Kürt halkına YASAK 20. yılında! - 5

Kürdistan’daki kirli savaş nedeniyle Almanya’ya gelmek zorunda kalan ve buradada özgürlük mücadelelerine sahip çıkan Kürtler, bu kez de Almanya’da mağdur edildi. 26 Kasım 1993’te PKK ve ERNK’nin yanı sıra yayınevi ve ajansla birlikte FEYKA çatısı altında bulunan Kürt derneklerinin kapatılmasının üzerinden 20 yıl geçti. PKK’nin faaliyetlerinin yasaklanmasının 20.yılı yarın Berlin’de yürüyüş ve parlamento yakınında yapılacak mitingle protesto edilecek. Yasağın 20.yılını Federal Parlamento Sol Parti Milletvekili Ulla Jepke; Alman siyasalbilimci, Aachen Barış Ödülü sahibi ve Dialog-Kreis Koordinatörü Prof. Dr. Andreas Buro ve Hamburg Eyalet Parlamentosu Sol Parti Milletvekili Cansu Özdemir gazetemiz için değerlendirdi.


Ulla Jepke*:

Kürt Özgürlük Hareketi’nin Almanya’daki takibi, soruşturmaya tabi tutulması, başlangıcından beri uluslararası bağlantılarla beraber yürütülmektedir. Günümüzde de Kürt yayın kuruluşlarına karşı yürütülen sindirme kampanyası, NATO ve AB tarafından koordine edilmektedir.

Türkiye soğuk savaş döneminde Sovyetlere ve Ortadoğu’daki anti emperyalist hareketlere karşı NATO’nun müttefikidir. 1980’lerin ortasında Türkiye’deki militarist diktatörlüğe karşı PKK silahlı mücadele başlattığında, NATO bu durumu Ortadoğu’daki üye ülkelerin istikrarını bozacak tehlikeli bir ayaklanma olarak değerlendirdi. Buna karşı 80’lerin ikinci yarısında NATO tarafından isyana karşı mücadele programı hazırlandı. Türkiye bu yıllarda özellikle Almanya tarafından Kürdistan’daki gerilla mücadelesine karşı askeri olarak desteklendi, çok geniş bir şekilde silah ve askeri malzeme desteği aldı. Buna paralel PKK’yi Avrupa’da engellemeye yönelik yasaklamalar başlatıldı.     

‘İç güvenliğin en büyük düşmanı’

Almanya bir yandan geniş bir Kürt diasporasını barındırması nedeniyle, diğer taraftanda katı güvenlik yasaları nedeniyle bu planlamaların merkezinde yer aldı. Savcı Kurt Rebmann o dönem PKK’yi “iç güvenliğin en büyük düşmanı” olarak tanımlamaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi toplumda ‘terörist’ bir hareket olarak algılanmalı ve bununla birlikte PKK’ye karşı mücadele edilmelidir. 1989’dan itibaren Düsseldorf’ta 20 Kürt siyasetçisine karşı paragraf 129a’ya göre “terörist bir birlige üye olma” adı altında ilk yargılamalar başlatıldı. Bu mahkemeler için bir polis karakolunda yeni bir mahkeme salonu inşa edilmekte, yeraltındaki salonda tutuklular cam kafes içinde sergilenmektedir. Fakat savcının bütün Kürt Özgürlük Hareketi’ni terörize etme çabaları hukuksal olarak sonuç almamıştır. Bir takım (devletin) tanık ifadelerine dayandırılarak 2 kişi ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış, 2 kişi de tutukluluk süresi içinde verilen cezayı yattıkları için serbest bırakılmıştır. Bu zaman diliminde Alman güvenlik birimleri daha geniş bir soruşturma için hazırlık yapmaktadırlar.     
Yasak dış politikaların sonucu
 1993 baharında Kürt şehirlerinin ve köylerinin Türk ordusu tarafından bombalanmasına tepki olarak Almanya’daki Kürtler, Türk temsilciliklerine, kafelerine ve turizm bürolarına saldırmışlardır. Bu saldırı dalgası 26 Kasım 1993’deki PKK, ERNK, 29 yerel Kürt derneği, bir haber ajansı ve bir basımevinin İçişleri Bakani Manfred Kanther (CDU) tarafından yasaklanmasına gerekçe olmuştur. Fakat bu yasaklama kararı sadece PKK’nin saldırılarından dolayı alınmamış daha çok bir takım dış politikalardan dolayı alınmıştır. Yasakları gerekçelendirme şu şekilde yapılmıştır:
“[…] PKK ve ona bağlı organizasyonların faaliyetleri yasaları ihlal etmekte, iç güvenliği tehdit etmekte, kamusal düzeni bozmakta,[…]. […] İşlenen suçlar Kürtlerin ve Türklerin hem Almanya’da hem de Türkiye’de barışcıl bir şekilde beraber yaşamasını tahrip etmektedir[…]
Şiddet içerikli politik faaliyetler […] BRD’nin dış politikasını tehlikeye sokmaktadır. Bu faaliyetler Türk devleti ilen olan ilişkilere zarar vermektedir[…]. PKK ve ona yakın organizasyonların tahrikleri gelinen aşamada dış politikada kabul edilemez bir noktaya ulaşmıştır. […] PKK aktivitelerinin Almanya’da daha fazla sabırla karşılanması Alman dış politikasını itibarsızlaştıracak ve değer verilen önemli bir ittifakın güvenini sarsacaktır. Bununla beraber Türkiye’deki Avrupa ve Batı karşıtı güçlerin posizyonunu güçlendirecektir[…].”

