‘Faşizm ve diktatörlük var’, “Faşizm ve Diktatörlük gelişiyor” gibi cümleleri kullandığımız andan itibaren, faşizmi ve diktatörlüğü uygulayan ya da o yöne doğru kayan bir yapıdan bir şeyler beklemek abesle iştigal etmek olur. 

Bir yerde faşizm ve diktatörlük var ise, veya oraya doğru bir kayış varsa, yapılması gerekli tek eylem vardır, o da; direniştir. Direnişe çağrıdır, direnişi örgütlemeye dönük çabadır, uğraştır, eylemliliktir. 

Özcesi; sarf edilen sözlere denk yaklaşım göstermek, bireylerin ya da yapıların söylediklerine ne kadar inandıkları, ciddi yaklaştıkları ve hatta söylediklerini ne kadar yoğunlaşarak sarf ettiklerine de işarettir. Söylenenlere eğer bir inanç varsa, samimi olarak onlar sarf edilmiş ise ve içerisinde hile hurda yoksa o zaman yapılması gerekli olan, kendi söylemlerine sahip çıkarak, sarf edilenlere göre bir pratiğin sahibi olmaktır. 

Ne var ki, gerçeklik böyle seyretmiyor. Hatta bugünlerde, çoğu zaman tersinin doğru olduğunu büyük bir öfkeyle söylememiz gerekiyor. 

Söz konusu; böyle çelişkili, ilkesiz hatta söz ile eylemin çelişkili durumunu yaşayan sıradan yapıların sarf etmesi olsa, bizi ve belki insanlığı da ciddi anlamda olumsuz etkilemez. Parlamento ile sorunlarını çözmeye çalışan bir partinin söylemlerinde ve eylemlerinde çelişkili davranışlar- doğru görmesek bile- görmek mümkündür. Eleştirsek bile, sonuç itibariyle bağlı oldukları burjuva deyimle, normlar vardır. Çizilen o normlar içerisinde hareket etme durumları olabilmektedir. 

Örneğin, bir CHP ve sözcüleri “Erdoğan bir diktatördür” hatta “diktatör bozuntusudur” demişlerdir ancak sözde diktatör olan kişilikle ve o kişiliğin partisiyle birçok kez aynı çizgide buluştukları gibi, birlikte açık-gizli birçok iş çevirebilmişlerdir. Halbuki bir yerde bir diktatör var ise, orada yapılması gerekli olan ilk iş ciddi bir karşı koyuş göstermedir. Diktatörlüğü ve faşizmi durdurmak için direnişe geçmedir. Halkı direnişe sevk etmedir. Meydanlara inerek faşizme ve diktatörlere geçit vermemedir. 

Başka bir ifadeyle; “diktatör bozuntusu diyeceksiniz” ancak yanında durmaktan da utanmayacaksınız. Diktatör bozuntusu ve faşizme doğru bir gidiş var diyeceksiniz, ancak o faşistin sarf ettiklerinin neredeyse aynısını bizatihi kendiniz farklı kelimelerle dile getireceksiniz ve bilmem hangi Yenikapı’da onun yanında hazır ola geçeceksiniz. 

İşte; ilkesizlik, söz ile eylemin çelişik durduğu, çelişik olduğu dediğimiz durum budur. 

Şimdi medya böyle olabilir mi? Yandaş-mandaş-havuz medyadan, söz etmiyoruz, hatta merkez medya dedikleri medyadan da söz etmiyoruz. Kendilerini bir şekilde alternatif, özgürlükçü, muhalif, bağımsız, objektif gören medyadan söz ediyoruz. Kendilerini böyle adlandıran medyacılar yani basıncılar, basın camiası kendilerinin bizatihi söylediklerinin arkasında durmayacaklar mı? 

Bilebildiğimiz kadarıyla genel olarak kendilerini; alternatif, muhalif, özgürlükçü, bağımsız olarak gören medya kurumları bugün Türkiye’deki durumu; kimisi Diktatörlük ve Faşizm, kimisi ise oraya doğru bir kayış ve adım adım da Diktatörlük ve Faşizmin kendisini kurumsallaştırdığını söylemektedir. 

