- Where are you from? (Nereden geliyorsun?)
- I’m from Iraq, Kurdistan... (Irak’tan, Kürdistan’dan)
Filmin iki başkahramanı (Bilal ve Simon) arasında geçen bu diyalog, filmden  aklımda kalan en masumane replik.
Kürt sinemasına dair filmleri görünce ve hele de her yıl yeni yeni şeylerin üretimine tanık olunca, insan bazı şeylere karşı duygusal tepki vermekten kendini alamıyor. Ben de Kürt sineması konusunda biraz duygusalım. Yeni her şey beni derbeder eder. Ondandır bu repliğe sempatim. Bir Fransız filmi olan ve filmin konusunu Kürtlere atfeden yönetmen Philippe Lioret’in filminde kullandığı Kürdistan sözcüğü beni mini bir voltajda çarpıp hüzünlendirip düşündürttü.
 
Mülteci yasayı değiştiren bir Kürt filmi…
Şu an IMDB sitesinde 7.5/10 gibi bir puanla iyiye işaret eden Welcome filmi; Kürt temalı bir filmdir. Fransız yapımı ve aynı zamanda dört dilli bir film. 2009 yılında gösterime girdi. Hatırlıyorum da, ses getirmeye başladığı zaman Milliyet gazetesi de hemen durumdan pay çıkartıp 3 Mart 2009 tarihinde “Fransa’nın konuştuğu filmin başrolünde bir Türk var” başlığını döşemişti sevgili okuyucularına.
Detayı okuduğunuzda zaten filmi Türk yapımı zannediyordunuz. Oysa filmin Türkçe kısmıyla övünenler sadece iki üç replikten ibaret olan Türkçe repliklerin de “küfür” olmasını ya da “Türkiye” bahsi geçilen sahnelerin  inceden verip veriştirdiğini nasıl da es geçtiler anlamadım. Sinemanın politik dilini kendine malzeme etmeyi pek bi seven medya/mız bu ayrıntıyı es geçmişti.
* * *
Filmin konusu sağ gösterip üstten dirsek darbesi vuran bir tarz. Klasik soldan vuruşa pay vermemiş sayın Lioret. Çok da iyi etmiş.
Önümüze bir fotoğraf koymuş. Bulanık bir fotoğraf bu. Üzerinde farklı renk ve tattan insanlar var. Yan yanalar. Ve fotoğrafın sağına soluna da farklı dillerde notlar iliştirilmiş. Bize kalan ise, bu notların ne anlatıyor olabileceğini tahmin etmek. Zor değil, çünkü anlamlandırabiliyoruz. Parçaları birleştirebiliyoruz.
Sinemasal anlatım için klasik bir söylem vardır. Denir ki, sinema görsel olarak hikayeyi anlatabilme gücüdür-sanatıdır. Seyirci sessiz görüntülerden filmi anlayabiliyorsa, o yapım amacına ulaşmıştır.
Bu açıdan değerlendirdiğimiz zaman kanımca sorun yok. En azından altyazısız izlediğim ve anlamadığım Fransızca kısımları için düz mantıktan bu kanıya kendi çapımda vardım. Dizebiliyorsunuz parçacıkları.
İki Kürdün aşkı üzerinden çağımızın güncel müptelası, hele de Kürdün şaşmaz kaderinin halkalarından olan “mülteciliği” de anlatan film, bu yönü ile de Fransa’da bir tartışma yaratmakla beraber bir ilke imza attı.
Film, Fransız parlamentosunda özel bir gösterimle vekillere gösterildi. Bunda, yönetmenin “Kendimi sanki, 1943 yılında birinin, bir Yahudi’yi barınağında saklamasını konu alan bir hikaye anlatmış gibi hissediyorum” şeklinde verdiği bir demeç etkili olmuş. Demece kızan dönemin Fransa Göç Bakanı Eric Besson ile yönetmen arasında çıkan polemik büyüyünce, film için de çok iyi bir şans, mesajı iletmek ve en azından bu sorunu tartışmak için bir zemin doğuyor. (Eric Besson’un akla zarar uygulamaları için bkz: http://goo.gl/vFrsv) Yönetmen Lioret ise bu durumu iyi değerlendirip gol atıyor. Zira yasayı değiştiren bir filmden bahsediyoruz.
