Özyönetim-Radikal Katılımcı Demokrasi’nin ortaya çıkması dünyanın birçok yerinde doğrudan travma ile ilişkili olmasının dışında, yaşama geçirilme çabasıyla birlikte genellikle saldırıya uğradı. İşin garibi bu saldırlar aslında Özyönetim’in yaşama geçmesinin dinamiği haline getirdi. Egemenlerin uyguladığı şiddet ile direniş sarmalı arasındaki gerilim birçok yerde, onların beklediklerinin aksine Özyönetimi ortadan kaldırmadı hatta elle tutulur hale getirdi. Bunu söylemiş olmam egemenlerin bunu hiç anlamadığı manasına gelmiyor. Nitzche’nin dediği gibi “Egemenlik aptallaştırır” ama bazen egemenlerin kendi aleyhlerine olabilecek bir gelişmede bile şiddet kullanması, sadece egemenliğin aptallaştırıcı olmasından değil aynı zamanda ‘iktidar’ın şiddetsiz olamayacağından kaynaklıdır. Şiddet iktidarların varlık unsurudur ve özellikle yeniden bir iktidar temerküzü ihtiyacı doğduğunda ne olurlarsa olsunlar bu temel biçime dönerler. Katilin sadece cinayet yerine değil doğrudan cinayete geri dönüşüdür bu.
MST-Topraksızlar’ın ilk doğuşunu anlatan Stedille, yıllardır ayrı ayrı devam eden toprak işgallerine ilişkin ilk defa ortak toplantı düzenlediklerinde saldırının işlevini anlatıyordu: “Encruzilhada Natalino kampını kurduğumuz yer Porto Alegre’nin kuzeydoğusunda Rio Grande do Sul’deydi ve basın bunu tarihsel bir olaya çevirdi. Üç eyaletin ortasındaydı. Sarandi, Ronda Alta ve Passo Fundo yani ismi gibi ‘Encruzilhada’ yani yol ayrımı. Başkan General Figueiredo, yerleşimi yıkmak için Albay Curio kumandasındaki orduyu gönderdi. Mücadelemizi politikleştiren, diktatörlük oldu. Tüm istediğimiz topraktı ama bir gecede kamp aileleri, Mato Grosso’ya götürülmek üzere federal polis, ordu ve hatta hava kuvvetleri tarafından sarıldı. Sonunda yüz aileyi aldılar. Curio, askerî baskının öyle bir simgesiydi ki diktatörlüğe tepki duyanların hepsi bize sempati beslemeye başladılar ve Encruzilhada Natalino, tıpkı Scania Traktör Fabrikası’ndaki grev gibi ya da Lula’nın tutuklanması gibi karşı bir simge haline geldi.”*
Bu çok rahat bir şeklide Türkiye için de geçerliydi. ‘Barış süreci’ sırasında, birkaç kez ilan edilen ‘’Demokratik Özerklik’’, kavramsal olarak Özyönetim’den daha kapsamlı bir anlam taşımasına rağmen belki de! devletin saldırısına maruz kalmadığından, neredeyse hiç pratikleşmeyen, politik bir niyet beyanını geçmedi. Aslında devlet için de bir şanstı bu. Eğer devlet maaşlı ve tımarlı uzmanları bu şansı kavrayabilselerdi belki de Avrupa Birliği Yerel Yönetim Şartlarına kadar zaman içersinde sönümlenebilecek ‘’Demokratik Özerklik’’ sürecini deneyebilirlerdi. 7 Haziran’dan sonra Özyönetimlere yönelik saldırılar ise onu bir mücadele amacına dönüştürdü ve tam anlamıyla MST-Topraksızlar hareketinin doğuşu ile benzerlik taşıdı.
Bunu Özyönetim kitabında daha uzun tartışmak üzere bu yazıyı yine Stedille’nin anlatımıyla bitireyim:
“Şiddet konusunda iki Asyalıdan çok şey öğrendik: Ho Chi Minh ve Gandhi. Ho, ABD’yi yenebilmiş olan tek insandı. Vietnam köylülerine sistematik biçimde güçlerinin, ellerinde tuttukları şeyden değil, kafalarında taşıdıkları şeyden kaynaklandığını öğretti. Vietnam askerinin -okumamış ve yoksul köylünün- kazanımları, bir asker ve bir insan olarak ne için savaştığının bilincinde olmasından kaynaklandı. Eline aldığı her şeyi silaha dönüştürüyordu. Aldığımız ikinci ders, insanları bilinçlendirmek, böylece muazzam sayılarımızın gücümüzü oluşturduğunun farkına varmaları. Bunu da bize Gandhi öğretti, örneğin Hintlilerin İngilizlere karşı yaptığı Tuz Yürüyüşleri’yle. Eğer düşmanlarınızla aynı silahları kullanmaya karar verirsek, yenilmeye mahkûm oluruz…’
* New Left Review, Sayı: 15, Mayıs-Haziran 2002.-Topraksızlar- Metin Yeğin- Öteki yayınları