“Erdoğan ve Türkiye’nin hallerini böyle gören medya ya da basıncılar, sözlerinin arkasında gerçekten duruyorlar mı(?)” diye bir soru sorsak, kesinlikle kıyamet kopacaktır. Söz konusu medyanın mensupları bu söylenenleri kabul etmeyecekleri gibi söylenenleri kendilerine hakaret olarak kabul ederek bir de bize yöneleceklerdir. 

Lakin, gerçekler her zaman çıplak olmayı sever. İstediğimiz kadar gerçekleri perdelemeye çalışsakda bir şekilde o gerçekler yalın bir şekilde karşımıza çıkacaklardır. 

Madem, Türkiye’de bir diktatör ve faşizm vardır o zaman yapılması gerekli olan direnişe çağrıdır. Direnişi örgütlemedir. Sokağa bizatihi inerek sokağı aktifleştirmedir. Bu bağlamda faşizmden ve o rejimden beklentiye girerek, onun yasalarıyla hareket etmemedir. Faşizmin sınırları içerisinde tanınan legalliğe boğulmamadır. Halen bir şekilde bu faşizmin değişeceğine inanarak halkları yumuşatan, sabır aşılayan olmamadır. 

Dahası, faşist rejimle halkların, toplumun ve bireylerin yaşadıkları çelişkileri yumuşatıcı bir duruma düşmemedir. Faşizmin uygulamalarıyla direk uğraşma yerine kıyıdan köşeden, -kendilerini de zorlamayacak bir dilden- eleştiri yapmaları hiç değildir. Legal sınırlar içerisinde böyle bir faşist yapıya karşı mücadele etmek de değildir. 

Evet, basıncılık baskıları hesaba katarak geleceğini de düşünerek yapılan bir etkinlik olamaz. Bağımsız, özgür, tarafsız derken böyle ne kadar güzel söz var ise peş peşe dizip onlardan gurur duymak ancak gereklerini de yapmamak hiç değildir. Bağımsız ve özgür bir basıncılık söz konusu ise o zaman yapılması gerekli olan Faşizmin her türlüsüne karşı en etkili karşı koyuşu göstermedir. Halkı direnişin en sertine hazırlamak için direniş ruhunu aşılamaktır. Direniş cephesini en ileri düzeye taşırarak, Faşizmin aşılması ve diktatörlüğün yıkılması için gerektiğinde her türlü zorluğu göze alarak, bunu yapmaktır. 

Büyük bir üzüntü ve hayıflanmayla yeniden belirtmek gerekir ki; özgür ve alternatif basıncılığın -onca emeklerine ve bedel ödemelerine rağmen –halen bir şekilde beklentili ruh halini aşamadıklarını, var olan çelişkileri yumuşatmalarıyla libarelize ederek diktatörlüğe karşı pasifizme yol açtıklarını, faşizmin özü ile uğraşmadıkları için topluma inanç aşılamadıklarını, faşizmin sert uygulamalarına karşı öfke ve direnç geliştirme yerine, aşırı mağduriyet yaratarak toplumun direniş ruhunu kırdıklarını da dile getirmek zorundayız. Bizim söylediklerimizin doğru mu yanlış mı olduğunu, her basın kurumu kendisine dönerek sorabilir. Sormalıdır da! 

Umuyoruz ve bekliyoruz ki; özgür, alternatif, bağımsız ve muhalif olarak kendilerini tanımlayan tüm basın camiası, Faşizme karşı –niyetler öyle olmadığını bilsekte- direnişin kırıcısı değil, direnişin ve umudun yeşerticisi olurlar. 

Özgür ve alternatif olmayı kendilerine hedef olarak belirleyenlerin böyle bir güce sahip olduklarının inancıyla, Faşizme karşı en ciddi karşı koyuşu sergileyeceklerinin inancıyla…