
Her bir senaryonun kendi gerçeğini oluşturduğu bu söz karmaşasında, reel politik analizlerin birbirleriyle yarıştığı ve duygusal yoğunluğu arttırdığı, tansiyonu yüksek bu kamusal alanda; Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in cenazelerinin yüzbinlerin kolları, elleri ve gözleriyle buluştuğu görüntüler ise bambaşka bir tarihsel, ahlaki ve toplumsal hakikati ortaya çıkartıyor. Kanımca Türkiye devleti ile Kürt Özgürlük Mücadelesi arasında yaşanan gerilimin derin boyutunu ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin tarihi iddiasını asıl aydınlatan işte bu hakikattir.
Öncelikle şunu söylemek gerekir. Elbette Sakine Cansız’ın ölümü herhangi bir ölüme, cenazesi herhangi bir cenazeye benzemeyecekti. Onu kaybetmek elbette ki kişiselin ötesinde anlamlar yaratacak, bir halkın bağrını yakacaktı. Çünkü Sakine Cansız, Kürt Özgürlük Hareketi’nin otuz yılı aşkın tarihinin yaratıcılarından, anlatıcılarından ve tanıklarındandı. Diyarbakır Cezaevi’nin cellat yüzbaşısı Esat Oktay Yıldıran’ın yüzüne korkusuzca tükürmüş, türlü işkenceler karşısında „ah“ demeyi kendine yakıştıramamış, mahkemede herkesi direnişe davet etmiş, cezaevinde 11 yıl kaldıktan sonra gerillaya katılmış, orada bir yandan Kürt halkının bir yandan da kadınların özgürlüğü için mücadele etmiş, en son ise Avrupa’daki halk mücadelesine nefesini katmış bir kadın kahramandı. Ta Diyarbakır Cezaevi’nden beridir Kürt halkının ahlaki duruşunu kurmuş olan „bedel“in her türlüsünü vermişti. Erdoğan „Diyarbakır Cezaevi’nin dili olsa da konuşsa,“ demişti. Sakine Cansız’ın dili vardı. Sakine Cansız’ın da, Fidan Doğan’ın da, Leyla Şaylemez’in de dili vardı ve akılları ile bedenleri ile bir büyük adalet mücadelesine tanıktılar. Yasları bitmez. Elbette yaşamlarını adadıkları Kürt halkı onları sarıp sarmaladı; yemin edip yürüdükleri bu uzun yolun sonunda onları hak ettikleri gibi karşıladı. Kürt halkı ödedikleri bedellerle daha da değerlenmiş bu çocuklarına sadakatle, coşkuyla ve cesaretle sahip çıktı. Rahat uyusunlar.
Bu yazı Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in kadın kimlikleri üzerine. Kanımca ne bu suikastte/katliamda üç kadının aramızdan alınması ne de bu üç kadının halkları tarafından derin bir yasla karşılanması tesadüf değil. Tam tersine, bu felaketle ve felakete halkın verdiği tepki ile birlikte açığa çıkan hakikatte onların kahraman kimlikleri kadar, kadın kimliklerinin de temel teşkil ettiğini düşünüyorum.
Kürt kadınları bir kaç yıldan beri Türkiye devleti ve AKP Hükümeti’nin öncelikli hedefi. Hatırlanırsa KCK operasyonlarında ilk tutuklamalar kadın hareketini hedef almıştı. Öte yandan uzun zamandır Bakanlar ve AKP milletvekilleri sözleriyle, savcılar fezlekeleriyle, gazeteciler haberleriyle, polisler ise gaz bombalarıyla Kürt kadın milletvekillerine karşı milli bir seferberlik içindeydiler. En son Açlık Grevi’nde, namaz kılan, ya da çadırda nöbette olan kadınlara yapılan „şiddetli“ müdahalelerle bir tabu daha yıkılmış ve devletin kadın düşmanlığı arşivine yeni deliller katılmıştı. Yani TC çoktandır Kürt kadınlarını asli düşmanı ilan etmişti.
Türkiye Devleti’nin Kürt kadınlarını öncelikli düşmanı sayması için son derece geçerli sebepleri var. Çünkü kadınlar Kürt Özgürlük Hareketi’nin can damarlarıdırlar, emekçileridirler. Hareketin kurduğu yeni ahlak, insan ilişkileri ve hak algısının baş mimarları ve taşıyıcılarıdırlar. Fail, tanık ve anlatıcıdırlar.
