Ortaokula gitmek için şehirde bir oda kiralamıştık.  Oda, iki katlı binanın damı üstünde yapılmıştı. Odanın yanında boş bir oda daha duruyordu. Ev sahibi çok iyi bir kadına benziyordu. Bir oğlu ve iki kızı vardı. Beni de aileden biri gibi görüyorlardı. Çoğu zaman aşağıya iner, birlikte yemek yerdik. Kızlarıyla damın üzerinde, kaldığım odanın önünde oyunlar oynardık. Birinin ismi Birgül idi. Ama ben ona hep ‘Sengül’ diyordum. Benden beş yaş büyüktü ama onunla iyi anlaşıyordum. Ya da o beni idare ediyordu. Güzel günler paylaşıyorduk. Hatta ilk kez onlarla birlikte şehirde bir mahalle düğününe gittim. Bizim köyün düğünlerine hiç benzemiyordu. Bizde büyük çınar ağacının altında gece gündüz davul-zurna eşliğinde kadınlı erkekli halaylar çekilirdi. Mahalle düğününde ise sadece bir orkestra vardı ve düğün salonu ortadan perdeyle ikiye bölünmüştü. Perdeyle ayrılan salonun bir tarafında erkekler bir tarafında ise kadınlar yer alıyordu. Ayrı bölümlerde ama aynı müzikle eğleniyorlardı. Ailece gitmiştik ama orada ikiye bölündük. Kadın-erkek ayrımını ilk kez orada gördüm.

O yıl hiç unutmadığım bir anı daha vardı. Birgül, bazen haftada birkaç gün yanımızdaki boş odada kalır, mum ışığında kitap okurdu. Yalnızlığı seviyor diye düşünmüştüm. Bir gece ağlama sesi duydum. Kalkıp yandaki odanın penceresine yöneldim. Mum ışığında yüzü sonbaharda dökülen sararmış yapraklara benziyordu. Gözlerine ışık vurmuş bir tavşan gibi öylece hareketsiz oturan Birgül’ü görünce şaşırdım. Bekledim, o beni görüp çağırsın diye ama görmedi ya da görmezlikten geldiği için yatağıma geri döndüm. Acaba niye ağlıyordu? Uzun bir zaman geçmemişti ki, tekrar ağlama sesi geldi. Derin kuyuya düşen bir taş gibi sessiz, bir o kadar da yalnızdı. Adeta yaralarını ve acılarını gecenin karanlığıyla sarıyordu. Tüm cesaretimle pencerenin camına vurdum. Duymadı. Cevap bulunmayan sorular bende daha çok merak uyandırdı.
Bir gün annesine “Birgül neden geceleri yukarıdaki odada kalıyor” diye sordum. Annesi, “O yaramaz ve deli bir kız. Bizi dinlemiyor. Cezasını çekiyor. Bak, akıllı olmazsan seni de odaya kilitlerim” deyip güldü.
Cezalar gün gittikçe ağırlaşıyordu. Bazen üç-dört gün sürüyordu ve günde sadece bir öğün yemek veriyorlardı. Zaten zayıftı, benzi tümden solmuştu. Artık Birgül bizim komşumuz olmuştu. Akşamları gizlice yanına gidiyordum. Bana okuduğu kitapların özetini anlatırdı. Birlikte götürdüğüm bisküvileri paylaşırdım. Cezası bittiğinde ise kendimi yalnız hissederdim. “Çabuk ceza alsın ki, bize komşu olsun” diye düşünürdüm.
Birgül’ün o odaya son defa getirilişi, diğer getirilişlere hiç benzemiyordu. Babası kolundan tutup içeriye fırlatmıştı. Ters bir bakışla bana baktı ve “Onunla hiç konuşmayacaksın” diye tehdit edip gitti.
Bir okul dönüşünde bakkaldan bir ekmek almam gerekirken, yarım ekmek ve çikolata aldım. Tam evin kapısına vardığımda ablamla karşılaştım. Okuldan erken dönmüştü eve. Güler yüzle öptü beni. Birlikte yukarı çıktık. Torbada yarım ekmek bir de çikolatayı görünce kızdı. “Sen gidip çikolata alıyorsun” diye bir tokat attı. Sanki aşağıda beni güler yüzle karşılayan ablam değildi. O gün, bir kadın yüzünden ilk dayağımı yemiştim. Çikolatayı cebimde sakladım. Annem bize elimizde olan her şeyi bölüşmemizi öğütlemişti.
Karanlık çöktükten sonra yan odanın penceresinde mum ışığını görünce gizlice oraya gittim. Bu sefer Birgül’ün durumu hiç de iyi gözükmüyordu. Dudakları şişmiş, gözlerinin altı morarmış ve kafası şişliklerle doluydu. Bana uzun uzadıya baktı. Bense yaralarını hafifletecek bir çare bulamıyordum. Cebimdeki çikolatayı çıkarıp ona uzattım. “Niye zahmet ettin ufaklık!” dedi. “Ne zahmeti? Sadece dayak yedik” deyince güldü. “Haydi sen gül” deyince, “yok, ‘birSENgül’ yeter!” dedim. Bu kısa empatiden sonra acılarımız hafifledi sanki.
Çocukların yaraları çabuk kabuk bağlarmış ama izleri hep kalırmış. Acıda ve yalnızlıkta bir arada durmayı, oturup birbirimizle sohbet etmeyi öğrendik.
