Dünya Yazarlar Birliği (PEN) heyeti ülkemize birtakım temaslar için gelmiş. Hoş gelmişler diyemeyeceğim çünkü duydukları haberlerden dolayı yüzleri bir karıştı, giderken de hiç hoş gitmedikleri kesin. Eh konu memleketteki “ifade özgürlüğü” durumları olunca kimsenin yüzünde güller açmayacağı kesin. Fakat gelin görün ki, bu ülke trajedi kadar ironi de içeriyor, neredeyse her toprağın altından fışkırıyor. En yeni örnek burnumuzun dibinde; ifade özgürlüğüyle ilgili birtakım sorular sormak için haliyle Adalet Bakanı’nı görmek istemişler. Adam ne yapsın, herkesi içeri tıktık, susturduk, interneti gözetim ve denetim altına aldık, herkesin attığı her adımı, söylediği her sözü fişledik, muhalif milletvekillerinin bir kısmını tutukladık geri kalanları keyfimizce gözaltına aldık, yurtdışı yasağı koymak için güzel bahaneler uydurduk, hapse attığımız gazetecilere mektup ve kitap gönderimini yasakladık ki, hiçbir şeyden beslenemez, haber alamaz olsunlar, daha ne yapalım diyecek hali yok ya; sekreterimle idare edin deyip sıvışmış. Onlar da bizi muhatap almayanla ne uğraşacağız deyip gitmemişler. İfade özgürlüğünün durumunu öğrenmek için başka kapı çalmalarına gerek yoktu ya, yine de cumhurbaşkanlığının bilmemesiyle de temaslarda bulunmuşlar. Sonucu merak eden varsa beri gelsin.

Biz burda birbirimize baka baka kararıyorduk ama elalem de gelip görünce iyice karamsar bir tablo çıkmış ortaya. Biri sormuş yazarlara; tünelin ucunda ışık görüyor musunuz diye, cevaplar o kadar umutsuz yol o kadar karanlık ki, adamın da içine karabasanlar salınmış. Yazmayla, düşünmeyle, kendine ve dünyaya bakmayla hemhal herkes, memleketin içinden geçtiği bu en karanlık dönemde iyi ve umuda dair tek bir cümle kuramıyor. Ufak tefek kırıntılarla idare ediyor, günü kazasız belasız atlattığımıza şükredip yatıyoruz. Ülkeyi terk etme kervanına katılıp katılmama noktasına Orhan Pamuk bile geldiyse halimiz nice olacak bilen söylesin.

Yine de içimizden birinin yazar Burhan Sönmez’in Pen’in yönetim kurulunda yer alması içimize su serpti, ah dedik ne güzel, bizden biri dünyanın sayılı yazarlarıyla birlikte birtakım kararlar alacak, kendi yazarlık serüvenine de su taşıyacak. Nitekim heyeti karşılayan Sönmez, gelenlerin duydukları ve gördüklerinden son derece üzgün olduğunu belirtiyor ama 10 yıl sürgün hayatı yaşamış ve işkence yüzünden beyin travmasıyla yedi yıl tedavi görmüş biri olarak, burası benim memleketim, burda doğdum burada ölmek isterim diyor. 

Kendi ülkende mi gurbetlik, sürgünde mi ikilemi sadece yazarlar için değil can havliyle gidenler için de bir başka ikilem olarak ruhsal dünyamızda gedikler açmaya devam edecek. Bu arada biz de yaklaşan referandumla birlikte evet-hayır oyunu oynamaya dalıp, başımızı emme basma tulumba gibi sallamamak için direneceğiz, nasıl olacak, ne yapacaksak? Birtakım kampanyaların, Hayır diye yürüyenlerin vatan haini olarak fişlenmesi, işsiz bırakılması, hayır derseniz terör artar tehditleri de hiç gecikmedi ya, hadi bunlara da kulağımızı kapattık diyelim, çıkan sonuç ne olursa olsun, demokrasi bu ülkeye bu yolla hiçbir zaman gelmeyecek!

Ve yazarlar böyle bir ahval içinde nefesleri yettiği kadar konuşup, yazacak. Cesaret lazım diyorlar, doğru. Korkmayın diyorlar, o da doğru. Ama bu ağır bedelin altından kaç kişi kalkacak, kaçı sağ çıkacak işte orası belli değil. Tünelin ucunda ışık yok ama bu tünelden çıkış da yok. Ahmet Türk’ün dediği gibi “bu ülkenin sağlığı, benimkinden kötü”… Cemi cümlemize acil şifalar diliyorum