TC tarihinin vardığı nokta, Kürt hareketi karşısındaki yenilginin manzarasıdır. AKP iktidarı yenilgiyi tersine çevirmek için çırpınırken, bir bakıma Kürdistan’ın hayalindeki sonu çabuklaştırıyor, yakına getiriyor.
Bir zamanlar dünya büyük, Kürdistan uçsuz bucaksız, parçaları birbirinden habersizdi. Avrupalıların TC’ye dahil ettiği parça, bir sabah uyandığında, “Kürtlerin var olmadığına karar verdik” beyanıyla yüz yüze geldiler.
Kürtler, binlerce yıllık gerçek, ama masa başında seçip, beğenerek kendi tarihlerini yazanlar, zorbanın diliyle yer yüzü tarihine uyduruk bir çentik daha atıyorlardı.
Onlar inkar edince yer yüzü değişiyor, soylar var oluyor, bir kalem oynatmayla yok oluyor sanıyorlardı. İnkarın “Kürt yoktur” hükmü bunun içindi. 
Kendilerini haklı çıkarıp, Kürtleri “ben bir Türküm, ne mutlu Türküm diyene” diye bağırtmak için, kandan nehirler akıttılar, gökten ateşler yağdırdılar.
Engizisyon’un işkence dehşetini tarihin çöplüğünden çıkardılar. İnsanları diri diri yakarak, korku imparatorluğuna kalıcılık kazandırmaya çabaladılar.
Ama bir şeyin farkında değillerdi. İnsan evladı sabırlı, acısını içine gömmeyi bilen, ama asla unutkanlık hastalığına düçar değildi.
Bugünü zulmü hücrelerine sindirecek şekilde yaşayarak, belleğine kaydeden halk, tarihi boyunca kendisine yapılanları unutmadı. “Gün ola, harman ola” sabrıyla bekledi. Ta ki çocukları ayağa kalkıp, Kürdistan dipten gelen dalgayla savrulana kadar…
İnkara tepki hapishaneleri, işkencehaneler, kan ve yangınları dinlemiyordu, artık. Kürtler, ölümlere, işkence hapishanelere rağmen, dilleriyle konuşma çemberini yarmış, yasağı parçalamışlardı.
1990 yılına doğru Kürt sözünü telafuz etmek zorunda kaldılar.
Başbakan Demirel, 1991’de Diyarbakır’a gidip, “Kürt realitesini (gerçeğini) kabul ediyoruz” demesi, yenilginin kabulüydü. 
TC’nin, o güne kadar söylediklerini geri almasıydı, bu. Kürtlerin direnci karşısında özür dileme, yerdekini toplayıp yutmaydı.
Çünkü Kürtler, önlerine inşa edilen ceza setlerini tek tek yıkıp, emre itaatsizliği başa çıkılmaz hale getirmişti. Kanla, göz yaşı ile küçük mevziler de olsa, kibirlerini yaralayacak, havada olan burunlarını kıracak şekilde kazanmış, onları dize getirmişlerdi…
Bu gün, gelinen nokta farklıdır. Kürtler, tıpkı Sri Lanka yerlileri, çöl adamı Tuarekler, kısacası her halk gibi kendi yurtlarının efendisi gibi yaşamak ve okullarda kendi dilleriyle eğitim görmek istiyorlar. Varlıklarını, başka bir halkın varlığına armağan eden yeminler etmeden…
Çağımızın gereği budur. Hayalleri uğrunda örgütlü bir güç olan Kürdistan’ın gidişi de, bu yoldadır.
Artık bazı Türklerin de (Ali Akel) ifade ettiği gibi, bugün Kürtlerin en nefret ettiği söz “kardeşlik”tir. Çünkü, bu söz sıcacık büyülü, ama en son dinciler kirlettiler. Büyüsü kalmadı. AKP’nin kullanımı ile yalandan cilası döküldü. Altından, Türk ırkçılığının kocaman zulmü fışkırdı.
Kürt temsilcileri parlamentodan atma girişimi ise yüzde 10 barajı, her kademeden toplu tutuklama, meydanlarda polis copu, zehirli gazlardan sonra, baskının yeni bir çemberidir.  Kürtleri istememe, siyaset sahnesinden tümüyle silme girişimi…
Bunun elbette bir karşılığı olacaktır. Kürtler, bugüne kadar kalıcı bir barışa katkısı olur umuduyla, Türk tipi demokrasi oyununda rol aldılar.
Kürtler bu durumda, bir daha dönmemek üzere, Türk parlamentosuna veda ederse kimse şaşmamalıdır. Kürtler yararı, işlevi olmayan bir oyunda neden görev alsınlar ki!..
Görünen o ki, Kürtler parlamentoyu terk edeceklerdir…
Fakat bu, medyan AKP’ye kalır demek değildir. Bu gibi hesaplar, artık beyhude hayaldir.