Kürt halkı terörize edildi

PKK yasağından bu yana Kürtler Almanya’da terörize edilmektedir. Dernekler Yasası’nın ihlal edildiği gerekçesiyle binlerce dava açılmış, para ve hapis cezası verilmiştir. 1994’deki Newroz festivali dahil olmak üzere birçok protesto gösterisi yasaklanmıştır. Aynı yıl içinde 16 yaşındaki Halim Dener PKK afişleri asarken Hannover’de bir sivil polis tarafından vurulmuştur. Saldırgan ceza almamıştır. Günümüzde de PKK sempatizanları, PKK yasağından dolayı para ve hapis cezasına çarptırılmaktadırlar. Bu yasağa paralel olarak, yasağın amacı daha geniş kesimleri etkisi altına alarak sindirmek, PKK kadroları 129 ve 129a gibi yasalarla “suç örgütü ya da terörist organisazyonlara üye olma” adı altında soruşturulmakta ve cezalandırılmaktadırlar. 2010’dan bu yana 129b maddesi (yabancı bir terör örgütüne üye olmak) uygulamadadır. Almanya’da protesto gösterileri organize eden, bağış toplayan ve gazete satan PKK çalışanları bu yasayla Kürdistan’daki silahlı gerilla faaliyetlerinden sorumlu tutulmaktadırlar.   

129b hukuki değil siyasaldır

Paragraf 129b kesinlikle hukuksal olmaktan ziyade politik bir soruşturma aracıdır. Bu şekilde yurtdışında silahlı mücadele yürüten gruplar ikili bir perspektifte değerlendirilmektedir. Belirleyici olan Alman devletinin ve müttefiklerinin dış politikası, politik çıkarlarıdır. Suriye’deki muhalefetin destekçileri devlet tarafından özgürlük savaşçıları olarak kabul edildikleri için Almanya’da Suriye’deki silahlı mücadele için faaliyet yürütebilirken; PKK terörist bir yapı olarak kabul edildiği için, Kürtlere Abdullah Öcalan’ın barış önerilerini açıktan desteklemek ve sahiplenmek yasaktır.   
 
