
Bir Beyaz Yakalının İtirafları, Ot Kitap tarafından yayımlandı. Erdem Aksakal’ın Ot Dergi’de yazdıklarıyla paralel, beyaz yakalıların yaşadıklarını, karşılaştıkları zorlukları ve kendilerine yabancılaştıklarını anlatan kitap biraz öykü, biraz sohbet tadında. Kitabın yazarı Erdem Aksakal’la kitabı ve beyaz yakalıları konuştuk.
Kitabın ismi çok sevildi. “Mezeleri Güzel” kalıbı, beyaz yakalının yaşamının özeti olabilir mi? Kitabın ismini sen mi buldun?
Evet, çok da zor olmadı bulmak, en sık duyduğum kalıplardan. Beyaz yakalılarda özel, ayrıcalıklı bir yaşamı hak ettiğimize dair yerleşik bir görüş var. Sıradan bir restoranda yemek yedim demek, beyaz yakalının hazmedebileceği bir gerçek değil. “Seçkin bir damak tadım var, ben ancak mezeleri güzel restoranlara giderim” dediği zaman kendisini iyi hissediyor. Birbirimize sürekli mezeleri güzel restoranları anlatıyoruz. Garip bir durum.
Beyaz yakalı neden kendini diğer işçilerden ayrı görür? Zihin emeği ve kol emeği farkı bu kadar derin bir fark mı? Beyaz yakalı, mavi yakalıdan daha az mı sömürülüyor?
Beyaz yakalılar kendilerini hayatın kazananı olarak görüyorlar. Çoğu iyi eğitimli, kentli bir sınıf. Önlerine çıkan sınavlarda rakiplerini geride bırakmışlar, mülakatlarda tercih edilen kişi olarak bir işe girmişler ya… Oldu bu iş sanıyorlar. Ayrıcalıklı dünyanın parçası olduklarına inanıyorlar. Mavi yakalılar genelde “Okuyamadık, işte burada sürünüyoruz” diyerek gerçekliğinin farkına varıyor. Beyaz yakalılar ise benzeri çalışma koşullarının kendilerine bir nimet olarak sunulduğu illüzyonuna kapılıyor. Tünelin ucunda terfi, parlak bir kariyer, transfer gibi ışıklar gösteriliyor. Beyaz yakalı çalışan da bu ışığa aldanıp yabancılaşma, sınıf atladığını sanma ve tüketme sarmalına giriyor.
Beyaz yakalıların ortalamada mavi yakalılardan daha iyi ekonomik koşullarda çalıştığı söylenebilir ancak ofis çalışanları içinde de oldukça zor ve yıpratıcı koşullarda çalışanlar hiç de az değil. Ama bunun farkına varanlar azınlıkta. Çok çalışmayı bile kendilerinin özel ve vazgeçilmez olduklarına yoruyorlar. Fazla çalışmayı kendilerinden çalınan bir hak gibi değil de; kendi önemlerinin simgesi olarak algılıyorlar.
Kitapta beyaz yakalının patronlaşma meylinin ve bir gün muhakkak patron olacağına inanmasının üzerinde epey duruyorsun. Neden böyle bir inanış var?
Eğitimli beyaz yakalının tek korkusu sıradan olmak. O, hayatı boyunca başarılı olmuş ve bu yolun sonunda da başarının geleceğinden emin. İş dünyasında başarının ölçütü de yükselmek, büyümek. Kök salmak, demlenmek yerine yükselmek, sıçramak, en tepeye oynamak istiyor. Bu dünyanın temelinde yükselmeye bir övgü ve çalışanın yükselmeye olan inancı var.
İş dergilerine bakın, hepsi CEO olmanın yolları, kariyer sıçramasının yöntemleri, en başarılıların geçmişleriyle dolu. Yükselmemek kaybetmekle eşdeğer tutuluyor. Yükseleceğine inanmazsa, çalışma koşullarını sorgulamaya başlar. Bu çok da istenen bir durum değil.
Devlet memurluğunun sıkıcılığı bir yana; sence neden o dövmeli, özgürlük isteyen ve devrim hayalleri olan çocuklar beyaz yakalı oluyor?
Çünkü hayallerin para etmediği, yeni bir dünya isteyenlerin yok edildiği bir coğrafya burası. Sadece özgürlük hayalleri değil, sanat, spor, sosyal girişim alanındaki hayaller de kolayca duvara tosluyor. Devlet memurluğunun renksizliği bir yana, girmenin ve barınmanın belli bir sicil istediği alan. Özgürlük isteyenlere yer bırakmadılar. Özel sektöre girip para kazanmak ise 1980’lerden sonra bir nebze daha kolay bir sığınaktı. Genç mezunların çok da seçeneği yok. Devlete giremiyorlar, hayallerinin peşinden gidemiyorlar. Mecbur bir şirkete kapak atıyorlar.
Bir de kuşak boyutu var olayın. Her kuşak bir önceki kuşakta gördüğü zorluklardan kaçıyor. Kırsal kesimde büyüyen nüfusun hayali o zor hayattan kaçıp büyük şehirde devlet garantisinde memur olmaktı. Kentli orta sınıfın çocukları da ailelerinden gördüğü memuriyet daralmasından uzaklaşıp özel sektöre yöneldi. Şimdiki beyaz yakalıların çocukları ise özel sektörün stresinden kaçıp, kendi işim olsun yeter ki özgür olayım derdinde. Genç girişimci patlamasının altında yatan motivasyonlardan birisi de bu.
Peki gerçekten beyaz yakalılar “iyi çocuklar” mı? Rekabet ortamı ve daha çok kazanma, patronlaşma hırsı insanı başka bir şey dönüştürmez mi?
Belki de şizofreniz. Kişisel duruşumuzla, iş hayatındaki davranışlarımız arasında büyük farklar oluyor. Başka bir kimliğe bürünmeyi başarının şartı sanmak gibi yanlış bir ön kabulümüz var. Oysa, kişisel duruşunun ve sınıfının gereğini yapmak kendinle barışmayı, sahiciliği, özgür düşünceyi getirecek. Daha mutlu ve başarılı bir geleceğin kapıları açılacak.
Tüm bu rekabet ortamına rağmen arada, arafta kalmış iyi çocuklarız hâlâ. Sistem her gün kulaklarımıza rakiplerini tüketmek ve kazanmak için hırslanmamızı fısıldıyor. Ama bu enerjiyi üretmek ve yenilenmek için kullananlar eskisi kadar az değil. Tüketim dünyasının kalıplarını kıran bir çok sosyal girişim beyaz yakalıların içinden çıkıyor. Kapitalizmin en tepesindekiler bile bu tüketiciliğin sona dayandığını söylüyor. Daha çok kazanmak yerine, daha çok üretmek bizi daha iyi çocuklar yapacak sanki…Umutsuz değilim.
Bize mezeleri güzel birkaç yer söyler misin?
Dostlarla evde yenilen mezenin tadı en iyisi olsa gerek. Türkiye’de meyhanecilik ve mezecilik Ermenilerin, Rumların mesleği. Farklılıklara yaşam hakkı tanımayan yakın tarih, bize birbirinin aynısı mezeleri bırakmış. Dışarıdaki iddialı restoranlar da dahil çoğu yerin mezeleri birbirine benziyor. Ama nerede rahat ediyorsun diye sorarsan, Sütlüce’de Sahil Restoran’a uğruyoruz çokça. Bir özelliği olduğu için değil, olmadığı için seviyorum.
TUÐÇE YILMAZ