
‘Kazan-kazan’ siyaseti
Bunun çeşitli nedenleri var; Arap dünyasındaki gelişmeler, Lübnan’daki belirsizlik, Scud-Roketlerine ve SA-17 hava savunma sistemine sahip Suriye’de rejimin hala düşmemiş olması ve Filistin sorunu, Liebermann’ın aşırılıklarından kurtulan Netanyahu hükümetini eski stratejik müttefikine yeniden yakınlaşmaya zorladı. Bu adım AKP hükümeti için de gerek iç politikada puan kazandırması, gerekse de dış politikada Türkiye’nin stratejik önemini öne çıkartması nedeniyle son derece olumlu bir gelişme, yani bir “kazan-kazan” siyaseti.
Temel neden enerji politikaları
Bu jeopolitik pragmatizmin temel nedeni enerji politikalarıdır. Elektriğinin yüzde 40’ını doğal gazdan elde eden ve doğal gaz ihtiyacının yüzde 40’ını Mısır’dan karşılamak zorunda olan İsrail için bağımsız enerji politikası yaşamsal önem taşıyor. Bu açıdan Doğu Akdeniz’in Levante Havzası’nda, yani İsrail kıyılarının 80-130 km uzaklığında bulunan yaklaşık 730 milyar metreküp doğal gaz İsrail’in enerji ihtiyacını 150 yıl boyunca karşılayabilecek kapasitede. Kıbrıs’ın güneyindeki doğal gaz ve petrol rezervleri ise işin cabası. Bu rezervler İsrail’i hem Arap dünyasından bağımsızlaştıracak, hem de yaklaşık 260 milyar Dolarlık doğal gazı dünya piyasalarına pazarlama olanağını verecek.
İktisadi çıkarlar gözetiliyor
Ancak asıl sorun burada başlıyor: Nakliyat. Dışişleri Bakanlığı Çok Taraflı Ekonomik İlişkiler Genel Müdürü Mithat Rende’nin söylediği gibi, Türkiye, “İsrail gazı için en ekonomik seçeneğin Türkiye’ye boru hattı çekmek” olduğunu iyi biliyor. Zaten bu nedenle İsrail’e yatırım yapan ABD’li Noble Energy ve İsrail’li Delek konsorsiyumunun yanı sıra, aralarında Zorlu, Genel Enerji, Turcas, Çalık ve Ege Gaz gibi Türkiyeli enerji tekeli de İsrail gazını Türkiye’ye getirmeye talip. Türkiye sermayesinin bu piyasa çıkarları AKP hükümetinin İsrail’le olan ilişkileri yeniden “normalleştirme” yönünde adım atmasını belirleyen en önemli neden. Kısacası sermaye çıkarları söz konusu olduğunda ne “Mavi Marmara” saldırısının, ne Siyonizm’in, ne de “İslam kardeşliği”nin bir önemi kalıyor. Bu işin bir yanı.
Yakınlaşma Kürtleri nasıl etkiler?
Diğer yanı ise, bu pragmatizmin bölge ve özellikle Rojava Kürtleri açısından hangi sonuçlara yol açacağıdır. Doğu Akdeniz hukuksal açıdan son derece sorunlu bir bölge. Lübnan ve İsrail arasında diplomatik ilişkiler olmadığı gibi, deniz sınırı da yok. BM henüz Deniz Hukuku Konvansiyonu çerçevesinde bir karar almadı. Ayrıca İsrail doğal gaz çıkarma tesisleri Lübnan Hizbullah’ının roketlerinin menzili içinde. Bu açıdan İsrail’den Türkiye’ye boru hattının en gerçekçi yolu Suriye üzerinden görünüyor. Böylesi bir çözüm hem Türkiye’nin, hem de kendi petrolünü pazarlama derdinde olan Güney Kürdistan yönetiminin çıkarına. İsrail’den başlayan, Homs ve Hama üzerinden Ceyhan’a gidecek bir boru hattı, aynı zamanda Kerkük’ten gelecek boru hattıyla birleşebilir.
Rojava engel görünüyor
Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan Rojava Kürtleri bu çözümün önünde bir engel. Türkiye’nin “insani koridor oluşturmalıyız” demesi, Güney Kürdistan yönetiminin PYD’ye köstek çıkması bu yüzden. Lübnan ve Rojava, ABD-AB himayesindeki bir Türkiye-İsrail-Güney Kürdistan ittifakının iktisadi çıkarları için “halledilmesi” gereken sorunlar. Patriot sistemlerinin Türkiye’ye yerleştirilmesi, İsrail’in bu yıl bir kaç kez yaptığı gibi Suriye’ye yönelik bombardımanları ve Lübnan sınırlarına hava savunma sistemleri kurması, bu koşullar altında hiç de hayra alamet değil. Bu gelişmeler, Rojava Kürtleri ile dayanışmanın, bölgenin barışçıl geleceği açısından, bölgedeki bütün halkların çıkarına olduğunu göstermektedir.
MURAT ÇAKIR
cakir@rosalux.de