ZÜLKÜF KURT / HABER MERKEZİ
Ülkesi işgal edilen; soykırım ve katliamlara maruz bırakılan; dili, kültürü, kimliği yasaklanan; bütün kaynakları talan edilen ve bu statüsüzlüğü askeri zorla sürdüren sömürgecilere karşı duran Kürt Özgürlük Hareketi olarak PKK, Kürt halkının gasp edilen haklarının iadesi için 40 yıldır mücadele ediyor. Evrensel normlarla kuşanmış ulusal kurtuluş hareketi olarak başlayan PKK, ulusların kaderini tayin hakkına saygıya davet ediyor. Bu hakkı illa ayrı bir devlet olarak da görmeyen PKK, demokratik ve barışçıl çözüm ile demokratik, gönüllü ve eşit yaşamı da öneriyor. Buna karşın sömürgecilerin geleneksel inkar, imha ve işgal politikası sürüyor. Türk devleti, devam eden bu savaştan dolayı PKK’yi kendi tanımı ve tarifiyle uluslararası topluma dayatıyor. Türk devletiyle ortak çıkarlara yaslanan devletler de bu haksızlığa ortak oluyor, zaman zaman pazarlık güçlerini artırmak için öncülük bile yapıyor.
11 Eylül 2001’de ikiz kulelere yönelik gerçekleşen saldırı sonrasında alınan 1373 sayılı BM kararı “Terörün finansmanının önlenmesi” hususunu içermekteydi. Ancak bu karar gerekçesiyle başta AB olmak üzeren bazı devletler, PKK’yi ‘Terör Örgütleri Listesi’ne dahil etti. Bunun öncesinde PKK yasağını uygulayan iki devlet vardı; ABD ve Almanya. ABD, Ortadoğu’ya müdahalesinde önünde bir engel olmaktan çıkması için 10 Ağustos 1997’de PKK’yi ‘Yabancı Terörist Organizasyonlar Listesi’ne dahil etti. Almanya ise Türk devletiyle kuruluşundan önce başlayan ortaklığı nedeniyle 22 Kasım 1993’te PKK’yi yasakladı. AB, 2001’de yayınladığı tüzük ile 28 üyesinin tamamında PKK’yi ‘Terör Örgütleri Listesi’ne aldığını açıkladı.
11 Eylül öncesinde ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik müdahalesi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarılması süreciyle başladı. Akabinde geliştirilen uluslararası komployla Öcalan İmralı Cezaevi’nde hapsedildi ve 15 Şubat 1999’dan beri ağır tecrit koşullarında tutuluyor.
Terörün tanımı
Terörün şimdiye kadar yapılmış net bir tanımı yok. Mevcut muğlaklık, devletler lehine sonuçlar yaratıyor. Uluslararası hukukun ilgisi ise 1934’teki iki suikast sonrasına denk geliyor. Bu suikastler sonrasında BM, 16 Kasım 1936’da ‘Terörizmin önlenmesi ve bastırılmasına ilişkin’ Cenevre Sözleşmesi’ni kabul etti. Terörizmi, ‘Bir devlete yönlendirilen ve belli kişilerin ya da grupların veya kamuoyu zihninde terör hali yaratmayı hedefleyen ya da hesaplayan suç eylemleri’ şeklinde tanımladı. ‘Terör’ ifadesini de ‘terörizm’ ile tanımladığı için 1937 sözleşmesinde yürürlüğe alınmadı.
BM nezdinde daha sonra birçok anlaşma ‘terörizmle mücadele’ mottosu altında yapıldı. Örneğin hava araçlarında işlenen saldırı ve diğer bazı eylemlere ilişkin 1963 Tokyo Sözleşmesi, rehin alınmasına karşı 1979 New York sözleşmesi, 1980 Viyana, 1988 Roma sözleşmeleri vb. Bu ve sonrasında imzalanan benzeri mahiyetteki anlaşmalar da ‘terör’ün ne olduğunu söylemiyor, ‘terörizm’ kavramıyla açıklamaya çalışıyor. 1936 ve 1981 yılları arasında 109 farklı ‘terörizm’ tanımı ortaya çıktı.
İç hukuktaki ‘terör’
Devletlerin iç hukuklarında nasıl tanımlandığına bazı örneklerle bakalım:
Fransa, 28 Temmuz 1894’te çıkardığı kanunda, suçun siyasi niteliğini gözardı ederek bütün ciddi boyutlu eylemleri ‘terör’ kategorisine soktu.
