III
Onun da adı yoktur resmi tarihte! Bu vesileyle okullarda bilim ve hakikat diye bize yutturulan; lakin beyin uyuşturma, bünye çökertme faaliyetinden öteye gidemeyen “tarih” anlayışına da selam edelim!
Varsa yoksa iktidar anlatımı! Neyse…
Edirne Simavna’lı Şeyh Bedreddin’den bahsediyorum. Nam-ı diğer “Rumelinin Hallacı.”
Osmanlı padişahı Çelebi Mehmet döneminde geçer hareketliliği. Bedreddin, emeğin ve toplumsallığın tarihindeki oluşun peşindedir. Bu anlamda verili sistemden zihinsel kopuşu öngörmektedir. Bunun için pek çok şey söylüyor ama özce belirtmek gerekirse: insanlar eşittir, kimse kimseye kulluk etmemeli, köle olunmadan yaşanmalıdır. Yârin yanağından gayri her şey paylaşılmalıdır.
Şeyh Bedreddin’e göre baskı iktidarı, iktidar zenginliği getiriyordu ve iktidar denen olgunun hamurunda kan vardı. Ona bulaşan kan dökecektir. Halkın örgütlü olmasına çok önem veren Şeyh “başka halklar üzerinde baskı uygulamak, özünde kendi halkı üzerindeki baskıyı gizlemeye, unutturmaya yöneliktir” diyerek müthiş bir çözümleme yapar. İşte bu sosyalist düşünceleri çok tehlikeli görülür ve başlattığı hareket bastırılır. İdama götürülür. İdam edilmeden önce son sözü “hakikat ölmez”dir…
IV
Onlar beş yüz yıllık savaşın ürünleridir. Kendilerine “yüzü olmayanlar” dediler. Ellerinde ateş yoktu, sözleri dolambaçsız, yüzü ve tarihi olmayan, hakikatle silahlanan sahici erkek ve kadınlardan oluşan tüm vakitlerin ölüleri… Onlar profesyonel umutlular, saraylarda sesi olmayan, özel arazileri bulunmayan taze öfke ve keşfedilmiş hakikatin sahipleri.
“Ayakta ölmek, diz üstünde yaşamaktan iyidir” diyen Emiliano Zapata’dan yola çıkarak, 1 Ocak 1994 gününün şafağında, yüzlerine maskelerini geçirerek yeraltından çıktılar ve resmi olarak 23 yıldır Chiapas’ın dağlarında rüzgâr ve sislere yoldaşlık ediyorlar. “Biz görünmek için yüzümüzü kapattık” diyen Zapatist’lerden bahsediyorum.
Kendilerinin söylediği en güzel şey “artık yeter”dir.
Onursuzca bir ölüme, adice bir teslimiyete, merhametsiz bir affa, anlamsız yasalara, yalanlara, sadaka kültürüne çevrilen demokrasiye, diyalogsuz bir barışa, açlığa, yoksullukla terbiye edilmeye, en gerici grupların elindeki yönetime, ülkenin en sahtekar insanlarından oluşan diktatöryal tarza, şovenist ve popülizme boğulmuş siyasete, demagojiye, dayatılan savaşa ve halkı sömürmeye hayır diyerek, savaş açtılar. Biz sadece onur, saygı ve adalet istiyoruz diyerek kendilerine asla ihanet etmeyeceklerinin, diz çökmeyeceklerinin sözünü verdiler. Zapatalar hala bu sözlerine sadık bir şekilde yaşamaya, direnmeye, demokrasiyi görünür kılmaya ve sözün onurunu korumaya devam ediyorlar.
V
Özetle,
Benzer onlarca örnek verilebilir. Hakikat yolunda şaşmadan, yalana sapmadan, gözü dönmeden, vicdanını kaybetmeden insanlığa mal-mülk yerine “değer ve duygu” mirası bırakan onlarca kişi, hareket veyahut olaydan bahsedebiliriz. Ne mutlu onlara!
