
Bugünden yarına hatta sabahtan akşama dengelerin değiştiği; kartların yeniden karıldığı bir coğrafyada yaşamak gerçekten çok olağan dışı. Dün yaptığınız bir tespit bugün boşa çıkabilir. Oysa akşam olmaz dediğiniz bir başka durum sabaha gerçeğe dönüşebilir. En son yaşanan vaka da bildiğiniz gibi IŞİD vakası! Bir sabah uyandık ve ‘nerden çıktı bu IŞİD?’ sorusunu sorduk kendimize. Sahi ‘nerden çıktı bu IŞİD?’
Musul’un işgali
Ortalık toz duman, varsayımlar havada uçuşurken, komplo teorilerinden kurtulabilmek neredeyse imkansız. “Uzun Adam”ın “ustalık” maharetiyle ve “stratejik derinlik”te neredeyse boğulma riskiyle karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi, Türkiye dış politikası açısından Ortadoğu denildiğinde Kürtler akla gelir. Hem sadece dış politika mı, elbette ki hayır, 91 yıllık Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük patolojik paranoyası olduğu gerçeği, günümüzün en önde gelen siyaset bilimcileri tarafından bile artık alenen dile getirilebilmektedir. Zira, Kürtlüğün bizatihi kendisi yüzyıla merdiven dayayan Türk ulus devlet geleneği içinde, en büyük ve en korkulan öznenin ta kendisi olduğu, artık su götürmez bir gerçeklik haline gelmiştir. Bilindiği gibi, Kürt hareketi uzun süreden beri, yani 2013 Newroz’undan beri ateşkes pozisyonundadır.
Ve fakat, Kürt Özgürlük Hareketi’nin sözcüleri AKP Hükümetinin “oyalama” durumundan söz edip duruyorlar. Doğrusu bu tür söylemler insanda ‘iyi de ne için oyalıyorlar?’ sorusunu sordurmuyor değil! Sanırım en son Musul işgali, bu sorunun cevabı açısından çok şey ifade ediyor. Durum bazı habis varsayımları gündeme getirmeyi şart kılıyor.
Öyle ki; IŞİD’in Musul işgali AKP Hükümeti tarafından başından beri bilindiği ve uygulamaya konulduğunu bir süreç olarak işlediği gerçeği, yalın bir şekilde karşımızda durmaktadır. AKP’nin derin dış politika ekibi tarafından gayet sahih bir şekilde bilindiğini tahmin etmek bu saatten sonra zor değil. Çünkü Musul’daki Türk konsolosluğunun boşaltılmaması sonrasında, IŞİD tarafından basılması ve tüm personelin rehin alınması da uluslararası örtü oluşturma manevralarından ibaret gibi görünüyor. Zira, NATO konseyinin olayın hemen akabinde yaptığı toplantı ve uluslararası kamuoyuna yaptığı açıklamadan hareketle anladığımız durum şudur ki; konseyin bir üyesi olan Türkiye devletine karşı bir tehdit ve saldırı olarak addedilen bu rehin alma olayı sebebiyle tüm Batı ve NATO kampı Türkiye’den yana tavır almıştır. Bu tavrın bizzat kendisinin, uygulanan oyunun başlıca sahnelerinden biri olarak oynandığını söylemek hiç de imkansız değildir.
Takip edenlerin mutlaka fark ettiği üzere IŞİD, en sıkı savaşını Rojava’da ve “vekaleten” YPG’ye karşı verdi. Ancak orada yüzergezer halde kazanamayacağı anlaşılınca, Rakka üzerinden Esad’la ilişkilendirilerek, gerektiğinde geri çekilebileceği bir merkezi üs planlamasına girişildi. Bu anlamda, IŞİD’in aslında küresel güçler ve bölge devletleri tarafından kullanılan ya da kendisini olabildiğince kullanmaya açan bir kukla örgüt olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Nitekim; bu durumun birkaç ay önce diplomatik teamüllere aykırı bir şekilde Musul’a giden Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun o günkü ziyaretinin bugünün ilk adımı olmadığını kim iddia edebilir ki? Hemen belirtmeliyim ki böylesi bir stratejik merkezi üs için de; gerek tarihsel, gerek kültürel, gerek coğrafik ve nüfus bileşimi açısından Musul’dan daha uygun bir yer olamazdı!
