Uzun bir yürüyüşten sonra yüksek bir kayanın üstüne çıkıp gizli saklı, derin vadiye bakardım. Gökyüzünden uçan göçmen kuşların sesi... Ağaçlardaki sarı, kızıl ve kahverengi yapraklar, nasıl da tek tek, süzüle süzüle düşüyor yere... Kendimi bu eşsiz güzelliğe bırakırdım.
Aklıma hiç unutamadığım hasretler, vedasız ayrılıklar gelir, hüzünlenirdim. İçim ürperir, gözlerim buğulanır, yüreğim sonbaharda bir yaprağa dönüşürdü.
Bizim buralarda, “Bilmediğin bir yolda yürüyorsan, sen o yolun yabancısı olursun” derler. Çünkü her yolun bir ruhu vardır. Yoldaki tanıdık izler, moral verir. Gittiğin yol, kimliğindir bir açıdan. Bizim yürüdüğümüz her yol ise, geçmişten geleceğe, karanlıktan aydınlığa taşırdı. Hiçbir şey yarım kalmasın diye, özgürlük ruhunu arar dururduk. Bizden öncekilerin takipçisi, bizden sonrakilerin öncüsü... O yolun üzerinde, bize bırakılan miras vardı; “Nasıl yaşamalı” sorusuna verilmiş bir sürü cevap...
***
26 Kasım 2005, akşam üzeri...
Gökyüzünde yıldızlar çoğalmaya başlamıştı. Beni bekleyen bir şey vardı sanki, hızlandım. Burnuma taze ekmek kokusu çarpmaya başladı. Fırına doğru yönelttim adımlarımı. Kapıyı açar açmaz sıcak hava yüzüme çarptı, gözlüklerim buharla doldu.
“Oo nerelerdeydin, biz de seni bekliyorduk, al şu yarım ekmeği de bekle, daha börekler gelecek, çay da nerdeyse hazır!”
Elimde yarım ekmek, beklemeye başladım. Köz üstündeki çay demini aldı, yer sofrası kuruldu. Hep birlikte başladık yemeye.
Xebat heval, “Nasıl” dedi, “Güzel olmuş mu?”
“Vallahi malzemeden çalmışsın, peyniri az ama çay harika olmuş” dedim.
Xebat’ın umrunda değildi, aklı başka yerdeydi: “Yarın bizim kampta kutlama olacak heval, görevlendirmeler de yapıldı. Biz güvenlik ve mutfak işlerini yapacağız, sen de gelecek arkadaşları kapıda karşılayacaksın. Ha bir de Karasu arkadaş da konuşma yapacak, ona göre çok titiz ve disiplinli olmamız lazım. Bu gece erken yatalım ki erkenden kalkalım.”
Hepimiz topluca kalktık sofradan. Burada kendi başına olamazdın; topluluğun bir parçası olarak yaşamak gerekiyordu. Her şart altında doğru yaşam ve çalışma tarzını, ortak tartışma ve kararları hayata geçirmek çok önemliydi. Esas kural, birbirini tamamlamaktı. Bu ilke, bizim öz suyumuzdu.
***
Heyecan doluydum. Karasu arkadaşı ilk kez görecektim. Tüm gece gözüme uyku girmedi. Sabah daha güneş doğmadan uyandık. Hava soğuktu. Yeni diktirdiğim gerilla elbiselerimi giydim. Dere kenarına gidip tıraş oldum.
Kampın girişinde misafirleri beklemeye başladığımızda anladım ki, ben ve diğer dört arkadaşı bu iş için özellikle seçmişlerdi. Beşimiz de gülmeyi ve güldürmeyi seviyorduk; ama şimdiki halimiz, tam gülmelikti! Bir arkadaşın elinde şeker tabağı, diğerinde kolonya... Daha kimseler görünmüyordu ortalarda.
Kolonya tutan arkadaşa muzipçe, “Şimdi kaç kişi gelecek, kesin kalabalıktır. Bence o şekerle kolonya yetmez. En iyisi şekerleri ikiye bölelim, kolonyaya da su ekleyelim” diyordum ki, yamaçtan kırk kişilik ilk grup göründü. Artlarından toz bulutu yükseliyordu. Bir arkadaş kısık sesle, “İşte” dedi, “Bunlar Özel Kuvvetler.”
