Son keçisinin leşini dışarı çekip attığında gökyüzünde kocaman bir güneş belirmiş, fırtına durmuştu. Günlerce devam eden fırtınada açlığa dayanamayan son keçi de öldükten sonra rüzgar dinmiş, her taraf bahar olmuştu. “Kocakarı” direnmesine direnmiş, hem de sonuna kadar direnmiş ama kış hazırlığı ancak onu 9 Mart’a kadar taşıyabilmiş. Fırtına, aklına bir kere koymuş; “Kocakarı”nın 7 *keçisini de almadan dinmeyecekmiş.

Bunun için zulasında kıştan arta kalan ne kadar yağmur, rüzgar varsa sonuna kadar savurmuş durmuş. Her yağmur tanesi bir ok, her rüzgar baş kesen bir kılıç olmuş. Fırtına, “Kocakarı”nın keçilerin son leşini çöplüğe çektiğini görünce, muradına ermenin rahatlığıyla bahara yol vermiş.  Bu durum “Kocakarı”nın aklını yitirmesine yetmiş… Yada yaşamı bu kadar cehenneme çeviren intikamcı akıl karşısında aklını yitirerek isyanı seçmiş. 

Çocukluğumuzda böyle anlatılırdı fırtına karşısındaki “Kocakarı”nın kaybetme öyküsü. Fırtınanın, bir doğa olayından öte eril olanın şiddetini, savaşını anlattığı her cümlesinden beli. Tabi “Kocakarı” diye itibarsızlaştırılan kadının da,  YÜCE KADIN yani Tanrıça olduğu anlaşılıyor. Her 9 Mart’ ta kadının fırtına tanrısı, yani erkek karşısında yenilgisinin kaçınılmaz olduğunu, yaşanan doğal olaylarla özdeş kılınarak çocukluktan itibaren toplum bilincine yerleştiriliyor. Aslında kadın doğa karşısında girdiği savaşı kaybetmemiştir, ataerkil sistemin saldırılarının zalimliği ve pervasızlığı karşısında aklını yitirmiştir. Belki de bu zalimlik karşısında çıldırmak bir anlamda, salt aklın zindana çevirdiği dünyaya başkaldırmak, onun sınırlarını aşmak, kurallarına takılmamaktır. Bu anlamda “Kocakarı”nın isyanı da anlamlıdır, ancak yetersizdir.

Yetersizlik şurada; bir şeylere sahip olmak, onun uğruna mücadele edip elde etmek yetmiyor. Varlığın diğer adı onu savunmaktır. Savunması olmayanın varlığından bahsetmek mümkün değil. Ya da en iyisinden varlığı, fırtına karşısında yanan bir mumun ömründen öteye gitmez.  Kadınlar olarak binlerce yıldır keçisinin leşi başında aklını yitirmiş bir tarzda bekleyen, gırtlağına kadar isyan dolu olan, kimi kez isyankar, kimi kez itaatkâr konumdayız. Ancak tüm ağır bedellere rağmen yüreğimizin en sıcak köşesinde özgürlük hep arzu edilen, takip edilen yol olmuştur. Hiç vazgeçilmeyen, her yenilgiden sonra yeniden yeniden denenen, varılması gereken nihai hedef olmuştur. Bu mücadele kah anne kucağında, kah düşe kalka büyüyen bir çocuk gibi hep korunmaya muhtaç bir durumda olmuştur. Ama en iyisi bile özsavunmasını geliştirmediğinde fırtına karşısında yarım ömürlük olmaktan kurtulamamıştır.

Son yıllarda dünya genelinde gelişen muhafazakar siyaset, ilk elden kadın kazanımlarına yönelmiş, ilk saldırılarını bu alana geliştirmiştir. Kadın bedeni üzerinde politika *geliştirmeden tutalım, taciz ve tecavüze yasal kılıf bulmaya kadar pek çok düzenleme çok rahat bir tarzda yapılabilmiştir. Bu konuda kadınların yıllarca verdiği mücadele ve elde edilen kazanımların hiçbir gücünün kalmadığını, fırtına karşısında mum alevi gibi savunmasız kaldığını görebiliyoruz. Yapılan yasal tüm düzenlemeler bir söze, sözde rahatlıkla yutulup inkar edilebilecek bir uygulamaya dönüşebiliyor. 

Türkiye’de özellikle 15 Temmuz’dan bu yana halkın iradesini tanımayan faşist yönetim, kadının tüm kazanımlarını bir çırpıda yok hükmünde sayabildi. Belediyelere atanan kayımlar Türkiye’de kadın mücadelesiyle elde edilen ve belediyelerde bir ilk olan kadın daire başkanlıklarına, kadın müdürlüklerine erkekler atamış, kadın kurumlarını kapatmış yada iş yapamaz duruma getirmiştir. Milletvekillerini tutuklamış, eşbaşkanlık ve eşit temsile yönelik tüm uygulamaları kaldırmış hatta suç kapsamına almıştır.

Onlarca yıldır kadınların büyük bedeller ödeyerek elde ettiği bu kazanımları bir despotun gasp etmesinin önünü ne alabilir? Özgür yaşam haklarını geri almak mücadele etmek yetmiyor, onu koruyacak özsavunma yoksa yaşadığımız deneyimlerde de görüldüğü üzere ömrü uzun olmuyor. Kuşkusuz öncellikle özgürlük arayışı ve bilincinin olması ve mücadelesinin yürütülmesi gerekir. Ancak elde edilen hakların kalıcılaşması ancak özsavunma ile mümkündür. Kanımca 2017 yılının kadın cephesinden bize öğrettiği en önemli ders; özsavunmasını geliştirmeyen her gelişimin geçici, kurda teslim edilen kuzu misali olduğudur.

1 Marttan 8 Marta yayılan bir haftalık kadın eylemsellikleri nedense bana hep “Kocakarı”nın fırtına karşısında bir hafta boyunca yürüttüğü varlığını koruma ve yaşatma mücadelesini çağrıştırıyor. Tarihteki bu kırılmayı tersine dönüştürmek için zamanlama tesadüf mü bilinmez ama iyi denk gelmiş durumda. Bu defa kadınları özgürlük değerleriyle bahara taşımak, ataerkil sistemin tüm saldırılarına karşı korumak özsavunmanın güçlü inşasıyla mümkündür. Bahar yakın, elimizi uzatsak, örgütsel mücadeleyi özsavunma mekanizmalarıyla donatsak ZAFER YAKIN…

Yeter ki o YÜCE KADIN kadar kavgacı ve inatçı ama bir o kadar örgütlü ve özsavunmayı geliştirmiş olalım…

*( 7 keçi; dünyanın yaratılışını ve tanrının dünyayı yedi günde yaratığı anlamını taşıyor. Yani yedi keçisini kaybetmekle kadın yaratılıştaki rolünü yitiriyor.)