Devletin eril bir yapı olduğu, iktidarını cinsiyetlendirilmiş metaforlara/benzetmelere dayandırdığı çokça söylenmiştir. Siyasi iktidar ötekilerini -deyim yerindeyse- „dişileştirerek“ ezer. Ev içinin cinsiyet ilişkilerini anımsatan sözler, tavırlar ve pratikleri kamusal alana taşır ve bu sayede ezme ezilme ilişkilerinin üstünü örter; kısacası siyasi olanı doğallaştırarak depolitize eder. O yüzden ataerkil düzen ile devletleşmiş iktidar yakın akrabadırlar. İkisi de cinsiyet dilinin/cinsiyetlendirilmiş iş bölümü ve güç ilişkilerinin doğallıktan çıkartılarak sorgulanmasını istemez. Kürt kadın mücadelesi ve Türkiye feminist hareketi cinsiyet ilişkilerini ve toplumsal cinsiyet düzenini sorguladıkları ölçüde devletin doğal düşmanı olmuşlardır. Tıpkı dünyadaki diğer kızkardeşleri gibi. Ancak Kürt kadın hareketinin başkaldırısının Türk devletinin nezdinde teşkil ettiği tehlike son yıllarda daha da artmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti devleti hem erkeklerle hem de kadınlarla ilişkisini kurumsallaştırmış olduğu aile yapısı üzerinden yürütür. Cumhuriyet erki, TC’nin kuruluşundan sonraki yıllarda çekirdek aile ile devlet arasına girebilecek tüm yapılarla mücadele etmiş, aşiret veya tarikat gibi bağları en büyük düşmanı bellemiştir. Bireylerin tüm aidiyetini ulusal olana indirgemiş ve aile yapısını cinsiyetlendiren yasalar, politikalar, hak ve ödevler sayesinde kadın ve erkekleri yönetmiştir. İdealde kamusal olanı devletli, özel olanı „aile yeri“ kılmıştır.
Devlet aile aracılığı (ve medeni kanun) ile her erkeğe reislik rolünü verir, kadınların bedenlerini, emeklerini, kimliklerini erkeğin kontrolüne teslim eder. Böylelikle toplum erkeklerin yönettiği hanelerden oluşan bir yapıya büründürülür ve erkekler, kadınlar üzerinden kurdukları iktidar karşılığında devlete biat eder.
Cumhuriyetin „halkçı“ oku çoğu zaman kendi kurduğu iktidar yapısının aksine meyil etmiştir. Nitekim cinsiyet meselesinde de „halk“ aile dışındaki tek adres olmuş ve „halkçı“ siyasetler kimi zaman sınıflar arası, kimi zaman etnik gruplar arası, kimi nadir zaman ise, başarısızca olsa dahi, kadınlar ve erkekler arası eşitsizlikleri azaltmaya yönelmiştir.
Bugünkü AKP iktidarı ile „halk“ adı kamusal alandan tamamıyla çıkartılmış, yani Kemalist ideolojinin iç çatışması tamamıyla ortadan kaldırılmış, sosyal politikanın tüm adresleri „aileleştirilmiş“ ve böylelikle kadının (ve hatta erkeğin de) aile dışında hiçbir meşru varlığının olmaması hedeflenmiştir. Rahatlıkla diyebiliriz ki AKP’nin yeni düzeninde erkeklerle devlet arasındaki ittifak tamamlanmış, kusursuzlaşmıştır. Tam da bu sebeple kanımca bu bir dini düzen değil bir erkek egemen düzendir ve gelenek değil, modern neoliberal yasalar bağlamında anlaşılmalıdır. Ancak bu başka bir yazının konusu olabilir.
Bir yandan aileyi yücelterek, erkeklerle ittifaka giren devlet, kadınlara da onları erkeklerin „normali aşan“ egemenlikleri karşısında koruyacağını vaat etmekte, bu sayede gönüllerini ve sadakatlerini kazanmaya çalışmaktadır. Kadınlar ise kah çocukları için, kah şiddetten korunmak için, kah sağlık, kah yoksulluk parası için devletle birebir karşılaşmaktadırlar. Bu karşılaşmalarda devlet kadınların içlerine, sözlerine, dillerine, kimliklerine nüfuz eder.
Bilindiği gibi AKP, TOKİ’ler, taşra üniversiteleri, dershaneler ve parklarla şehri yeniden inşa etti. Erkekler kahvelerden, içki sofralarından, sokaklardan, evlere ve ev ve aile üzerinden ait olunan cemaatler ile cemaatlerin kontrolündeki mekanlara çekildikçe bu yeni-modern cinsiyetçi düzenin içine daha da fazla girdiler. Kadınların kamusal alandaki siyasi rolü ise yardım, sağlık, kermes, ziyaret dörtlüsü ile çerçevelenince onların da devletle uyumları tamamlanmış oldu.
AKP yönetimi Kürdistan’da da 2000’li yıllar boyunca kadınlar ve erkeklerin ittifakını cinsiyetlendirilmiş sosyal politikalarla, tarikatlar, cemaatler ve derneklerle kazanacağını umdu. TMK yasası ile çocuklarını rehin aldığı kadınların ise güzellikle kazanamadığı biatını, zorla elde edeceğini düşündü. Ancak Kürt Özgürlük Hareketi’nin kadınlara vaat ettiği etik ve kimlik karşısında fazla bir başarı elde edemedi.