Oyunun ilk eli
IŞİD’in Türkiye ile olan ilişkileri, gerek Türkiye siyasetinin içindeki hükümet ve karşıtları arasındaki iktidar kavgasından ve gerekse de bölgeyi bilen ve araştıran tüm kesimlerin malumudur. Ancak IŞİD’in bağlı olduğu El Kaide ile ilişkilerin koparılması ve ardı sıra Türkiye ilişkileri ile sözünü ettiğimiz bu üslenme çalışması bu amaçla gerçekleştirildi. AKP’nin dış siyasetine dair sıkça “Neo Osmanlıcı“ belirlemesi yapılmakla birlikte bu tanım biraz da sorunlu bir adlandırmadır. Zira, Osmanlıcılık uygun durumlarda ve pragmatist hedefler uyarınca kullanılan önemsiz bir enstrümandır.
Bana öyle geliyor ki, kafalardaki merkezi strateji için “Neo İslamcılık” terimini kullanmak daha iyi bir ifade gibi durmaktadır. Çünkü AKP’nin siyaset yapıcıları Suriye’deki iç çatışmaları kendi politikalarını hayata geçirmek için bekledikleri tarihi fırsat olarak görüp harekete geçtiler. Başbakanın henüz Suriye “baharı”nın başladığı ilk günlerde Esad için “Esed, men dakka dukka!” demesi, bu yeni stratejinin ilk söylemsel alt zeminini oluşturmaya dönüktü. Zaten bu zihinsel değişimle başlattıkları “proaktif” dış siyaset hamlesine tam da o zaman kendilerini kaptırdılar. Neredeyse bir gecede vazgeçtikleri “komşularla sıfır sorun stratejisi” yerine yüzyılı aşkın bir zamandan beri kendilerine biçilen aracı-anahtar vb. roller bağlamındaki gömleği bir günde yırtıp lokomotif ve lider ülke olmaya iman ettiler. Öyle ki, kendi uydurduklarına fazlasıyla inananların tüm zaafları bu stratejide mevcuttu. Fakat ne yazı ki, “proaktif saha” stratejisi, hayatın bizatihi kendi gerçekliği karşısında kafalarda oluşturulan konseptleri geçersiz kılıyordu.
Türk Dış Politikasının oluşturduğu bu oldukça “profesyonel proaktif” konsepte rağmen, uluslararası güçler, Suriye’ye karşı bir türlü harekete geçmiyorlardı. Her türlü komplocu yönteme başvuran siyaset yapıcıları- bakınız Dışişleri Bakanlığı’ndaki toplantının bant çözümlemesine- kendi güçlerini abartmakla kalmayıp aynı zamanda Batı’nın İsrail’in güvenliği konusundaki duyarlılığını yanlış okuyorlardı. Zira, Beyaz Saray’daki toplantıda Obama, MİT Müsteşarı Fidan’ı işaret ederek “yaptıklarınızı biliyoruz” deyince aslında oyunun ilk eli de artık bitmişti! Çünkü kartlar masada olsa ve oyun devam etse de, artık ne masa eski masaydı ne de oyun eski oyundu. Uzun süredir Rojava’da Kürt Siyasal Hareketi’ne karşı, teçhiz edilip eğitilen ve vahşice savaştırılan IŞİD yeni oyunun temel figürü haline gelecek ve ikinci el başlayacaktı.
