Geçen hafta gazeteye yazıyı eksik göndermişim. Yarım kalmış. Sonra internetdeki baskıda düzeltmeye çalıştım ama yine okurlarımın önemli bir kısmının cezaevinde olduğunu ve bu sayının ne yazık ki her gün arttığını düşününce, gönderemediğim eksik kısmını tekrar göndermeye karar verdim ve yazıya öyle devam etmeye. Bu yüzden bu yazı 1,5… Ve yollarda olmanın özürü ile birlikte…

'Öncelikle bir yerde çalışmaya başlarken ilk soru ‘Ne kadar PARA kazanacağımız‘ değil, ‘Ne kadar ZAMAN harcayacağımız’ olmalıdır. Çok basit ve temel bir sorudur bu. Çünkü bu dünyada hiçbir zaman, yeniden üretemeyeceğimiz şey zamandır. Eğer 80 yaşınıza kadar yaşayacaksanız bunun ne kadarını fabrika cehennemine, okul tutsaklığına, bunlara ulaşmak için ulaşıma ya da bir dükkanda birileri gelsin diye beklemeye, başkasının tarlasında ya da kendi mezarımızı kazmaya ayırıyoruz? Esas soru budur. Bu yüzden her şeyi bir yana bırakın muhtemel sağınızda solunuzda bulunan, çok parası olan ve tek zevkinin bu paraları hesaplamak ve saymak olan salak insanlara sorun, ne yaşadılar bu hayatta? Neden erkekler birbirlerine hep askerlik anısı anlatırlar? Askerliği çok sevdikleri için mi yoksa hayatta hiç başka şey yapmadıkları için, hadımlaştırılmış bir hayatın neticesi mi bu?

Bu yüzden özyönetimlerde, radikal demokrasilerde ‘üretim’, ortaya çıkan verim ve karlılık üzerinden değil, yaşantımızdan ne kadar çalışmaya süpürüldüğü üzerinden bakılır. Dolayısıyla ‘üretim’ ve tabii ki ‘tüketim’ ne kadar çok özgür zamanımız olacağı üzerinden örgütlenir. İşte bu 'ÖzgürZaman' kooperatiflerinin ana çıkış noktasıdır. ÖzgürZaman kooperatiflerinde olanlar kendi çalışma zamanlarını örgütleyerek, çalışma zamanlarını birlikte planlayarak dolayısıyla özgür zamanlarının sahibi olurlar. Mesela ÖzgürZaman Kooperatifi'nden bir grup, yılda sadece 2 ay taş sıkma zeytin değirmeninde çalışarak, geri kalanını dünyada gezerek yaşayabilir. Çok mu ütopik geliyor? Hayır siz disütopyada yaşıyorsunuz. Bir şehirde çalışmak için o şehirin çok pahalı kirasını ödeyip, ulaşımına katlanıp, o iş için elbiseler satın alıp, eh çoktan, o iş için okullar bitirip ve hafta sonu çamaşırlarınızı yıkamakla geçiriyorsunuz ve elinizde hiçbir şey kalmıyor. Geriye kalan sadece tükettiğiniz ömrünüz! Bu da eğer 80 yaşına kadar yaşarsanız. Belki de sadece iki haftalık ömrünüz kaldı ve siz hala patronun sizinle konuşurken gözlerinizi ayıramadığınız iltihaplı diş etlerini seyrediyorsunuz. Bu mu hayat?

ÖzgürZaman Kooperatifleri nasıl mı olacak? Bu gelecek yazılarda önce şu disütopya olduğunu kabul edin de…’

Bu disütopyada yaşadığımızı kabul edince yani sistemle yüzleştiğimizde bu sefer cüretle davranmak zorunda olduğumuzu kabul etmiş oluyoruz. Bu yüzden bir disütopyadan kaçış ve kurtulma planı ancak cüretli olmaktan ya da son günlerde moda bir kelime olduğundan kullanıyorum ‘makul’ olmamaktan geçiyor. O zaman öncelikle yeni üretim biçimini örgütlerken temel ölçütümüz bize hayatımızdan ‘ne kadar’ zamanı bize kazandırdığıdır. Geçen yüzyılda Antiller’de kölelerin, bir daha vurgulamak için yazıyorum ‘kölelerin’ sadece 6 saat çalıştığını düşünürsek, o zaman öncelikle, daha az çalışmanın daha ‘üretici’ bir şey olduğu cüretli düşüncesi ile başlamamız gerekiyor. Daha az çalışma bize, hayatımızdan daha fazla zaman kazandırır. Aslında çok karmaşık değil. Yukarıda anlatıklarımı tersinden anlatıyorum ama çocukluğumuzdan beri ‘kapitalizm ile zaman’, ‘çalışma ahlakı’ –siz kölelik anlayın- o kadar içimize sinmiş ki henüz az çalışmayı okur okumaz yine içimizden, o sihirli ‘ah ütopya’ duygusu uçuşup duruyor. Eğer ısrarla böyle diyorsanız ve vaz geçmiyorsanız, o zaman bu hafta da önce bir ‘ütopya’da yaşamak istediğimizi kabul etmemiz gerekiyor… Sürecek.