Yazacak o kadar çok şey var ki, hangisine kalem oynatayım diye düşünmeye başlayınca kaleminiz çakılıp kalıyor bomboş kağıdın üzerine, prangalı bir mahkum gibi. Eli vicdanında Türkiyeli bir gazeteci için haber çok. İşyerlerinde devlet desteğiyle işlenen işçi katliamları ya da artık gazete sayfalarında bile sıradanlaşan kadın cinayetleri; yolsuzluk dosyalarının yanı sıra, insanlık suçu olarak tanımlanan işkence suçlarının da zaman aşımı bahanesiyle sıfırlanması. Ve devletin, sermayenin ve korkunun sansürüyle, haber bolluğu içinde yaşanan bu anlamlı kısırlık.

Hadi günceli bir yana bırakalım da tarih üzerine yazalım diyelim: 11 Eylül 1973’de, seçilerek gelmiş Şili Başkanı Salvador Allende’nin iktidarına karşı ordunun ve emperyalist tekelci burjuvazinin kanlı darbesini yazmaya kalksak; Başkan Allende’nin bu darbeye karşı direnerek öldüğünü anlatsak, gözümüzün yaşını döksek ak kağıt üstüne; stadyumlara doldurulmuş insanların ve devrimci şairlerin, devrimci sanatçıların, devrimci aydınların katledilmesini hatırlatsak tek tek. Aklımza gelmez mi Victor Jara’nın ellerini kırılarak gitarını boğanların, duygudan yoksun ekonomik gelişmeye ilişkin istatistik rakamlarının arkasına saklanmaları.
"ABD’de de 11 Eylül 2001’de yıkılan İkiz Kuleler’in tozu bile kalkmamışken dünya üzerinden henüz, IŞİD yazmaya gerek var mı?" demeyin. Elbette gerek var ve hep gerekli olacak. Çünkü dilimizi keserek sesimizi; elimizi kırarak gitarımızı ve ekranımızı karartarak bilincimizi tüketmek istiyorlar.
Şimdi 650 bin kişinin gözaltına alındığı. 230 bin kişinin yargılandığı 12 Eylül’ü anlatmaya kalksam, "yine mi bu konu" diyeceksiniz. 124 idam cezasının Askeri Yargıtay tarafından onaylandığı; 50 kişinin idam edildiği ve 229 kişinin gözaltında ya da hapishanelerde, "doğal olmayan" ölüm etiketiyle gömüldüğü bir askeri darbeden söz etsem…
Tamam, "hepsi geride kalsın ve bir daha tekrarlanmasın" desem belki hoşunuza gidecek, başını kuma gömmüş bir devekuşu mutluluğunu yaşayarak.
Şengal, Rojava, Kobanê, ve Ortadoğu’nun bütün çocukları IŞİD cellatlarının tehdidini yaşarken bıçak altındaki bir koyunun titremesiyle; ve kan izinde sürgün yollarında ayaz gecelerde böceği ota katık yapıp karnını doyurmaya çalışırken Êzîdî analar çocuklarının; ve Soma’nın yaraları kanamaya devam ederken Torun’larda; ve Gezi’nin şehitleri çoğalırken tek tek polis kurşunlarıyla Anadolu’nun her kentine yayılarak, artarak; yere batasıca dünya kan revan içindeyken, keşke Türkiye’deki sistem basınının çoğunluğunun yapabildiği gibi yapabilsek de Abidin Dino’nun becerisiyle çizebilsek mutluluğun toz pembe resmini kara mürekkep maharetiyle.
Dünya yanıyor ve kamuoyunu dillendirecek her türden basının sesi kısılmış. Haber kaynaklarımız gasbedilmiş ve beynimiz emperyalist-sömürgeci güçlerin gizli-açık işgali altında. Ufkumuz kapkara gözbağıyla bağlanarak karartılmış. Ve basın geyik muhabbetini sürdürüyor aklımızla dalga geçercesine.
Haberiniz vardır: Kadın devrimini gerçekleştirmekte olan gerilla kadınlara ilişkin hiçbir övücü haber giremez Türkiye’de gazete sayfalarına ya da renkli ekranlara. Haberiniz vardır: Programında kadın katillerini melek maskeleriyle sunan Seda Sayan "kadın haklarını" savunuyormuş. Aklımızla dalga geçiyorlar. Haberiniz vardır: Soma’da kaç kişi olduklarını bildirmediler henüz yerin altında kalan muhabirler. Devlet ise yayın yasağı getiriyor sözde basına. Torba yasalar içinde özgürlük söyleyen, özgürlük anlatan, özgürlük dileyen tek satır yok.
Sordum sarı çiğdeme… Sorma dedi: Basını özgür olmayan bir ülkede hiçbir sorunun doğru cevabı olamaz.
***
Yeni Özgür Politika’nın "ABONE KAMPANYASI"nı düşünürken aklıma geldi bütün bunlar. Bilgi kirliliğinin bunca yoğun yaşandığı çağımızda bir de sermaye ve siyasal iktidar güçlerinin ağır sansür koşullarıyla kuşatılmış insanın zavallı konumu sergilendi gözümde.
Üç kölelik sistemi yaşadı bin yıllar boyunca insan: İlki, bedenleri ve emek gücü pazarlarda satılan, Spartaküs’lerin direnişiyle yıkılmaya yüz tutan Köleci Çağ’ın köleleri. İkincisi, bedenleri satılmasa da emek gücü pazarlarda satılan, Soma’larda katledilen, devlet ayağıyla tekmelenen ama yine de insan kalmak için direnen, kapitalizmin "ücretli kölelik" sistemi ve proletarya. Ve üçüncüsü, teknolojik gelişkinliğin en üst düzeylere tırmandığı emperyalist sistemin sermaye sınıfının elindeki medya araçlarıyla değerleri yok edilmiş, "beyni köleleştirilmiş" yani özgür düşünme yetenekleri elinden alınmış büyük insanlık!
İnsan, özgür basın olmadan, yani kişinin her türden haberleşme kanalları sonuna kadar açılmadan özgür olamaz, özgürlük olamaz.  
"İyi ki varsın eskisiyle yenisiyle özgürlüğün sesi olmak için direnen Özgür Politika ve geleneği. İyi ki varsın Med TV, Roj TV, Nuçe ve öncesi ve sonrasıyla bu tarihte özgürlüğün özgür sesi olmuş özgür basın kültürü. Siz olmasaydınız ne Roboski’den haberimiz olurdu ne Penguen derinliğinde kaybedilmek istenen Gezi’deki polis şiddetinden. Siz olmasaydınız, ne dağın sesi ovaya, ne ovanın sesi kente, ne kentin sesi dünyaya ulaşırdı.
Ve şimdi seni desteklemek, sana abone olmak, seni okumak ve okutmak "beyinsel köleliğe karşı" insanlığın devrimci görevi ve borcudur. İnsanlığın özgürleşmesini görev edinmiş her ahlakın seninle birlikte yaygınlaştırılması devrimci görevimizdir. İyi ki varsın özgür basın geleneği ve bu yolda bedenlerini vermiş yiğit basın savaşçıları.