Oyunda ikinci el
Rojava Kürdistan’ında geliştirilen kantonlara dayalı demokratik devrim; kimlikler arası eşitlik ve adalet, inançların özgür birlikteliği ile kadınların aktif katılımı esas olarak Ortadoğu için “Demokratik Konfederalizm”in ne kadar hayat verici olduğunu her gün daha çok ortaya koyuyordu. Rojava Devrim deneyimine Ortadoğu’dan ve Batı dünyasından yönelen ilgi bütün geleneksel bölge aktörlerini fazlasıyla rahatsız ediyordu.
Adeta 1870’lerde Paris Komünü’nü ya da aynı şekilde 1930’larda İspanya’daki özgür kantonları boğmak için ittifak yapan Avrupa kapitalist gericiliğinin bir benzeri, Ortadoğu’da yeniden zuhur ediyordu. Çünkü, bu “mucizevi” varoluş tüm çelişki ve çatışmalara rağmen mevcut bölgesel ve küresel güçlerin elbirliğiyle yok edilmezse, peşi sıra tüm Ortadoğu’da çok geçmeden aşağıdan gelen-radikal ve katılımcı demokrasi anlamında katalizör olacak ve rol modeli olacaktı. Bir yandan sınırları kapatıp en gaddarca izolasyon politikaları uygulamakla yetinmeyip üstüne üstlük Ortaçağ savaşlarını hatırlatırcasına hendekler kazan KDP, öte yandan ise Katar ve Suudi sermayesinin derin çetevari örgütlemeleri ile Türkiye’nin planlama ve askeri-teknik donatım gücünün yanı sıra Ortadoğu’daki özgürlükçü Kürt demokratizasyonundan her geçen gün daha da kaygılanan İran ve Bağdat “meliki” Maliki’nin siyasal gücü koordineli olarak bir araya gelip Rojava’yı boğmak konusunda anlaştılar. Tüm işaretler ve tespitler alabildiğine açık bir şekilde, ancak, böyle bir mutabakatın sonucu olarak IŞİD’in, bölge gericiliğinin vurucu gücü adına Musul’a sürüldüğünü gözler önüne seriyor.
‘Dehşet’ işbirliği!
Bu analizden sonra olabildiğince berrak bir halde, Türk Dış Politikası açısından birilerinin nasıl telefonla talimat verip Konsolos güvenliğine silah bıraktırırken, diğerlerinin de aynı şekilde ne tür bir diplomasi müsameresi sergilediğini anlamamamız için, tamamen apolitik olmamız gerekir. Gün gibi açıktır ki Musul seçilmişti ve Rojava’yı boğmak bunun asıl nedeniydi! Yoksa, mütareke ve savaş edebiyatı yapıp teröristlere karşı “konsolos ve resmi görevlilerimizi” kurtarma söylemleriyle bütün ulusal basını harekete geçirmek, gündemi günlerce infial halinde tutup sonrasında da yargı kararı diyerek ulusal güvenlik adı altında sansür uygulamak, söz konusu müsamerenin ikinci arası olmasın da ne olsun?
Elbette her ülkenin kendisine göre hedefleri vardır. Türkiye de, yukarıda belirttiğimiz amaçların yanında Ortadoğu’da gücü her geçen gün artan PKK’yi 90’lı yıllarda uğraştırdığı Hizbullah benzeri bir yapıyla bu defa bölge çapında meşgul etmeyi planlamıştı. Nitekim cezaevlerinden tahliye edilen Hizbullah kadroları şu anda IŞİD adı altında Rojava’da Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşıyorlar. İran ise Batı’yı dehşete düşürecek bir atakla IŞİD üzerinden ABD’yle “ittifak” peşinde koşuyor. En önemlisi de IŞİD’in Kürtlere karşı kullanılması konusunda, Türkiye ve İran da anlaşmış gibiler. 21. yüzyılın, aşılmakla yüz yüze kalan ulus devletlerinin mevcut statükolarını korumak için uygulaya geldikleri siyaset tarzı bu olsa gerek.
