
Belleville’in yokuşunu çıktığınızda ara bir sokakta 34 yıllık göç yaşamının biriktirdiği bir sanat atölyesine geçtiğinizde İsmail Yıldırım karşılıyor bizi. Ortadoğu’dan Paris’e uzanan bir yaşam serüveni içerisine Yılmaz Güney’in yol arkadaşlığını sığdırmış Yıldırım’ın atölyesinde, geçtiği coğrafyaların izleri resim ve heykel sanatıyla buluşmuş.
Belleville, son yüzyılın yoksullarının, yoksulların içerisinden sanata gönül verenlerin diyarı olarak bilinir. Her köşesinde bir işgal evi, her sokağında bir sanat atölyesi olan Belleville’de son on yıldır bir devlet politikası olarak yoksullardan arındırma, yeniden inşaa ve dönüşüm yürürlüğe konmuş bulunuyor. Bunlara direnen isimlerden biri olan İsmail Yıldırım, küçük, bir o kadar dünyası ve yüreği geniş olan atölyesinde sanatsal üretimlerini “Değişimler” sergisinde sanatseverlerle buluşturmuş. İsmail Yıldırım ile Ortadoğu, savaş ve insanının izlerini taşıdığı çalışmaları üzerine görüştük.
Resim ve heykelle yeni bir dil
Göçün bizlerden çaldıklarından sonra heykeli yeni bir dil olarak mı ele aldınız?
70’li yıllarda “yarın devrim olacak” diyen bir tansiyon yaşanıyordu. Aslında dünya solunun ortak özelliğiydi bu. Örneğin bir noktaya oturup, bir kentten bahsedelim. Orada oturup o kentin bütün legal imkanlarını zorlayarak, mahallenin muhtarından, belediyeye kadar bir örgütlenme modeli geliştirmeyi pek düşünmedik. Yarın devrim olacak gibi yaşadık. Öyle ki oturduğumuz mahallelerde bizi kimse bilmezdi. Gölge gibi yaşadık. Kedi sessizliğiyle oradan geçip gitmek durumunda kaldık. O ortak solun sorunuydu. Bunda soğuk savaş döneminin etkisi de vardı elbet. Bugün ise ben bulunduğun yerde kök salmayı ve orada dönüştürmekten bahsediyorum. Bunu savunuyorum. Çoğu insan bunu reformist bir mantık diye eleştirebilir. Elbette şu ana da hazırız, o beklediğimiz gün geldiğinde sokağa çıkmayan namert. Bir ömrü gezgin devrimci olarak yaşamak bugün savunduğum bir şey değil. Ama böyle yaşayanlara da büyük saygı duyuyorum. Buraya gelen arkadaşlarıma göre ben şanslı bir mülteciyim. Türkiye’de edindiğim entellektüel birikim, resim ve heykel sanatına dair bilgim, burada dile ihtiyaç duymadan insanlarla doğrudan iletişim kurmamı sağladı. Ürettiklerim üzerinden iletişim kurmayı başardım. Ama bunu yapamayan arkadaşlarım için zor bir süreç göçmenlik. Yazar olarak geliyorsun. Anadilin burada hükümsüz. Burada yazdıklarınla hayat sürdürmen de kolay bir iş değil. Bu nedenle onlara göre şanslıydım. Burası birçok arkadaşımın pestilini çıkardı.
Avrupa’da sürgünde yaşamak zorunluluğu ve geçmişin izleri sanatınızda ki etkileri?
Orada yenilmiştik. Bunu kabul ederek yola yeniden başladım. Ben resim hayatına çok erken başladım. Lisede güzel sanatlar okudum. Elim ve beynim bu alanda bu dönemde gelişmişti. Cezaevinde ve Lübnan’da resim ve heykel yapmaya devam ettim. Buraya geldikten sonra kendimi Fransızca ifade edememem, iletişim kurmada benim için sanat bir araç oldu. Yazmaktan farkı yayılman gerekiyor. Yani atölyelerin olmak zorunda. Yani iyi resim yapmak için attan ineceksin. Yani yerleşmen gerekiyor. Bir göçebe hayatıyla iyi resim yapmak mümkün değil. Müzik ve yazı olur ama benim yaptığım iş için yayılmak gerekiyor. 83’de yapmaya karar verdim.