Mum alevinin etrafında kısa hayatlarına rağmen usanmadan dönerek dans eden kelebeklerin sabırsızca kanat çırpmasını keyifle seyrettikten sonra bana dönerek; “Sana birşey anlatacağım, ama aramızda kalsın” diye söze başladı. “Yenileceğini bilsen de, doğru olanı savun ve itiraz etmeyi bil. Cesaretini kaybetme. Yoksa özgür ruhlu olmazsın. Belki bu düşüncelerden dolayı beni okula göndermediler. Bir aile görücüme gelmiş. Annem de bana ‘Birgül kızım bak, bu ailenin maddi durumu iyi, hayatını kurtar. Nasıl olsa okula da gitmiyorsun. Çocuğu tanımıyorsan, ne olmuş yani? Sanki bizler hepimiz tanışarak mı evlendik? Evlendikten sonra tanımaya başladık, sevdik’ dedi. Evlenmek istemediğimi söyleyince dövüp buraya attılar. Sanki kadınların tek görevi itaat etmek, çocuk doğurmak!.. Bana dayattıkları bu yaşamı kabul etmiyorum. Ben görmediğim, sevmediğim birinin yanına nasıl giderim? Hakkımda alınan kararlar beni belirsiz bir zamana sürüklüyor. Biliyor musun, dün gece rüyamda öldüğümü gördüm!” dedi. Gözleri yorgundu. Sanki hayalleri ve umutları sönmüştü.
Sözleri, omzumda hissettiğim o arkadaşlık elinin sıcaklığı gibi huzur veriyordu. Sırların paylaşımıyla güzelleşir mum alevinde ısınmış dostluklar. O gecenin gündüze evrilmesini hiç istemiyordum. Zaman ise gece karanlığında, acelesi olan bir yarasa misali hızla uçuyordu. Gözlerindeki yaşlar, pencerede hiç durmayan yağmur damlaları gibi yanaklarından aşağı süzülüyordu. Kafesteki bir kuşun özlediği özgürlüğe kanat çırpması gibi, o an bıraksalardı, bir daha arkasına bakmadan uçup giderdi.
Okuldan döndüğümde pencereye göz attım. Birgül yoktu ama yarım kalmış mumu ve kitabı orada duruyordu. Sanki tüm pencereler yüzüme kapanmış gibi yalnız ve kimsesiz hissettim kendimi. Bir daha hiç dönmeyecekmiş hissine kapıldım. Aysız ve yıldızsız gecelerde, mum yaktım ışığına gelir diye. Aklıma okuduğum Şeker Portakalı kitabı geldi. Kitabın kahramanı Zeze, diğer sınıflarda öğretmenlerin masalarında bardak içinde çiçek olduğunu görürmüş, ama kendi sınıfındaki bardak hep boş dururmuş. Bunun üzerine her sabah bir çiçek çalıp getirirmiş. Öğretmeni çok sevinmiş buna ama daha sonra çaldığını duyunca Zeze’yi uyarmış ve bir daha çiçek getirmemesini söylemiş. Zeze’ye “bu bardak bir daha boş kalmayacak. Ona baktığımda hep yeryüzünün en güzel çiçeğini göreceğim ve bu çiçeği en iyi öğrencim verdi diye düşüneceğim. Tamam mı?” der. Benim içinse, her mum ışığı Birgül’ü ve her mumun pencereye yansıttığı ışık en güzel gülümsemeyi hatırlatıyor. Tıpkı hiç eskimeyen, yıllandıkça güzelleşen anılar gibi...
Uzun bir zaman sonra akşam yemeğine çağırdılar beni. Koltuğa oturur oturmaz, gözüm duvardaki fotoğrafına ilişti. O an omzumdaki samimi elin sıcaklığını hatırlayıp derin bir iç çektim. Bir sır saklar gibi gözyaşlarım içime akıyordu. Çok şaşırmıştım gelinlik içinde çekilmiş fotosunu görünce. Uzun uzadıya baktım. Su gibi duru ve umut yayan gülüşü yerine, zoraki bir gülümseme ifadesi taşıyordu. Gözlerindeki ışıltı tıpkı odada yarım kalan o mum gibi sönmüştü. Yaralı bir kuş gibi bir kafesten başka bir kafese tutsak gitti. Hayat bazıları için sevmediği, tanımadığı birisinin yanında durup, fotoğraf makinesi önünde gözyaşını içine akıtarak gülmekti belki de! Bazen bir fotoğraf yarımlığı ve dostluğu hatırlatır. Ya da kabuk bağlamayan yaranın tuzu olur.
Onun o zoraki gülüşü aklıma mavi okyanus ve denizlerde yakalanıp da büyük akvaryumlara getirilip para karşılığı insanları eğlendirmek için akrobasi gösterileri yaptırılan tutsak yunusları hatırlattı. Yunuslar ki, özgürlük, sevginin, güzelliğin, koruyuculuğun, uğurun, paylaşımın ve daha nice güzel şeylerin simgesiydi. Yunuslar bile özgürlüklerinin gasp edilmesine rağmen gülüşlerini hiç yitirmezler. Hep güler yüzlüdürler. Sanki acılarını yüreklerine gömer, sadece etrafındakilerin mutlu olması için kendi mutluluklarını feda ederlerdi.  Birilerinin mutlu olması için hep birilerinin kendisini feda etmesi mi gerekiyor?
Not: Hayatın en büyük tecavüzü, hayvanların ve insanların yaşam alanlarını gasp edip, onları zorla gülümsetmek, mutluluklarından ve özgürlüklerinden mahrum etmektir.