Filmin yan kurgularından olan bu konunun irdelenmesi, filmde de bariz ve bazı yerlerde alttan verilmiş. Örneğin Türkiye sınırı için Bilal’ın anlattığı şeyler realitenin öz alt kümesi niteliğinde. Yine medeniyeti ile övünen Fransa’da bir mültecinin aslında bir “köpek” kadar değeri olmadığı mesajını, Bilal ve arkadaşının Simon’un evine ilk gittikleri zaman karşılaştıkları komşularının köpeği ile kameraya girmesinden anlayabiliyoruz. Zaten bu komşu nezdinde “Hoş geldiniz” ironisinin de canlı tanığı oluyoruz. Her hoş geldiniz sevince işaret değildir, samimi değildir. Filmin de adı bu olurken sanki “American dream” olgusuna el sallıyor.
Yine dışardan hoş geldiniz diyenlerin aslında içte tahammül göstermediğini  soğukkanlı tipik Fransız komşumuz, mülteci gençleri şikâyet ederek gösteriyor bize.
 
Bilal’ın aşkı… Ve anlattıkları!
Irak’tan göç edip Türkiye üzerinden geçtiğinde yakalanıp ve başına çuval geçirilip kötü muameleye maruz kalan Bilal’ın sevdiği kız Mina, ailesi ile Londra’da kalıyor. Bilal’ın de amacı, sevdiğine kavuşmak. Fakat ilegal yollardan yeltense de, her seferinde bir sorun çıkıyor.
Yeni bir çare bulmakta gecikmez. Londra’ya gitmek için 40 km’lik kanalı yüzerek geçmeye karar verir. Bunun için bir yüzme kursuna kayıt olur. Orada tanıştığı yüzme hocası Simon ise, ailevi sorunlar yaşayan ve ilişkisine pek güç veremeyen, çekimi sağlam yapamayan bir ruh haline sahip biri. Bilal’ın niyetini anladığı vakit ve onunla sohbetini-dostluğunu geliştirdikçe,  aşka değer vermenin de nasıl bir şey olduğunu, sevgi bağının gücünün nelere muktedir olduğunu daha iyi anlar. Kısaca mülteci Bilal, Simon için gizli ve içten içe bir öğretici haline geliyor. Asıl hocalık rollerinin değiştiği yer de burasıdır.
- - Spoiler içerir - -
Bilal’ın duruşu klasik Kürt gencinin duruşu gibi görünse de yer yer değişmeler olduğunu görebiliyoruz. Sanırım yönetmenin de bu noktada karaktere müdahalesi ve kafasındaki “Kürt imajından” dilimler eklemesi böyle bir durumu ve anlatıyı ortaya çıkarmış. Bildiğini okuyan, içine kapanık gibi dursa da hayalleri olan ve direngen bir imaj çiziyor. Kürdün sertvari yüzünü de içine akıtıyor çoğu repliğinde. Kısa ve özce…
Sevdiği kızın evleneceğini duyduğunda da zamanın darlığına yenik düşen Bilal, kendini sulara atar ve yüzmeye başlar. Londra sınırına varmak ister kulaç ata ata!
Bizi hüzünlü bir finale sokan yönetmen doğru olanı yapıyor ve kavuşmalarına ramak kala bu işlerin çok da kolay olmadığını Bilal şahsında  olayı aşktan kopararak hayatın belki de politik, az askeri, az insani olmayan, az kapitalist ve az da yıkıcı yüzüne çeviriyor kadrajı.
Kıyı görünür; ama sahil güvenlik de Bilal’ı görmüştür. Ve Bilal onlardan kurtulmak için kendini suyun dibine atar.
Cesedi çıkar…
Belki de o su bir bölgeyi ve suya dalmak zorunda kalan Bilal da halkın büyük bir kesiminin yüzüdür. Ölümü onların her gün yaşadığıdır.
Sürgüne giden her insan arkasında bir hikâye bırakmıyor mu? Aşkını, ailesini, çocukluğunu, çocuklarını… Hepsi yitip gidiyor.. Suya dalıp ölü çıkan Bilal da aslında başta Kürt diasporası olmak üzere diğer tüm halkların yaşadığı durumun sadece bir özetidir.
Herkes yeni bir dünyaya dalıyor ve bu dünya onları yutuyor. Hükümetler de sahil güvenlik misali onlara ket vuran politikalar üretmekten vazgeçmiyor.
Oysa en genel itibari ile mesele, bir “insanlık” maskesi altında yapılan “daha onurlu bir yaşam” için yaşama…
- - Spoiler içerir - -
* * *
Peki, bu insanların umutları? Her şey bitti mi?
Hayır…
Bilal’ın biten ama Simon’un yeni başlayan hayatı o umudun doğurduğu bir yavrudur. Ve büyüyecek olan bu umut yeni insanları yeni kıyılara sürükleyecek. Bazıları ölüme “Welcome” diyecek… Bazıları yeni bir yaşama…