Resim ve heykel yaparken, Ortadoğu coğrafyasına baktım, aynı zamanda bu coğrafya Sümer, Mezopotamya medeniyeti, eski Yunan, Mısır medeniyetlerini bir sünger gibi kendi içerisine çekmiş bir coğrafyadır. Yaptığım resimlerde İncil, Kuran, Tevrat ve Gılgamış Destanı’nı kullanarak, onların üzerinden metaforlar ve göndermeler yaparak bir resim kurmaya çalıştım. Fakat bu resmi kurarken daha çok Türkiye ve Ortadoğu’ya baktım. Oralar benim aşkım, oralar benim ilk göz ağrım. Hep oralara baktım. Filistin, Lübnan, Suriye, Irak ve Türkiye’de olanlara baktım. Çünkü ben oralardan geçip buraya geldim. İnsanın hatıraları olduğu yerlere bakması doğal.
2004 yılından sonra özellikle Irak savaşından sonra buraya yöneldim. Türkiye’de olup bitenlerde buna dahil. Bir zamanlar Ön-Asya Sosyalist Birliği Ülkeleri tezini savunmuş biriyim. O zamanlar Yılmaz Güney ile birlikte bu düşünce üzerine yazıp çizdik. Bu anlamda bu alanlarda olan halklar beni zaten ilgilendiriyor. Bugün bu düşünceyi konfederalizm, federasyon biçiminde ifade eden arkadaşlar var. Bu bugün hayal gibi gözükse de o coğrafyayı kan revan içerisinde çıkaracak düşünce budur diye düşünüyorum. Resme ve heykele de buradan bakıyorum. Ayakta duran figürler. Biz buradayız bu toprakları savunuyoruz biçimindedir. Savaşa karşı bir duruştur. Bugün Suriye halkını hallaç pamuğu gibi attırılıyor, sınırlarda birikiyor, denizlerde boğuluyor. Yaptığım çalışmalar bu anlamıyla son üç yıldır Avrupalı’ya da dokunan bir içerik taşıyor.
Zalim ve mazlum dönüşümü!
Heykelleriniz de kollar belirsizleşmiş ya da görünür değil. Ama heykelleriniz de geriye kalan vücutlar dik ve direngen. Bu heykellerde yaşam sürecinizin izleri savaşla mı birleşiyor?
Benden önce heykel yapan çoğu sanatçının yaratımlarından beslenerek bugüne geldim. Oradan devşirdiğim şeyle yeni şeyler kuruyorum. İkincisi o coğrafyada olup bitenler ve ben. Bu üçlü bir hikayedir. Bu hikayeyi kurarken, bir zulme karşı, ikinci bir acı hareketi yaratanları ön görmedim resimlerimde. Elinde silah olan bir insan figürü yapmadım. Savaşı bir boğuşma hali olarak tanımlarsak, dünün mazlumu bu boğuşmada bugünün zalimi olabiliyor. Örneğin Yahudiler. Avrupa’da son yüzyılda yaşadıklarına bakın. Ortadoğu’da 48’lerden sonra bir yere yerleştiler, avuç içi kadar toprağa sahip oldular. Yani buna ben şey diyorum, dünün zalimi bugünün mazlumu, ya da tam tersi olabiliyor. Örneğin dünün zalim Saddamını düşünün. Onun kabileleri daha sonra mazlum pozisyonuna düşdü, bugün ise IŞİD melaneti onlardan çıktı. Anlatmak istediğim buydu. Albert Camus’nun “Yabancı” adlı kitabı bu durumu aslında çok güzel özetler. Orada bir katil üzerinden anlatır. Benim çalışmalarımda ellerin olmaması ya da küçük imlemeler olması direnmeyi dik durma biçiminde anlatırım. Bu dik duruşta genelde ise kadına bir gönderme yaptım. Kadının insanoğlunun merhamet kazanmasında, ileride daha iyi bir hayat kurmada önemli olduğuna inanıyorum. Ben bu anlamda kadını esas alıyorum.
Zeliha’nın gözyaşı!
Örneğin Gılgamış Destanı ataerkil toplumun anaerkil topluma karşı giderek zafer kazandığı hikayedir. Mesela orada Şahmaran kadın tanrıçası, toprağın altında yılan olarak yaşamaya mahkum edilir ve ölümsüzlük otunu da o yutar. Yani bütün melanet kadın tanrıçaya yükleniyor. Ben onu bir heykelimde ayağa kaldırdım. Gölgeler heykelin üzerine düştüğünde sayısız kadın bedeni, hamile kadınlar, kadını simgeleyen siyah üçgen oluşur. Bu imgeleri Ortadoğu’daki medeniyetlerden toplayarak, resim ve heykellerimde birleştirdim.