Terörizm değil meşru müdafaa

Buna karşın PKK davalarındaki savunmalarda, Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin terörizm olmadığı uluslararası hukuk çerçevesinde sömürgeciliğe karşı meşru bir mücadele olduğu açıkça gözler önüne serilmiştir. Bununla ilgili Die Linke (Sol)Fraksiyo’nun bir sorusuna hükümet şu cevabı vermiştir: “Uluslararası hukuk çerçevesinde silahlı çatışma olarak değerlendirmek için belirleyici olan bahsi edilen örnekteki somut yaşanılanlardır.” Fakat “hükümet bu örnekte (Kürt Özgürlük Mücadelesi) böyle bir değerlendirme yapmamaktadır.”
Açıkça görüldüğü gibi Kürdistan sorununda somut koşulların bilinmesi; hükümeti, PKK çalışanlarını 129b’yle yargılatmaktan alıkoymaktadır. Bu da gösteriyor ki Alman mahkemelerin PKK yargılamalarında reel gelişmeler değil politik yönlendirmeler belirleyici oluyor. Böylece mahkemeler halen PKK’yi Türkiye’de ölümcül saldırılar yapan bir organizasyon olarak algılamaktadırlar.

Yasak bitirmedi büyüttü

Eğer PKK yasağının amacı Kürt Özgürlük Hareketi’nin çalışmalarını Almanya’da durdurmaktıysa ise bunun etkisiz olduğu açıktır. Çünkü Sol Fraksiyon’un bir sorusuna hükümetin verdiği cevaba göre; PKK üyelerinin sayısı, PKK’nin yasaklandığı 1993’de 6 bin 900 iken 2012’de 13 bin olarak iki katına çıkmıştır. Bu verilerin doğru olup olmadığını ve kimin, neye göre PKK üyesi olarak tanımlandığını bir tarafa bırakalım; belirleyici olan hükümetin perspektifinde de PKK illegalite ile daha da büyümekte ve Kürt diasporasında daha fazla bağış toplamaktadır.

Barış Türkiye’nin iç sorunu
Abdullah Öcalan’ın Newroz çağrısı ile başlayan, ateşkes ve savaşçıların Türkiye’den geri çekilmesi sürecine ilişkin bir soruya hükümet tarafından verilen cevapta “karşılıklı güven için büyük bir adım” olarak değerlendirilse de, hükümet kendisi için bir müzakere ihtiyacı görmemektedir. “Kürt sorunun barışçıl bir şekilde politik bir çözüme evrilmesi Türkiye’nin iç sorunudur… Almanya’daki durumla benzerlikler bu nedenle yoktur.”

Süreç Almanya’yı etkilemiyor

Hükümet yazılı bir soruya Mayıs 2013’te ise şöyle cevap vermektedir: “Alman Hükümeti, Türk hükümet temsilcileriyle PKK temsilcileri arasındaki görüşmeleri büyük bir ilgiyle takip etmektedir. Bu görüşmelerin Alman Hükümeti’nin gözüyle, Almanya’da ve AB’de terörist kabul edilen bir organizasyonun faaliyetleri üzerinde şimdilik bir etkisi yoktur. Bu nedenle PKK olayında durum şimdiye kadar nasıl ise o şekildedir.” Bu cevap açıkça 20 yıl önce temel motivasyonu dış politikadaki çıkarlar olarak açıklanan PKK yasağı savunmasını gözden kaçırmaktır. 

Kürt yarası açık bırakılıyor

Burada soru şu: “Kürdistan’daki barış Almanya devletini gerçekten ilgilendirmekte midir?”
Almanya Türkiye’ye en çok silah aktaran ülkelerden bir tanesi. Bilindiği gibi barış, milyarlık silah sanayisine zarar vermektedir. Kendi Kürt sorununu çözen bir Türkiye daha güçlü ve bağımsız hareket edecektir. Demokratikleşmiş bir Türkiye AB’nin ekonomik politikalarına ve NATO’nun Ortadoğu politikalarını kendisine dayatmasını kabul etmek zorunda kalmayacaktır. Görüldüğü gibi Kürt Özgürlük Hareketi’nin kriminalize edilmesi altındaki tek neden Türkiye’yle sağlıklı bir ilişki yürütmek değil. Asıl neden Kürt yarasını açık bırakarak Türkiye’yi Avrupa’nın jeopolitik ve kapitalist çıkarlarına hizmet eder hale getirmek. Unutulmaması gereken şu ki; Kürt Özgürlük Hareketi’nin Almanya’da on yıllardır baskı altına alınması temel demokratik hakların da ortadan kaldırılmasına hizmet etmektedir. “Kürt radikalizmi” hayaleti canlı tutularak terör yasalarının önü açılmakta, toplu gösteri ve yürüyüş hakları kısıtlanmakta, mülteci hakları geri alınmaktadır. 

