Yeni yıla peş peşe gelen katliam haberleriyle girdik. Önce Uludere’de, geçim derdiyle sınıra vuran 35 Kürt genci Türk savaş uçaklarının bomdardımanı sonucu vahşice katledildi.
Ardından polis Diyarbakır’da iki Kürt gencini infaz etti. Son olarak da Dersim’de 8 gerillanın çatışmada öldürüldüğü haberi geldi.
Bir hafta içinde Kürt halkının temel direği ve geleceği olan çıplak yürekli 45 genç daha toprağa verildi.
Gençler toprağa, annelerinin yürekleri de ateşe verildi. Kürdistan’ın dört bir yerinden acılar, ağıtlar, feryatlar yükseldi.
Yaşanan acıları anlatmaya söz yine yetmedi.
Türk ordusu işlediği her katliamın ardından olduğu gibi bu kez de kurbanları suçlamayı tercih etti.
Genelkurmay yaptığı açıklamada ‘terörist sandık, kaçakçı çıktılar’ dedi. Oysa, Türk ordusu için onların kaçakçı ya da PKK’li olmaları önemli değildi. Önemli olan Kürtlükleriydi.
Gençler PKK’li veya kaçakçı olmasalardı da öldürüleceklerdi! Onlar içine doğdukları kimlikleri yüzünden katledildiler.
AKP Hükümeti’ne gelince; hükümet ordunun işlediği insanlık suçunu gizlemeyi esas alan bir politika izledi. Hükümet orduya Kürt kanı üzerinden yine ve yeniden kol kanat gerdi.
Öldürülenler kaçakçı değil, PKK’li olsalardı AKP orduyu ödüllendirecekti. Yandaş medya da zafer manşetleri atacak, ‘asker-sivil uyumuyla PKK’nin sonunun geldiği’ müjdesini (!) verecekti.
Ancak ordu, örtbas edilmesi mümkün olmayan bir insanlık suçu işlemişti. Kürdistan medyası da kısa sürede olayı dünya insanlığının gündemine getirmişti. Ayrıca Genelkurmay’dan fiyasko bir açıklama da gelmişti.
AKP’nin işi kolay değildi. Katledilenler savunmasız, sivil köylülerdi! Hükümet bu yüzden ileri gidemedi. Katliamı üstlendi ama, ordusuna ödül yerine, destek vermekle yetindi.
Başbakan Erdoğan, bombardımanın Türkiye’ye sızmaya çalışan PKK’lilere yönelik olduğunu söyledi.
Yardımcısı Arınç, ‘işaret fişeği atarak ve top ateşi yaparak’ uyardıkları Kürt vatandaşların yollarına devam ettikleri için öldürüldüklerini belirtti. Bakanlar Kurulu da kurbanların ailelerine tazminat ödenmesine karar verdi.
AKP Hükümeti, ‘Pardon, Kürtleri PKK’li sandık’ gerekçesiyle katliama açık destek verdi ancak, buna rağmen katliamla ilgili tartışmalar AKP ile ordu arasında bir hesaplaşma varmış gibi devam etti.
Kimilerine göre Ergenekon yeniden harekete geçmişti. Kimilerine göre hükümete ‘komplo’ düzenlenmiş, kimilerine göreyse ordu ‘pasifize’ edilmek istenmişti.
Fakat katliam öncesinde olduğu gibi, sonrasında da hükümet ile ordu uzlaşı ve işbirliği içinde olduklarının mesajını verdiler.
Kaldı ki Kürt siyasetini dün olduğu gibi, bugün de MGK belirliyor. Katliam emri de oradan çıkmış görünüyor. 
Katliam Ortadoğu’yu yangın yerine çevirmeye aday İran- Irak ve Suriye üçgeninde yaşanan gelişmeler yüzünden yapılmışa benziyor.
Klasik devlet refleksi buna işaret ediyor.
Ne de olsa Irak’ın işgaliyle birlikte Ortadoğu’da statüko çöktü ve dengeler kökten değişti.
Küresel ve bölgesel gericilik arasındaki tepişme halkların bastırılmış iradelerinin ortaya çıkmasına vesile oldu.
Diktatörler peş peşe devriliyor, halkların özgürlük, demokrasi ve refah talepleri her geçen gün biraz daha yükseliyor.
Irak bölünüyor; Suriye’nin despotik rejimi çöküyor, İran kuşatılmış bulunuyor.
Bölgede yeni dengeler kuruluyor. Kürdistan da yeni dengelerin odağında duruyor.
Bütün bunlar Türk devletini tehdit ve tedirgin ediyor.
Türk devleti Kürt halkının yükselişe geçmesinden; Kürdistan’ın özgürleşiyor olmasından korkuyor!
Bu da bildik devlet refleksini tetikliyor. TC tarihte yaptığını yapıyor. Kan dökerek, katliam gerçekleştirerek halkı sindirip korkutmaya çalışıyor.
Bu anlamda kimi yazar ve siyasetçilerin belirttikleri gibi Uludere katliamı 33 Kurşun katliamıyla benzerlik arz ediyor.
1943 yılında 33 yoksul Kürt köylüsü bir seher vakti sorgusuz sualsiz kurşuna dizilmişti. 2011 yılında da 35 Kürt köylüsü yine sorgusuz sualsiz, acımasızca katledildi.
O tarihte de bölgede yeni dengeler kuruluyordu. Kürtler de bundan istifade etmek istiyorlardı. Devlet sınır boylarında katliam yaparak bunun önüne geçmeye çalıştı.
 Fakat o dönem başarılı oldu ama, şimdi böyle bir şansı bulunmuyor. Katliamla, korkuyla Kürtleri engellemesi artık mümkün görünmüyor.
Dolayısıyla Kürt siyasetinin de halkın beklentisine uygun bir tutum alması gerekiyor.
Siyasetin Kürt halkının temel direği ve geleceği gençlere bütün gücüyle sahip çıkması, onların hesabını sorması, dünyayı katillere dar etmesi gerekiyor.
Yalnız Uludere’dekilere değil, anneleri morg kaplarında bir başına bekleyen Diyarbakır’da ve Dersim’de katledilen gençlere de sahip çıkmalıdır.
Gerilla annelerini Türk devleti ve AKP Hükümeti karşısında yalnız bırakan siyasetin ortak vicdanımızı yaraladığını bilmesi gerekiyor. Bu zorlu süreçte zalime baş eğilmemelidir. Eğilen başın bir daha kalkmayacağı bilinmelidir…