ABD, 22 Aralık 1987 tarihli kararda ‘terörist eylemleri’, önceden tasarlanmış, siyasi saikli, kamuoyunu etkilemeye çalışan şiddet eylemleri olarak tanımladı. Çatışma hali dışında askeri yerleşim yerlerine ve personellere yönelik saldırıları da bu kapsamda değerlendirdi.
İngiltere’de 1976 ve 1984 tarihli kanunlarda benimsenen ‘terörizm’ tanımı, “Siyasi amaçlarla şiddet uygulanması ve halka ya da bir bölümüne korku salmak amacıyla herhangi bir şiddet uygulamasını içerir” şeklinde yapıldı. Bütün şiddet biçimleri bu kapsama alındı ve bir eylemin ‘terör eylemi’ olması için siyasi amaç taşıması şartı arandı.
Türkiye’de ise Türk Ceza Kanunu’nda yer alan 3713 sayılı “Terörle Mücadele Kanunu”ndaki tanım şu şekildedir: “Terör; cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.”
Böylesi geniş bir çerçevede yapılan tanım, insan hakları ihlallerinin önlenmesinden ziyade, insan hakları ihlallerine bir zemin yaratması bakımında AB süreci müzakerelerinin bile en temel tartışma konusudur. Bu geniş tanımın yol açtığı mağduriyetler nedeniyle Türk devleti AİHM’de defalarca mahkum olmasına rağmen herhangi bir değişiklik yapmadı. Günümüzde, bu geniş tanımın kapsamı daha da genişledi.
BM’nin ilkeleri
Ulusal kurtuluş hareketleri ile terörizm arasındaki ayrımlar muğlak bırakılarak, devletler koruma altına alınıyor. Muğlaklıkların çoğu, devletlerin kendi egemenlik haklarının ihlalinde başka devletlerin aykırı tutum almasının önüne geçme amacı taşıyor. Bu konudaki temel farklılık devlet dışı aktör olarak savaşan örgütlerin BM İnsancıl Hukuk Kurallarına, BM 1949 Kararlarına ve ekli 1977 I ve II nolu Protokollerine uyup uymadıklarına hareketle varılabilir.
BM, savaş yerine ağırlıklı olarak kuvvet kullanma kavramını kullanmaktadır. BM savaş kelimesini sadece bir defa kullanmıştır. Bunun nedeni savaşın yanı sıra savaşa varmayan kuvvet kullanma yollarını da kapsaması ve savaşı tanımlama zorunluluğundan kurtulma amacıyladır. Bu kuvvet kullanma kavramının içeriğinde yer alan silahlı çatışmaları da şu şekilde tarif ediyor;
1- Devletlerarası silahlı çatışmalar
2- Taraflardan birinin uluslararası örgüt olduğu silahlı çatışmalar
3- Bir devletin hükümet kuvvetleriyle hükümete karşı gelen silahlı gruplar arasındaki silahlı çatışmalar
4- Bir devlet içerisindeki değişik silahlı gruplar arasındaki silahlı çatışmalar.
Türk devletinin çarpıtmaları
Türk devletinin PKK ile savaştığını kabul etmesi, savaşan taraf hukukunu tanımasını da getireceği için bu alandan uzak durularak, savaşın varlığı reddediliyor. PKK’ye karşı savaşı “bir terörist örgüte karşı mücadele” olarak tanımlamakta ve savaşanları da “terörist” olarak tanımlıyor. PKK’nin uyguladığı savaş kuralları ve uymayı taahhüt ettiği BM insancıl hukuk kuralları, BM 1949 kararı ve 1977 ekli I ve II nolu protokolleri de gizlemeye çalışıyor.
