Yavaş yavaş hareketlenen bedenim, anamın gözlerinden süzülen damlalarla irkiliyor. Süzülen bu damlalar adeta eriyen bedenime bir yaşam suyu akıtıyor. Yüreğini görüyorum. Yüreğindeki son sözcüklerle fısıldıyor kulağıma: ”gelecek sizsiniz, bedenlerinizde yeşeriyor gelecek…

DERSİM MİRZA

Bugün kaç gün oldu bilmiyorum. Artık zamanı ve mekanı hissetmiyorum. Gözlerim eskisi gibi günün ışımasını ve insana yaşam sunan aydınlığı yüze vurmasını görmüyor. Oysa ne çok severim gün ışığını. Güneşin her ışıması yeni bir yaşamın doğması gibidir. Bir çocuğun yaşama gülümsemesi gibi. Güneşin yalnızca yeryüzünü aydınlattığını iddia edenler var; kanmayın siz onlara. Güneş en çok yürekleri aydınlatır. Yüzünü güneşe dönenler, geleceği asla karanlığa terk etmezler.

Neredeyim, bileniniz var mı?

Nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Adıma ve bedenime dayatılan karanlığa inat ışığın ve aydınlığın göz kamaştırdığı mekandayım. Duvarlar var biliyorum, dokunduğumda varlığını hissettiren. Ben ise kendimi o duvarların çok ötesinde görüyorum. Kim örmüşse o duvarları hepsini içine hapsediyorum. Çirkinin tel örgüsü, güzelliğimizin azadeliğine sınır koyamasın diye. Sınırları aşıyorum şimdi. Sesimin dağ başlarında, ovalarda, şehirlerde yankısını duyuyorum. Onların sesi aks ediyor yüreğimde... Artık biliyorum görmek, duymak, dokunmak tüm mekanları yerle bir ediyor...

Neredeyim, bileniniz var mı?

Olmam gerektiği yerde miyim; özgürlük şarkılarının söylendiği, yemyeşil bir yaşamın içerisinde miyim? Gökyüzü mavi midir hala, güneş sarı, ağaçlar yeşil midir eskisi gibi?

Bir yürek vardı içimde büyüttüğüm, dağ kokusu süt ile beslediğim. Sabahım, ışığım, aydınlığım, benden öte bir can vardı. Şimdi tam da onun yüreğindeyim. Sımsıkı kenetlenmiş ellerim ellerine, zaten hep öyle değil miydi? Hep öyle can û canan. Ne tuhaf, buz kesmişken etraf, içim onunla sımsıcak. Tıpkı onu içimde taşırken duyduğum sıcaklık misali...

Bir de annem...

Annem aklımda. Kulağıma güzelliğe, iyiye, doğruluğa dair bir şeyler söylüyor. Diğer tüm sesler kesiliyor. Sadece annemin sesi…

Kendi geçmişini –geçmişimizi– anlatıyor. Sevgi, özlem ve umutla harmanlanmış tüm sözcükler dudağından yüreğime akıyor. O birkaç satıra sığmayan sözcükler binyılların  kavgasında topladığı emeğin ifadesine dönüşüyor. Bilirim yabancısı değil bu tel örgülerin. Bu duvarların ötesinde benden önce de kaç gün, kaç ay, kaç yıl beklemişti. Bu onun ilk sancısı değil elbet. Anam yaşamı o tel örgülerin önünde doğurmuştu. Tüm sancılarını Güneş’in deminde özgürlüğe yoğurmuştu. Biliyorum içimde yol alan, hiç durmadan akan bu coşku seli onun yoğurduğu özgürlüğün eseri.

Gelecek sizsiniz…

Ona biriktirdiğim sözcükler var... doya doya bağıra çağıra söylemek istediğim. Zor bela biriktirdiğim birkaç sözcükle ancak: ‘gelecek?’ diyorum.

Göremesem de, hissediyorum. Gözleri doluyor anamın.

“Gelecek…” diyor.

Sonra susuyor…

Yavaş yavaş hareketlenen bedenim, anamın gözlerinden süzülen damlalarla irkiliyor. Süzülen bu damlalar adeta eriyen bedenime bir yaşam suyu akıtıyor. Yüreğini görüyorum. Yüreğindeki son sözcüklerle fısıldıyor kulağıma: “gelecek sizsiniz, bedenlerinizde yeşeriyor gelecek. Dirhem dirhem erirken bedeniniz, defalarca büyüyor gelecek.”

Ben ise, bedenimin tüm gücünü toparlayarak bir çocuğun yüzündeki buseleri ödünç alıp gülümsüyorum. Onlar dağ başlarında, sokaklarda, geleceğin yol ve yolculuklarında kahkahayla dolsunlar diye...

Güneş’in aydınlığında…

Biliyorum başımda duran cellat göz yaşlarımı beklemekte. Öyle asil ki bedenim etrafına göz nuru döküyor, tüm acınası göz yaşlarına inat. Öyle asil ki bedenim bölünüp parçalanıp binlerde birleşiyor.

Yaşama tutunuyorum.

Sımsıkı. İçime sindire sindire. İçinde bulunduğum mekan ‘yaşamı uğurunda ölecek kadar sevenlerin’ mekanı. Aşka aşık olanların. Gözlerine karanlık çökerken Güneş’in aydınlığında arınanların mekanı. Onların ruhu doluyor içime. Şu an ruhum dolu dizgin. Hiç olmadığım kadar huzurluyum.

Yaşama tutunuyorum.

Ruhum güzelliğe, özgürlüğe, aç. Hissettiğim tek açlık oluyor bu. Bununla sarılıyorum hayata. Yaşamı güzele, doğruya evriltmek için verilen her çaba celladın ölümü oluyor. O yaşadığını sansa da... Bizler ise insanlar onursuzca yaşamasın, onursuz yaşamı yaşam saymasın, sırtlanların harama buladığı lokmalara muhtaç kalmasın diye yaşama oruçlanıyoruz.

Ve yoluma devam ediyorum. Yol uzun elbet. “Dört duvar arasında uzun yol mu olur?” demeyin. Belki de bizlerin yolculuğudur en uzun olan. Durmadan, soluksuz atılıyor burada adımlar. Her adımda yeni bir hakikatle buluşuyoruz. Tüm ruhumuz ve varlığımızla sarılıyoruz hakikate. Özgür günlerin inancı ruhumuzu şahlandırıyor. Ruhumuz Aşkın Adası’na yol alıyor. Biliyorum Aşk’a ulaşmak yakın, Aşk ile yaşanacak özgür günler yakın...