Şuan içinden geçtiğimiz dehşetengiz bir adaletsizlik ortamında demokrasi ile milliyetçilik, sağ ile sol, cinayet ile yaşam, özgürlük ile kölelik aynı potada eritilebiliyor. Her şeyin eşitsiz olduğu şartlarda her türlü baskının sembolik – yapısal tonunda “özgür” olduğumuz söyleniyor.
Geçen hafta anlatmaya çalıştığım kısa hikâyeler ile bu yazıda bahsi geçenlerin ortak özelliği tarihin dışında itilmiş varoluş mücadelelerinde yeri geldiğinde hayır diyebilme, zorbalığa karşı durma, durabilme cesaretleridir. Özgürlüğün tanımına sadık kalmaları, içinin boşaltılıp hiçleştirilmesine izin vermemeleridir. Söyledikleri ve yaptıkları şeyler gayet ahlakidir. Hakikatin ölmediğine şahidiz. Gönüllü kulluğun insanın özü ile ilgili olmadığına tanığız. Bakmayın kurnazlığın cesaret, konformizmin haysiyet olarak sunulduğuna. Bakmayın itaat etmeyi insan hakları, linç kültürüne katılıp şunu bunu ihbar edince vatandaşlık görevini yerine getirme olarak dayatan yadsıma ve yanılsamalara…
Bakmayın fotosentez yerine fermantasyona doymuş bu siyasal iklimde bize bırakılan tek kurtuluş yolunun gündüz evlilik – yemek programları; gece de dizilerin fantastik kurgularına...
Bakmayın savaş tamtamı bakanların sabah akşam “kan” yeminlerine; kendini muhalefet sanıp bedel ödediğini düşünen bir dediği diğerini tutmaz Kemal’vari siyasete ve bir yürüyüş sonrası “ayağım şişti, tırnağım koptu! Birinin bedel vermesi gerekiyordu” dedikten sonra savaş tezkeresine onay vermesine…
Bakmayın KDP-YNK tarzı siyasete. Siyaset yaptığını zanneden kurnaz zihniyetlerine. Kendinden öte herkesi cehenneme yollamaya hazır zehirli dinlerine! Tutmayacaklarını bile bile verdikleri sözlere, yaptıkları eylemlere! Halkı ortada bırakan ahlaksız çıkarlarına, yalan atma yarışlarına! Özellikle KDP’nin sloganvari, içi boş, bayrak fetişizmine boğulmuş ve tek aileye yarayan milliyetçiliklerine…
Ama lütfen bakın gerçek özgürlük sevdalılarına.
Reqa’da kimin dans ettiğine, ölüme tilili ile gittiğine, bakın hangi kadınların zafer ilan ettiğine, Kerkük’e, Şengal’e ilk kimin koştuğuna, modern havari iken tevazu gösterdiğine…
Ama lütfen bakın!
Gerçekten kimin geleceği ve halkı kendi bedeninden önce düşündüğüne, para pul peşinde değil saf özgürlük ve insanı hakları peşinde olduğuna. Anlamlı bir yaşam kurmak istediğine. Tek kişilik kurtuluşa değil, toplu kurtuluşa inandığına…
Özgürlük geleneğini kimin gerçekten takip edip, bedel ödediğine. Bakın…
Eduardo Galeano bir makalesinde soruyor:
“İnsanların çoğunluğunu pistten dışarı atan kaybedenler kalabalığı mıyız? Katliama dönüşen cinayet miyiz? Tümden deliliğe yükselen kentsel histeri miyiz? Söyleyecek ve yaşayacak başka bir şeyimiz yok mu?”
Olmaz mı…
Babek’ten Zapatalara, 14 Temmuz’lardan Reqa’ya uzanan yaşam akışı ortada!
Bu saatten sonra; yaşama dair söyleyecek sözü olmayanlar sadece yaşama köstektir. Özgürlüğün yanında değil, karşısındadır. Söz değil pratiğe bakalım…