PKK’nin savunması
ABD’nin bu hafta başında karalamaya çalıştığı PKK Yürütme Komitesi üyeleri Murat Karayılan ve Duran Kalkan’ın avukatlarının, AB’nin ‘Terör Örgütleri Listesi’nden PKK’nin çıkarılması için Adalet Divanı’na yaptıkları başvuruda bahse konu suçlamalara ilişkin şu ifadeler yer alıyor: “PKK olaylardaki katılımını yeterli derecede çürütemese ve bazılarının sorumluluğunu üstlense de, bu olaylar PKK’nin bir terörist örgüt olduğu kararına katkıda bulunamaz. Çünkü PKK nitelik olarak terörist görülemez. 69 olay geniş bir ayrımla dört farklı kategoriye bölünebilir: (1) sivil olmayanlara saldırılar (2) sivillere karşı saldırılar (3) patlayıcılar, silahlar vb bulundurmak (4) mülke, örneğin boru hatlarına saldırı. Birinci, üçüncü ve dördüncü kategoriler açısından, bunlar iç silahlı çatışmaya içkindir. “Silahlı çatışmalar”, askeri devriyelere kurulan pusular ve askeri garnizonlara yapılan saldırılar olarak tarif edilen bu saldırılar için durum açıkça böyledir. Aynı şey askerlere saldırılar, köy korucularına, polis memurlarına ve güvenlik personeline karşı saldırılar için de geçerlidir. Kürt çatışması bağlamında bu kişiler sivil olmayan kişiler olarak değerlendirilmek zorundadır. Çünkü ilgili iller sıkıyönetimle yönetiliyordu, valiler, polis memurları ve güvenlik personeli de silahlı çatışmanın katılımcılarıydı. Çeşitli olayların askeri karakollar kadar polis karakollarında da öldürülen ya da yaralanan güvenlik personelinden söz etmesi kayda değerdir (no. 24, 61, 63, 65). Köy korucuları “düzenli güvenlik güçlerinin yanı sıra askeri ya da kontr-terörizm operasyonlarına katılmak üzere Devlet’in silahlandırdığı ve maaş verdiği sivil köylüler”dir. Uluslararası insancıl hukuka göre bir silahlı çatışmaya katılan siviller artık Cenevre Konvansiyonlarınca korunan siviller değildir. Silahlı çatışmaya katılmaları boyunca orduya eşdeğer olarak görülmeleri gerekir. Bir kez daha, olaylar listesi sivil muhafızlarla köy korucuları arasındaki farkı bizzat gösterir (no.34).”
AB’nin PKK’yi ‘Terör Örgütleri Listesi’ne almasındaki gerekçeleri arasında yer alan olaylardan dolayı Türk devletinin AİHM’de mahkum olması, bu kararın hukuki değil, siyasi ve devletler arasındaki çıkar ilişkilerden kaynaklı olduğunun net göstergesidir.
PKK’nin uyduğu sözleşmeler
Öcalan, Ocak 1995’te BM’e sunduğu yazılı dilekçede PKK’nin Cenevre Konvansiyonlarına uygun savaştığını, BM insancıl hukukunu esas aldığını ve BM 1949 sayılı karar ile 1977 ekli I ve II nolu sözleşmelere uyulacağını taahhüt eden beyannameyi sundu. Ulusal kurtuluş hareketi olan PKK’nin savaş hukukunu esas aldığını beyan etti. Aynı şekilde PKK askeri kanadı ve savaşan gücü olan HPG, BM ile ortak çalışmalar yürüten Geneva Call ile 2003’te savaşta uyulması gereken kurallar anlaşması imzaladı, 2005’te karar altına aldı. Bu kurallar aynı zamanda 2010’da gerçekleşen KONGRA GEL toplantısında da karar altına alınmıştır.
PKK, savaşın tarafı olan devlet dışı aktör olarak uluslararası anlaşmalara taraftır. Yaptığı eylemleri üstlenmesi, kendi içinde yargılama mekanizması olması, ilan ettiği ateşkeslerle diyaloğa açık olduğunu defalarca ortaya koyması, BM insancıl hukuk ilkelerine ve Martens hükmüne uyacağını taahhüt etmesi açısından değil, ahlaken benimsediği ilkeler nedeniyle de ‘terör örgütü’ olarak adlandırılamaz. Bu anlamda devletler arası diplomasi ilişkileri ve çıkarlar nedeniyle Türk devletinin argümanlarını tartışmasız kabul edilmesi sonrasında ortaya çıkan bu sonuç, ağır insan hakları ihlaline yol açmakla birlikte BM Cenevre Sözleşmelerine de aykırıdır. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde mücadele yürüten PKK’nin, silahlı çatışmalarda uyguladığı uluslararası ölçüler onu ‘Terör Örgütleri Listesi’ içerisinde değerlendirmenin anlamsızlığına vurgu yapıyor. Gerek Türk devletinin gerekse de diğer devletlerin, PKK ile Kürt halkını ayrı gören yaklaşımları teorik ve pratik düzeyde hükümsüzdür. Karşı argümanlar da PKK’nin halk hareketi olduğunu net şekilde ortaya koyuyor.