Türkiye’deki 17/25 Aralık operasyonlarından hemen sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yaklaşan 7 Haziran seçimlerini kast ederek, “Bu seçimlerde alacağımız oylar dış dünyanın bize bakışını belirleyecek!” demişti.

Seçim sonuçları Cumhurbaşkanı Erdoğan için tam bir hezimet oldu; neredeyse bir hafta kamuoyu önüne çıkamadı; ancak muhalefetin gösterdiği basiretsizlik üzerine, kısa bir süre sonra üzerinden yenilmişlik hissini atan AKP ve Erdoğan böylece 1 Kasım'a giden süreci de başlatmış oldular. 

Bu ifadede iki önemli önerme vardı! Bunlardan ilki Cumhurbaşkanı'nın “dış dünya diye kast ettiği ABD ve AB'nin AKP'nin dış politikasından memnun olmadıkları!” İkincisi önerme ise: “dış dünya ile ilişkilerini seçimlerde alacakları oyların belirleyecek olması!”

Erdoğan herşeyin içerde alacakları oylara göre belirleneceğini anlamıştı; bütün denklemi buna göre kurdu. Orada yaşanacak en küçük bir problem sadece AKP'nin iktidarına mal olmayacak; bizzat kendisinin ve ailesinin sonu olacaktı...

İşte tam da bundan dolayı; AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan bütün gücü ile oylarını yüzde 50'nin üzerinde sabitlemeye çalıştı; hala bütün gücü ile oylarını bu oranda sabitlemeye çalışıyor.

AKP ve Erdoğan için bundan daha önemli bir hedef yok!

AKP ve Erdoğan toplumun yüzde 50'sinin oyunu almak için geri kalanların hepsini ötekileştirmekte hiç bir sakınca görmüyor, bütün bir toplumu; duyguda, düşüncede yarıyor, param parça ediyor!

Politikayı toplumda var olan refahı ve ayrıcalıkları önce kendine alıp; geri kalanı da yandaşa dağıtmak olarak gören bu ekip; iktidarını sürdürebilmek için Türkiye'nin birlikte bir toplum olma hissiyatı ile oynuyor. 

Başta kendi yandaşları olmak üzere; rafine Türk ve Sünni olanları muazzam ayrıcalıklarla donatırken; onlara başta kamu olanakları olmak üzere bütün olanakları sonuna kadar açarken; toplumun geri kalanına bu alanları tamamen kapatıyor.

KPSS gibi bilgi ölçen ve bunun üzerinden kamuda istihdamın önünü açan; nisbi objektif metodları FETÖ tehlikesi gibi saçma sapan sebeplerle ortadan kaldırırken; “Reis kimdir?” türünden düzeysiz, subjektif ölçülerle yandaşlara kamuda memuriyetin kapılarını açıyor.

Kamu ihalelerini hiç konu bile etmiyorum; onların yandaşlara, yağcılık ve yalakalık derecelerine göre dağıtıldığını kendileri bile artık inkar etmiyorlar. 

Geçenlerde Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki, “Rant olmadan hayat olmaz!” diyerek, AKP'nin hayattan ve politikadan ne anladığını da itiraf etmiş oldu.

AKP'nin çok uzun bir süredir yolsuzluğa ve rüşvete battığını hepimiz biliyoruz, buraya kadar bir sorun yok. 

Burada sorun çok daha derinlerde; AKP bu uygulamaları ile bütün bir toplumu da suça bulaştırıyor. Toplumun bir kesimi diğerlerinin başına gelene üzülmek yerine; acaba buradan kendine bir şey düşer mi diye ellerini ovuşturuyor.

Bir toplumda politik mücadele anlaşılır bir şeydir; onun da kendine göre kuralları var; ancak sadece iktidarda kalmak adına bütün bir toplum bir birleriyle vuruşturulmaya çalışılıyorsa, orada büyük bir problem var demektir.

AKP, toplumun ayrıcalıklarla donattığı bir kesimine kendilerinin birinci sınıf vatandaş; diğerlerinin ise parya olduğu hissini bilerek isteyerek vermeye çalışarak; çok sorumsuz ve ahlak dışı bir toplum mühendisliği yapıyor.

İşte toplumsal kirlenmenin en kötü hali de bu olsa gerekir; bir birinin acısına sevinen, daha da kötüsü bundan menfaat uman bir toplum artık çürümeye yüz tutmuştur. O toplumu artık ayrıca bölmeye çalışmaya gerek yoktur; o toplum duyguda, düşüncede bırakın bölünmeyi “param parça” olmuştur.