Rojava Devrimi’ni boğmak
Yüz binlerce insan Musul’dan Erbil’e akarken Ruhani ile Erdoğan kucaklaşmış basına poz veriyorlardı. Mesud Barzani Tahran’ı ziyaret ederken, bir yıldan beridir kurulamayıp hemen bu işgalin ardından aceleyle oluşturulan ulusal koalisyon hükümeti başbakanı Neçirvan Barzani de Türkiye’ye acilen davet ediliyordu. Siyasal sosyolojinin bir belirlemesi olarak bir kere daha şu gerçeğin altını çizmek gerektiği kanaatindeyim. Kürt Özgürlük Hareketi ne zaman uzun bir ateşkes sürecine girse, mutlaka bir komplo ile karşılaşacağını yılların acı tecrübeleriyle artık çok iyi öğrenmiş durumdadır. Fakat bana öyle geliyor ki sanki bu defaki komplo bir hayli gecikti! Çünkü IŞİD’in Musul işgali, aslında Kürdistan’ın bağrına saplanılmak istenen bir hançer gibi durmakta adeta. Sünni tepkisinden ve kılıç artığı eski Baas kadrolarından müteşekkil organize bir toplumsal tepkiden dem vurulsa da, iki tümen Irak askerinin bir tek mermi bile atmadan koca alanı nasıl teslim ettiği tek başına bir muammadır!
Musul kentinde olanların Felluce’den tamamen farklı olduğu mutlaka bilinmelidir. Asla birbiriyle karşılaştırılıp, aynı zeminde değerlendirilmesi söz konusu bile olamaz. Zira Musul’u işgal edenler IŞİD’in en az 2000 kişilik yabancılar lejyonudur. Zaten “Sünni tepkisi ve Baasçı kadroları” söylemi, vahşeti ve Kürtlere karşı komployu meşrulaştırmak için uydurulmuş kılıflardır. Paris Komünü ve İspanya İç Savaşı dönemindeki özgürlük kantonları benzetmelerini de öyle hasbelkader yapmadım. Çok yakın zamanda Esad’la da anlaşarak Rojava Devrimi’ni boğmak ve bitirmek istiyorlar.
Kırılma anı
Tarihsel bazı anlar vardır, bütün mücadeleler bir noktaya kitlenir. İşte böyle bir andayız. Kandil’den Afrin’e uzanan bir hat, ortadan hançerlenmiş durumdadır. IŞİD çetelerinin, küresel bir emperyalist ordunun sahip olabileceği bütün askeri teçhizatla günlerden beri Kobanê kantonuna saldırması ve Rojava Kürdistanı’nı hunharca tasfiye etmek istemesinin başka bir nedeni yoktur. Kürtlerin yarın ya komşu halklarla barış içinde özgür demokratik ülkeleri olacak ya da mücadeleden arta kalanlarımızın bugünün yasını tutacağı nostaljik anıları olacaktır. Bu noktada Walter Benjamin’in bir sözünü anmakta da fayda vardır: “Eğer yenilecek olursak, ölüler bile payını alacak bundan!”
Sonuç yerine söylemek gerekirse; acilen Kürt Ulusal Kongresi toplanmalıdır, dar grup çıkarları bir tarafa bırakılarak Rojava ve Güney’e yönelen tehdide karşı milliyetçiliğin anti tezi olarak demokratik ulus perspektifiyle sıkı bir cevap verilmelidir. IŞİD hamlesi aynı zamanda Türkiye’deki demokratik çözüm umutlarını darbelemeye dönük bir hançerleme girişimidir. Daha çok kardeşlik, daha çok demokrasi ve daha çok özgürlük diyerek bu komplo boşa çıkarılmalıdır. Kürt Özgürlük Hareketi kadar on altı yıldan sonra muazzam çabalarla geliştirilen Kürt-Türk ve tüm halkların ortak demokrasi mücadelesi, en az 99’daki kadar büyük bir uluslararası komplo ile karşı karşıyadır. Bu saldırıya karşı duruş, direniş ve zafer, ancak ve ancak “özgürlük kazanacaktır” şiarının gereklerini yerine getirmekle mümkün olacaktır.
NEJAT UÐRAŞ