Özyönetimi tarihte hiç yaşanmamış ve bu yüzden yaşanmayacak olarak yorumlayan cehalete karşı yine bu coğrafyanın, Özyönetim’leri, radikal demokrasilerinden örnekler vermek gerekiyor. Devletçi bakış açısı ‘devletli’ tarihlerin dışında, her şeyi yokmuş gibi, sınıfçı at gözlükleriyle, hegomonyanın tarihini yazarken, gözardı edilen öteki tarihin anlatılması çok önemli. Ahmet Ateş’in ‘Türkmen Anarşizmi’* sınıfçı tarihi, kulaklarından tutup sarsan mutlaka okunması gereken bir kitap. Bu hafta Özyönetim’e, radikal demokrasiye o kitaptan devam ediyorum..

Türkmenler ‘Kendilerini alıştıkları ve vazgeçilmez buldukları yaşam anlayışlarından yoksun bırakmak isteyenlere karşı amansız direnişler örgütlemekle uğraştılar. Ta ki topluluğun kökten yok olması bir olumsalsallık olarak belirince kaçtılar göçüp el değiştirdiler. Onlar için el kutsaldı; maliklikten değil –Tanrının yeri göğü gibi- varoluşun toprağı olmasından dolayı –Tanrının insanı gibi- inanılan bir kutsallıktı bu. Zaten bir dağa, bir göle, bir ormana... sahip olduğunu malik olduğunu söyleyen birini birilerini bir kuruluşu kurumu kültürü böyle bir düşünceyi siyasayı pek anlamadılar…’

‘Oğuzlarının yaşamlarının genel gidişatı “kendilerine yeten geçimlik bir ekonomi” idi. Geçimlik ekonomi bir kıtlık ekonomisi değildir. Göçebe üretim biçimi kesinlikle bir bolluk toplumu yaratıyor. Toplulukların kendi içlerinde ve topluluklarüstü –federasyon, konfederasyon benzeri yapılar- örgütlenmelerinde dağılmaya yol açabilecek bir farklılaşmayı önlemek için üretim fazlalıklarını dayanışmacı ya da “karşılıklı yardımlaşma”yla diğer topluluklara aktarıyor ya da Dede Korkut Oğuznameleri’nin (Dresden nüshası) 12.sinde anlatıldığı gibi eritip mal mülk birikimini önlüyorlardı. “Üç Ok Boz ok yıgnak olsa Kazan evin yagmaladurıdı[1]. Kazan gerü evin yagmalatdı. Amma Taş Oğuz bile bulunmadı, hemın İç Oğuz yagmaladı. Kaçan Kazan evin yagmalatsa helalınun elin alur taşra çıkardı, andan yağma eder[ler] idi...” 

‘…satmak için üretmeye, mal mülk biriktirmeye; “toplumun” içinde açlar ve toklar, özgürler ve esirler, gardiyanlar ve mahpuslar gibi ikiliklerin olmasına; ikilik kurulamadan düşünülememesine, eyleme geçilememesine, eskiden bir dağın sahibi olunabilmesine şaşırdıkları kadar bugün de bunlara şaşırdıklarına yüzlerce kanıt bulunuyor. Oğuzların torunları dinleri, inançları, gelenekleri, dilleri, sanatlarıyla bu kısır, parçalayıp bitirici ve bunaltıcı uygarlığın Türkiye’sinde azımsanmayacak bir sayıda yaşamaya devam ediyorlar. Onların bütün insanlara ve insanlığa ders verme, bir şeyleri öğütleme niyetleri hiç olmadı. Çünkü kendilerine ve diğer toplumlara bakışları eşitlikçiydi. Farklı olanların eşitliği ki bir dünyada bir aradalığı sağlardı. Sorunlarına buldukları çözümleri çareleri hep topluluksal ve yereldi. Ama başka topluluklar, devletler tarafından fethedilen topraklarının, sularının, denizlerinin, otlaklarının ve bunlar kadar önemli olan topluluk değerlerinin, iradelerinin ayaklar altına alınmasına seyirci kalamazlardı. Bundan dolayı savaştılar, kaçtılar göçtüler. Onlardan artakalan parçalanmış, dağılmış, yeniden yeniden toplanılıp oluşturulmuş topluluklar her tür iktidarın uzağında kaldılar hep. İktidar ve muktedir bir azınlık anlayışı olarak, Türkmen topluluklarının bütünsel bir anlayışla dokunan hayatına yabancıdır. Türkmenlerin dinleri, töreleri, geçimlerini üretme biçimleri, paylaşmaları, tüketimleri, eşitlikçidir; bu demliktir (süresi değişen an). Toplulukiçi ilişkilerdeki eşitlikçilik ve “karşılıklı yardımlaşma” farklılaşmayı, sınıflaşmayı engellediğinden devlet fikri böyle toplumlara hep yabancı gelmiştir.’

Türkçü tarihin baş yazarı Ziya Gökalp bile Türkmenleri anlatırken Özyönetim’i anlatır. “... Hive Türkmenleri dünyanın en demokrat bir budunudurlar. Gaston Richard diyor ki: ‘Bu budunda eşitlik, olgunluğun son derecesini bulmuştur. Çünkü Türkmenler’de ücretle çalıştırılan hizmetçiler yoktur. Tutsaklarsa pek azdır.’ (...) Tekeliler’de [bugün Türkmenistan’da bir topluluk] Türkmenler sanki referandum (halkoyu) yöntemiyle yönetilir bir cumhuriyettir. Hanın bir cumhurbaşkanı kadar bile hükmü ve sözgeçerliği yoktur. Çünkü, maaşı ve ödeneği yoktur. Hanı seçen ve görevden alan, halk meclisidir. Gaston Richard, Mihaliof’tan aktararak... ‘Kendi isteği ile ne siyasal başkan, ne derece ayrımı kabul etmeyen bu eşitlikçi halkta kamuoyu birden çok kadınla evlenmeyi asla uygun görmezler.’ ...” (Gökalp 1925/1991: 131.)

“… amaç çoktan sona ermiş bir geçmişi geri getirmek değil, bu geçmişin sahip olduğu değerleri gelecek için yeni ufuklar açması adına olumlayarak, yerel geleneklere herhangi bir değer vermeyi reddeden hegemonyacı tarih anlayışlarına karşı gelmektir.” (Arif Dirlik, Postkolonyal Aura, s. 64)’    

 * Türkmen Anarşizmi- Ahmet Ateş- Öteki Yayınları- 2016