Gelen herkesle tek tek tokalaştım, “Pîroz be” dedim. Malum, partimizin kuruluşunu kutluyorduk. O gün o kadar çok kutladık ki, daha program başlamadan yorgun düştük.
Program, bir dakikalık saygı duruşuyla başladı. Sonra Karasu arkadaş, günün önemine dair konuşma yapmak üzere davet edildi. Hızlı ve büyük adımlarla divana geldi. Önce hepimize şöyle bir baktı, ellerini birbirine bağladı, hafif bir gülümsemeyle söze girdi: “Arkadaşlar, biz bu yola başlarken 10-15 kişiydik ama şimdi yalnız burada 300 kişi var. Demek ki daha çok çalışmamız lazım, değil mi?”
Devam etti Karasu yoldaş:
“Partileşme demek, bu işi en yüksek derecede sahiplenmek demektir. Kürdistan’ın dört parçasında mücadele eden bir hareketin üyesi olmak, bir ayrıcalıktır. Küçük bir gruptan bugün böyle büyük bir hareket yaratmak, insana gurur veriyor.
PKK, halk gerçekliğini şehitlerin kanıyla, iğneyle kuyu kazarcasına yarattı. Önder Apo bu nedenle ‘PKK şehitler partisidir’ dedi. Hayri arkadaş bile, ‘Mezarıma borçlu yazın’ demişti. Kemal Pir, ‘Ben bu harekette zaferi görüyorum’ dedi. Bu yoldaşların yoldaşı olmak kadar güzel bir şey olabilir mi?
27 Kasım Bayramı, buradaki bütün arkadaşlara, halkımıza, Önder Apo’ya kutlu olsun. Tüm arkadaşlara mücadelerinde başarılar diliyorum.”
Konuşma biter bitmez hepimiz, büyük bir coşkuyla ayağa fırladık, hep bir ağızdan başladık slogana: Bijî Serok Apo!
***
Sevinçliydim. Dağlarda ilk kez partinin kuruluş yıldönümünü karşılaştım. Diğer yoldaşlarla da 27. yılın coşkusunu paylaşıyordum. O kadar mütevazıydılar, o kadar derin yoldaşlık bilincine ve yürekliliğine sahiptiler ki... Bununla da yetinmemişlerdi: Ruh birliği, düşünce birliği, davranış birliğini yaratabilmek için hepsi, PKK 2. Dönem Ocak Eğitim Devresi’ne katılmıştı. “Bizim için hiçbir şey, herkes için her şey” ya da “Bizler devrim için varız“ sözü onlar için söylenmişti sanki. Ben de onlar gibi herkese moral verebilmek, üslubumla, hitabımla etkileyebilmek ve yoldaş canlısı olabilmek istiyordum. Özeniyordum, gıpta ediyordum.
Sınırsız yaşam coşkusu vardı tüm yoldaşlarda. Hele sağımda duran Hasan Heval, kampın atom karıncasıydı, yerinde duramıyordu! Onun hemen yanında Şervan Heval’in emekçi, bir o kadar fedakar özellikleri vardı. Az ilerde Akif Heval’in cesareti ve fedai ruhu öne çıkıyordu. Adıyla bütünleşen Nergiz Heval, paylaşımcıydı ve herkesi, durmaksızın eğitiyordu. Sol yanımda Arjîn Garzan: Yoldaş canlısı, dağlara ve vatan toprağına aşık... Hemen yanında gamzeli gülüşü hiç eksik olmayan Ekin Heval...
El ele tutuştuk, halaya durduk. Hepimizin mutlu, coşkuluyduk. Zenginliğimiz ve güç kaynağımız, yoldaşlığımızdı. Kopmayan halkalar, yan yana dizilmiş gizemli ruhlar gibiydik.
Bitmeyen romanın kahramanlarını asla unutmayacağız.