
"Seni senden çalan toplumdur."
"Üniversite öğrencisi T.K. sosyal medyadaki paylaşımları sebebiyle gözaltına alındı. T.K.’nin yeğeni ile çektirdiği fotoğraf ve paylaştığı yazar Tezer Özlü’nün “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” sözü ‘örgüt propagandası’ suçuna delil olarak gösterildi…”
Yeni Özgür Politika’da 24 Ocak 2017’de yayınladığı haberde "Tezer Özlü yaşasaydı hapiste olacaktı” başlıklı bu haberini görünce dikkatlice okuma ihtiyacı hissettim. Çünkü ben, Tezer Özlü’yü hayatı boyunca mücadele ettiği ve hep çatıştığı, bir hapishane olarak tanımladığı toplum düzeninden.. içine doğduğu ve içinde yaşadığı sistem tarafından kurulmuş olan ideolojik bir hücrenin parmaklıkları arkasından yükselen çığlıklarını küstüğü kitaplarından tanıdım.
Onu o çığlıklarından dolayı sevdim, o çığlıkların arasından yükselerek gri bir toz bulutu gibi savrulan ve bizi ortaklaştıran kalabalık yalnızlıklarımızdan bir de.. üniversitelerin ateş çemberi gibi etrafımızı sardığı yıllarda, birer karakola çevrilmiş duvarlarında köşeye sıkıştırılmış kimliklerimizi ararken, gençliğin bir yük gibi sırtımıza bindirilip.. bu yükün kamburu haline getirilen bir birey olabil(eme)me yükünü onun kitaplarındaki hüzünlü sayfalarından okudum..
Ataerkil bir toplumda yaşamış, toplum kurallarına başkaldıran bir yazar Tezer Özlü. Toplumun esir aldığı bireyin, varoluşunun peşine düşmüş bir yazar. O bireyin toplumu değiştirecek kadar önemli bir güce sahip olduğuna inanan biri. Bu yüzden toplumun karşısında olan biri..
"Sen düşüncelerle yaşıyorsun, diğerleri gerçeklerle.”
Ailede, okulda, toplumda üstlendiği rol ya da edindiği kimliği.. kadınlık, bir kadın olarak ona yüklenen domestik görevler, kariyer, annelik rolü.
Tüm bunları reddeden..
Toplumun ona benimsetmeye çalıştığı iyi vatandaş, iyi öğrenci, terbiyeli genç kız, namuslu kadın, sadık eş, vefakar anne.. (bunu da ben ekleyeyim; Türk, Sünni, milli…) rollerine itiraz eden bir varoluşçu.
Toplumla yaşadığı çatışmaları ve kimlik bunalımlarını kaleme aldığı kitaplarında, topluma yabancılaşma, toplumsal değerlerle uzlaşamama ve özellikle bir kadın olarak bu sıkıntılara maruz kalma durumlarını yazıyor.
Yabancılaştığı toplumu dışlamıyor, düşmanlaştırmıyor da, aksine o toplumu eleştiriyor, eleştirerek topluma giydirilen deli gömleğinden kurtarmak istiyor. Türkiye’de resmi ideolojinin günlük hayatın her alanında üretilmesinin bir sonucu olarak toplumun tüm hücrelerine kadar sinen ve toplumsal dokusunu oluşturan yapısını, Özlü ahlaki çözülme ve çürüme olarak goruyor. “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi’’ derken de bu militarist, milliyetçi ve cinsiyetçi, ataerkil sistemi hedef alıyor. Bireyin tüm yaşam damarlarını tıkayarak ölmesinin yegane sebebi olarak bu kokuşmuş sistemin kendisini görüyor ve bunu eleştiriyor. Bu kokuşmuşluğun karşısına varoluşu koyuyor.
“Sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim.”
Ulusal kimlik gibi kollektif kimlikler “biz’ olabilmek için “biz” olmayana yani “ötekilere” ihtiyaç duyar. Günümüz Türkiye’sinde “öteki” imajı azınlıklardan, Kürtlerden, Aleviler ve Suriyeli göçmenlerden oluşmaktadır. “Öteki” imajı ve “ötekine” karşı duyulan korku ve nefret, ulusal bilinci canlı tutarak, ulusal birlik duygusunun güçlenmesine yardim etmektedir. Bu yüzden iktidar “bizi” öteleyerek kendi varlığını korumaya çalışıyor. “Biz” ve “öteki”ni uclaştırarak yarattığı çatışma zemini uzerinden kendi iktidarını güçlendirme ve pekiştirme çabası içinde, “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi!"nin karşılığı olan “bizi” “ötekileştirilenlerin” ülkesine dönüştürerek, Tezer Özlü nezdinde cezalandırmak istiyor.