Kanımca Kürt Kadın Hareketi, bugün Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en önemli dönüştürücü gücü, erk ve iktidara yöneltilmiş en büyük tehdittir. Çünkü siyasi alandan aktör olarak tamamıyla dışlanmış kadınların bu alana muhalif olarak, isyankar olarak dahil olmaları, devletin düpedüz yok sayılmasıdır. Devlet kendini ancak bu kadınları değersizleştirerek, cezalandırarak, yok ederek yeniden inşa edebilir; ki devlet aklının Kürt kadın siyasetçilerle girdiği ilişki tamamıyla bundan ibarettir.
Kadınların Kürt Özgürlük Hareketi içinde sözcü, lider, vekil, başkan, siyasetçi, militan, vs. olarak var olmaları bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm cinsiyetçi modernite projesinin temelini sarsmakta. Yukarıda da belirttiğim gibi, Türkiye Cumhuriyeti kadın-erkek arasında oluşan ideal duyguları ve ilişkileri evlilik ve aile kurumları içinde tanımladı. Oysa Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye solunun yaptığının da ötesinde genci, yaşlıyı, çocuğu, dağdaki, cezaevindeki ve Avrupa’dakini kadınıyla erkeğiyle hevallik/arkadaşlık duygularıyla birbirine yakından bağlıyor, kenetliyor. Bu sayede alternatif bir kamusallık ve hareketlilik oluşturuyor. İşte AKP için en büyük tehdit ideoloji değil, insanları birbirine farklı biçimde bağlayan bu „başka“ ahlak, bu „öteki“ bağ.
Bu öteki „bağ“ın kurucu duygu ve deneyimlerinden biri örneğin Kürt halkının sıkça kullandığı „bedel“ kavramında gizli. Bedel bir yanıyla kişisel, özel ve bireysel. Çünkü Gültan Kışanak’ın Roboskî konuşmasında dediği gibi her insan kendi duruşunu kendi belirler. Bedel bir yanıyla örgütsel; disiplin, inanç ve adanmayla mümkün. Bir yanıyla ise toplumsal. Herkesin ödeyebileceği ve ödediği bir bedel var. Bedel; kişi, örgüt ve halk arasında karşılıklı muhabbet, aidiyet, ve sadakat ilişkileri üretiyor. Hele bedel ödeyenler kadın olduğunda... Kadınların doğal olarak algılanan çocuk/genç kız/gelin/ana gibi yaşam döngüleri, mücadele içinde sekteye uğradığında ve ertelendiğinde, bu herkese tüm Kürt halkının ertelenmiş hayatını hatırlatıyor. İşte bu yüzden, Sakine Cansız’ın, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’in ölümü faillerin düşündüğünün aksine o „öteki“ bağı bozmak yerine daha da güçlendiriyor. Kadınların ödediği bedel, özgürlük mücadelesini halklaştırıyor, mücadele ve ideoloji zamanını halkın zamanıyla eşitliyor. Bedelleri tazeliyor, yeniden dağıtıyor ve demokratikleştiriyor. Kadınlar için ağladığımızda kendimiz için de ağlıyoruz.
Kadınların ve erkeklerin Kürt Özgürlük Hareketi içinde cinsellik, evlilik ve aile dışında; mücadele, bedel ve arkadaşlık üzerinden kurdukları bu ahlak ve bağ TC’nin muhayyilesinde eskiden bir zamanlar devrimciler daha henüz hatırlanır iken sadece gençlere atfedilir ve geçici görülürdü. Şimdilerde ise tamamıyla silinmiş, yok olmuş, unutulmuş, topyekün olarak 3 çocuklu faydacı bir ahlak ile ikame edilmiş durumda. Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadeleci kadınları toplumsal muhayyileye bu (devlet için) „zehirli“ ve ötekileştirilmiş var oluş imkanını sokuyor.
Kadınların aileye isyanı devlete de isyandır. Ancak düzen, gençken isyan edenlerin eninde sonunda aşk ve cinsellik karşılığında yola geleceğine yatırım yapar. Sakine Cansız ve arkadaşları yola gelmeyenlerden, gelmeyeceklerdendiler. Onların cenazesinde bütün bir halk bir kez daha isyanın, yola gelmemenin ve dostlara bağlılığın yeminini etmiş oldu.
Son sene çok uzun geçti. Şimdi yeni bir evredeyiz. 2000’ler boyunca 1990’ların kirli savaşından yorgun argın çıkan tarafların; çatışmalarla gönülsüzce samimi olmuşların; aşınmış kimliklerini barış ile yeniden inşa edecekleri, ortak ve içerici bir dünya kuracakları günleri hayal etmiştik. O devir geride kaldı. Kürt kadınlarının ve erkeklerinin fail, tanık ve anlatıcı olarak kurdukları kamusal alanlarda Kürt kimliği onarıldı, yepyeni parıl parıl bir ahlak yaratıldı. Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez bu kimliğin güzelim yüzleri. Türkiye Devleti ve AKP barış için bu yüzlerle masaya oturacak.
NAZAN ÜSTÜNDAÐ