk gelen parametrelerinin doğurduğu travmalar ise bambaşka bir kültürel şok mevzusu. Parlak camlı binaların içini göremiyorsunuz ama onlar sizi görebiliyor. Yepyeni yollar yapılırken yoksul ve zenginin de arasındaki çizgi olarak yerini alıyor. Paris’te ilk yapılan asfaltın banliyö ve burjuvayı birbirinden ayıran, çatışmayı bitiren o yollardan Amed de nasibini başka şekillerde alıyor. İnsan sayısına denk düşen otomobil sayısı ile trafiğin tadını doya doya yaşıyoruz.

Şimdi başa dönelim

Bir Alman sözü, „Kent havası insanı özgür kılar“ diyor. Eğer „hava“yı reflektif bir argüman olarak anlayıp meseleyi de ontolojik olarak algılayıp özgürlükten dem vuracaksak Amed’in havası için ölecek milyonlar var. „Her şeye rağmen“cilerden biri olarak bu kentin kültürel kodlarının neye denk geldiğini anlatamam. Gücüm yetmez, bu psikanalist bir mesele.
Sadece bir sokağında yürümenin ya da sur dibi içilecek bir çayın verdiği sarsılmaz bir inanç tazelemesi var. Bazı kentlerin daha başka bir özelliği de şu: Siz onu bıraksanız bile o sizi bırakmaz. Amed bunu başaran ender yerlerden biri.
Kendine has genetik şifreleri ile düzensiz bir evrim geçiren bu kent, kaosun da başkentidir. Bilinci ve kimliği de bu kaosta gizlidir.

seyhmusdiken@gmail.com