90’lı yıllarda Kürtlere yapılan zulmü, ben yanık toprak ve ağaçlarla anlatmaya çalıştım. Ağlayan bir gökyüzü. En zelha’ya bir gönderme yaptım. Arapça’da Zeliha’nın gözyaşı. İbrahim Peygamber’in hikayesine bir göndermedir. Kürtlere yapılan zulmü o dönem öyle anlatmaya çalıştım. Resim ve heykel izleyende yeni çağrışımlar yaratabilmeli. O resim bugün Sur ve Cizre’dir. Yarın Lübnan’ı anlatır. Resmin ve heykelin kurgulanması bu anlamda evrensel bir boyut taşıyor.
Toprağın uyumu
Yaptığınız çalışmalarda insan yüzleri ve toprak renkler var?
Yüzde doksan insan gövdesi ve yüzler bulunuyor çalışmalarımda. Yüz son derece dışa vurucu bir boyut taşır. Yüz bu anlamda önemli. İkincisi rengi minimalize ediyorum toprak renklerle. Tuğla, yanık topraklar bir göndermedir. İnsan oğlu oralarda yanıyor bu anlamda bir göndermedir. Teknik olarak ise toprak rengi her yerle uyum sağlar. Bütün renkleri karıştırınca toprak rengini elde ederiz. O rengin yanına hangi rengi koyarsak koyalım rahat durur. Uyum sağlar. Bu anlamda kullanıyorum. Uzun bir zamandan beri kullanıyorum. Sivas Madımak Oteli’nin yakılması asıl başlama tarihi diyebilirim. Berim resmimde büyük dönüşümlere yol açtı.
Mesela gövdeler, yanık bedenler... kırık başlar. Bazı bölgelerde çotık denir. Ağacın topraktan çıkış bölgesi ve kökünü kapsar. O heykeller tamamen Sivas’a göndermeydi. Ama Sivas’a gönderme yaparken Gilles Deleuze diye bir filozof var. O der ki, “kültür tıpkı bir ağaç gibidir. Ağacı istediğin kadar kes, o yeniden fışkırır çıkar, köklerinden.” Kültür de böyle bir şeydir. Yok edemezsiniz. Gilles Deleuze bu aforizması bana ilham verdi, yontmamda esin kaynağı oldu. Köklerin yan yana gelişi heykele dönüştü, resimlere esin kaynağı oldu.
Buna aynı zamanda yeniden yaşam kurduğunuz Paris’te halen kökleriniz de uğraşıyorsunuz diyebilir miyiz?
Tabii ki. Ama bir diğer boyutta gündelik yaşantımızda konuşmalarımızda İran’dan ötesini unuturuz. Unutmak iyi değil. Bizim kültürümüz Akdeniz havzasında oluşan bir kültürdür. Bu kültürün imkanlarıyla ben kendimi ifade etmeye çalışıyorum. Fransa’da yaşadıklarımızda belli noktalarda işin içine girer. Oralarda yaşadık, oralarda aşık olduk. Bir de ben buraya gönüllü gelmedim elbet. Tabiri caizse kaçtık. Gidecek yerimizin kalmadığı terör estirildiği yıllarda kaçtık. Çaremiz yoktu. Lübnan üzerinden Yılmaz Güney’le ilgili bir durum nedeniyle bulundum. Oradan buraya geldim.
Paris’e gelmeseydim bu kadar üretken olur muydum sanmıyorum galiba. Çünkü orada kendimi ifade edebileceğim bir dilim vardı. Çevrem vardı. Burada resim benim yaşamım da iletişim aracım oldu. Resmi ve heykele gömülmemin sebebi Yusuf’un kuyunun dibinde kalması gibi bir durum olarak görüyorum. Bendim burada kuyunun dibindeki. Bir çığlık olarak bu ikisiyle kendimi ifade edebilirdim. Türkiye’de olsam belki başka şeyler yapardım.
Peki Belleville’in bu sürece kattıkları neydi?
