On binlerce Kürdistanlı ve dostları, 11 Ocak’ta, Paris’te Fransız yargısını yargıladı. Varlıkları, kitlesellikleri, renkleri ve sloganları ile kendi mahkemelerinde Fransız adaletini yargıladılar. Sakine, Fidan ve Leyla Paris’in göbeğinde sivil-silahsız olarak bir büroda, silahlı kişi ya da kişiler tarafından hunharca katledildiler. Üç Kürt kadını. Üç Kürt direnişçisi. Üç sivil insan... Demokrasinin beşiği(!) olan Fransa’da adalet bir yıldır susuyor. Katil ya da katiller bulunmadı. Katlin arkasındaki el ısrarla gizleniyor, korunuyor, kollanıyor. Katil ile işbirliği her halinden sırıtan Fransa, sanki Kürtlere nanik yapıyor.

Sorun Kürtler olunca gözler kör, kulaklar sağır oluyor. Sorun Kürtler olunca diller de tutuluyor. Adaletin kırıntısı bile Kürtlere çok görülüyor. Sanki Fransa, 9 Ocak 2013’te, Paris’te Lozan Antlaşması’nın 90’ıncı yıldönümünü kutluyordu. Sanki “beyaz adam”, 90 yıl önce böldüğü topraklarımızın hala sahibi olduğunu hissettiren bir tavır sergiliyordu.
Sanki beyaz adam, “Kürdistan’ı ben böldüm, sınırları ben çizdim, siz kim oluyorsunuz da şimdilerde barış müzakereleri(!) yapıyorsunuz. Yapar mısınız, üstelik benden habersiz; o zaman ben de topraklarımda sizin direnişçilerinizi öldürtürüm” diyor. “Sizi kalbinizden, sizi beyninizden vururum” diyor. Ama beyaz adam şaşkın. 90 yıl önce Lozan sokakları boştu; istediğini yapabiliyordu. Şimdi Paris sokaklarında on binlerce Kürdistanlı yürüyor. Hesap soruyor. Katilini arıyor. Beyaz adamı ve beyaz adaleti yargılıyor.
Beyaz adam, yalnızca kaderimizi belirlemiyor; nasıl yaşamamız gerektiğine, kimlerle birlikte yaşamamız gerektiğine de karar veriyor. Nerdeyse ne yiyip içeceğimize de onlar karar verecek.
Üstelik beyaz adamın nasyonalitesi de yok. Bu beyaz adam Türk de olabilir, Fransız da, Amerikan da, İngiliz de, Arap da, Acem de ve saire de... Bir vesairesi daha var; onu da yazının sonuna bırakıyorum.
Türkiye’deki beyaz adam ve beyaz adaleti, Roboskî’de öldürülen çoğu çocuk 34 sivil Kürdün katlini, iki sene sonra “kusursuz savaş operasyonu” olarak gördü. Tabii ki kusur yoktu! Öldürülenlerin hepsi de Kürt’tü. Üstelik mahkeme de savaş mahkemesi idi. Savaşta öldürülenlerin hepsi düşman ise o harekatta kusur olmaz. Dolayısıyla, bir Türk ölmedi ki kusur olsun. Bombalamada hata ve kusur yok; çünkü hepsi Kürt ve düşman. Öldürülenlerin çoğunun çocuk olması bile savaş suçu sayılmıyor, beyaz Türk adaletinde. Ne kadar da benziyor Fransa adaletine...
Beyaz adamın şapkasının renginin beyaz, yeşil ya da kızıl olması hiçbir şeyi değiştirmez. Kızıl şapkalı beyaz adamlar, Dêrsim Jenosidi’ni, Şeyh Said’in darağacına gönderilmesini yapan beyaz şapkalı katilleri alkışlamışlardı. Şimdilerde yeşil şapkalı beyaz adamlar ve yargıçlar var; Kürtleri toplu esaret altına alanlar... On binlerce Kürt esirin yargıçları yeşil şapkalı... Sesli ve sessiz alkışlayan, her çeşit renkten şapkaları olan beyaz adamlar var. En rahatsız edeni sessiz alkışlayanlar... Kızıl şapkalı beyaz adamlar...
Bir de kendisini beyaz ile özdeşleştiren, aslında beyaz olmayanlar var. Yani kendini kandıranlar var.
Kendini kandıran Beyaz Kürtler ile en çok da kızıl şapkalı beyaz adamlar... Ne kadar da çok benziyorsunuz birbirinize.
Not: Beyaz adaleti, AK adalet gibi de okuyabilirsiniz. Yazının içeriği değişmez.