Özlü bireyin topluma yabancılaşmasını ele alarak ya kurtuluşu ya da teslimiyeti dayatır. Varoluşu yaşam ve ölüm olarak belirler ve kutuplaştırır. Roman ve öykülerini, gündelik yaşamı çevreleyen resmi ideolojinin eleştirisini yaptığı bir dil üzerinden inşa eder.
“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz!”
Onun yazılarında kurduğu edebi dil, aslında sistem tarafından kurulan ‘parmaklıkların’, fiziksel olmayan ama hissedilen soğukluğunu bize hissettirmek ister, bir hapishane hücresine dönüşen ahlak kurallarını, toplumsal çürümeyi, estetize ederek, bilincimizi satırlarının boşluğuna savurup, dağıtarak sarsılmamıza neden olur. Bizi lime lime eden, parçalayan bu sisteme karşı koyabilmenin bir aracı haline getirir. Çünkü; onun kurduğu edebi dil ‘parmaklıklar’ kadar ürkütücü, sınırlandırıcı ve soğuk bir yapının üzerine giydirilmiş kadife anlamlara dönüşür, bu yumuşak doku bizi bu çatışmanın sertliğinden biraz olsun korusun ister. Onun edebi dilinin gücü bu acımasız, soğuk ve mekanik dili yıkar. Bu yüzden bu yapıyı sorgulamanın aracı olarak yazdıklarında yol ve yolculukları tarif ederek bir başkaldırı dili de kurar ayni zamanda. Bizi bu yollarda yürümeye ve bu yolculuklara davet ederek sisteme karşı giyinik olmaya, savunmaya davet eder. Sistem bizi çırılçıplak soyarak her seyimizi elimizden almak ister, degerlerimize yabancılaşmamızı sağlar, kimliklerimizden soyunmamızı, soyutlanmamızı dayatarak bizi zayıflatmak ve böylece en etkin bicimde bize sahip olmak ister. Bir egemenlik alanı olarak “biz” iktidarın harcı görevini görür.
“İnsanın anadilini yitirmesi, merkez kişiliğinin yıkılması demektir.” (Yeryüzüne dayanabilmek için)
Özlü mevcut sistemin edebi eleştirisidir, iste sistem bu yolun onunu kapatmak istiyor ve bu yüzden saldırıyor onun diline, bu yüzden rahatsız oluyor onun özgürlükçü ve varoluşçu başkaldırısından. Onu okuyan, tarif ettiği yolu yürüyen, ana dilinde var olan ve varolmak isteyen.. ortak bir gökyüzünde buluştuğu kim varsa cezalandırmak istiyor ve bunu yapıyor.
Sanat ve edebiyatın en önemli özelliklerinden biri de toplumsal bellek için ‘hafıza’ oluşturuyor olmalarıdır. Sanat ve edebiyat üzerinden kurulan anlam, ilettiği mesaj bireyler tarafından kaydedilirler, saklanır ve korunurlar. Bu saklama ve kaydetme işlemi zaman ve mekanla ilişkilenerek toplumsal hafızanın kurulmasını sağlar. Egemenler en çok bu alana saldırıp, bu alanı yoketmek isterler, çünkü toplumu belleksiz bırakıp boş ve yönetilmeye uygun yığınlara dönüştürmeyi hedeflerler. Tezer Özlü popüler kültürün en çok tükettiği edebiyatçılardan biridir ve etki alanı da oldukça yüksektir. Yazının başında dikkatimi çeken haberde bu etkinin mahkum edildiğini okudum ve bu yazıyı bu yüzden kaleme aldım.
Kısacası; Özlü’nün sözü “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi!",
Sözün özü ise;
Kadife yumuşaklığında bir hüznün dilidir Tezer Özlü, sözüyle, özüyle varoluşçuluğun gururudur. Yersizliğin, yurtsuzluğun sürgünlerinde, gri bir toz bulutu gibi kalabalık yalnızlıklara savrulsa da hala sistemin deliler gibi korktuğu bir asidir o.
Arkasında bıraktığı her anıyı kırmızı bir hüzne dönüştürerek yaşayan bir göçebe..
“Her anı ölüdür. Şimdi sen de bir anısın. Sen de ölüsün.”