Belleville’in bir özelliği var. Komün savaşı burada hemen bu sokağın başında bitti. Son barikat ilerde kurulmuş. Düne kadar küçük sol gruplar buralarda bulunuyordu. Yayın evleri, matbaalar buradaydı. Yeni baskı teknikleri gelişmeden burası matbaalarla doluydu. Bu mahalle, gettolaşmadı. Herhangi bir toplumun gettosu değil. Herkesten insan vardı. Yoksulların yaşadığı bir mahalleydi. Sanatçıları da burada buluşturan bu yoksulluktu. Ben 30 yıldır buralardayım. Paris’teki resim tarihi de böyledir. Örneğin Montmartre tepelerinde Picasso gibi sanatçılar yaşardı. Onlar orada yaşarken, çok yoksul bir semt, kırık dökük. O insanlar o dönem kendilerine daha ucuz atölyeler bulurlardı. Hatta bir çamaşırhaneyi işgal ederek atölyeye çevirirler. Montmartre’dan sonra sanatın merkezi Montparnasse’a taşınır. Çünkü Brotonya’dan gelen yoksul ev işçileri, işçilerin mekanı artık orasıdır. Sürrealist dönem oraya akar. Ressamların bölgesi oldu. Ben geldiğimde en ucuz semt olan buraya yerleştim. Baktım ki etrafım ressam kaynıyor. Herkes benim gibiydi. Belleville’li Sanatçılar Birliği’ni kurduk. Atölyelerimizi her Mayıs ayında halka bir hafta açıyoruz. Dünyanın birçok noktasından sanatseverler gelip ziyaret ediyor. 60 bin insan bir haftada bu atölyeleri dolaşıyor. Bu anlamda Belleville, vizyon değiştiriyor. Zenginler evleri alıyor. Onlarda sanatçı gibi yapıyor. Sanat bir bedel ödeme olayıdır oysa. Onlarda baba parasıyla geliyor. Bugün Montmantre nasıl bir turizm objesine dönüştüyse Belleville’in kaderi de o gibi gözüküyor.
Gelecek projeleriniz?
Eski bir sendika binasında Metalo diye bir yer var. Pasaport lafından hareketle, mültecilik, göçmenlik konusunda bir proje içerisinde resim ve heykel sergileyeceğim. Fransa’ya ilk oturum başvurusunda bulunduğum kağıtları, ilk aldığım seyahat belgesini, ilk kağıt vb içerisinde yer alacağı sanatsal çalışmalarımı koyacağım. Toprak resimlerinden oluşan yine resimler, dik duran insanları, toprağını savunmayı anlatan resimlerim olacak. Bu resmin önünde ikibuçuk metre uzunluğunda bir kadın heykeli olacak. O da dik duruyor. Bunları sergileyeceğim.
Merhamet ve Bereketin simgesi kadınlar!
Neden kadın heykeli önde?
Kadın üremeyi temsil ediyor. Kadının vicdanının çok daha sağlam olduğunu düşünüyorum. Bugüne kadar kadınların çıkardığı savaşı hatırlamıyorum. Bütün savaşları erkekler çıkarıyor. Belki feminist bir söylem gibi gelebilir ama hakikat bu. Bereketi de kadın temsil eder. Örneğin eski kilimlere bakın bazı figürlere bereket olarak tanımlanan kadındır. Bu anlamda kadın yaptığım resimlerde yüzde doksan düzeyinde yer alır. Geriye kalan da erkektir. Mahmut Derviş‘in “ben Yusufum” diyen bir şiiri var. Yani Tevrat ve Kuran’daki Yusuf’a gönderme yaparak Yusuf’u anlatır. Bende işte bende kadın dışındaki çalışmalarımda aslında kendimi Yusuf’u anlatırım.
Çığlık...
Resimleriniz deki çığlık devam edecek mi?
Çığlık benim en dara düştüğümde resim ya da yontu işi. Yaşamı imler çığlık. Mesela hayvanlar. Zorda kaldığında bağırır. Çığlık atar. Ölümü hisseder gider bir köşede ölür. Çığlık, zorda kalmayı, direnmeyi anlatır. Bu anlamda heykellerimde, resimlerimde çığlık vardır. Örneğin bu konudaki bir çalışmam Irak savaşına karşı kampanyalar döneminde Le Monde gazetesinde kullanılmıştı. Çığlık, aynı zamanda bir çağrıdır; ne duruyorsunuz orada, bir şeyler yapmak gerek!
SELMA AKKAYA / PARİS