Die Linke (Sol Fraksiyon), PKK yasağının kaldırılması görüşündedir. Yasağın kaldırılması Türkiye’de barışçıl bir çözüme yardım edeceği gibi, Almanya’da yaşayan yüz binlerce Kürt’ün gerçekliğinin tanınmasında da bir adım olacaktır.

* Alman Federal Sol Parti Milletvekili ve partinin Meclis Grubu İç Politika Sözcüsü


YARIN:

* Almanya'da süren Kürt kriminalizasyonun sanığı, tanığı ve mağduru olan KCK Yürütme Konseyi Üyesi Ali Haydar Kaytan, ‘Düsseldorf davası’nı, PKK’nin Almanya’da yasaklanma sürecini ve nedenlerini değerlendirdi.




PROF. DR. ANDREAS BURO*: Türk-Kürt sorununda Almanya’dan beklenen barış politikası


Şayet Avrupa’nın barış gücü olma iddiasıyla Berlin’in barış politikası gevezeliği ciddiye alınacaksa, o zaman gündemde olan ve dünya çapında sürdürülen silahlanma ve dış müdahaleler de neyin nesi?
Zora dayalı sistematik bir asimilasyon ve kanlı bir devlet terörüyle karşı karşıya kalan Kürt halkı ile Türk devleti arasında yaklaşık 90 yıldır süren sorunun çözümünde Almanya prestij ve saygınlığını da devreye koyarak önemli ve barışçıl bir rol oynayabilir. Bunu ise ekonomik çıkar ve oportünist kaygılardan dolayı çatışmayı temel alan Türk tarafına sağladığı destekle ve Kürtlerin Almanya‘da gerçekleştirdiği eylemleri terörizme ön delil ve işaret olarak ele alıp değerlendirmekle gerçekleştiremez. Gerçekleştiremeyeceğini ise Kürt tarafının içinde olduğumuz bu yeni yüzyılın başından günümüze kadar sürdürdüğü karşılıklı uzlaşıya dayalı barışçıl çözüm ısrarına rağmen Federal Hükümet’in eski poltikasını sürdürmek istemesinden anlıyoruz.

Ankara’ya mesaj yetmez

Barış politikası, siyasi partner ve muhataba karşı açık ve net bir pozisyon ile duruş da gerektirir. Azınlıklara karşı zora dayalı bir asimilasyon ve çatışmayı temel alan bir siyaset, insan haklarını temel aldığını iddia eden Avrupa Birliği gerçekliğiyle çelişir. Bu mesajın Ankara’ya anlaşılır bir dille verilmesi yetmez. Bunun, örneğin Almanya’da yaşayan Kürtlere anadil ders hakkının sağlanması ve Türkiye’de tanınmayan diğer hakların burada verilmesiyle perçinlenmesi gerekir. Almanya işe 7 Kasım 1991 yılında Federal Parlamento’nun aldığı kararı (BT-Drucksache 12/1362) hayata geçirmekle başlayabilir. Sözkonusu kararda şöyle deniyor: “Almanya’da büyük bir Kürt kitlesi yaşıyor. Onlara da kültürel kimliklerini koruma ve geliştirme imkan ve olanakları sağlanmalıdır.”


AB çapında çaba gösterilmeli
Buradaki Kürt örgütlerinin ülkelerinde verilen insani ve temel haklar mücadelesini terör kapsamında ele alıp kriminalize etmekten vazgeçmekle Türkiye’ye önemli bir sinyal verilebilir. Yasak kararı kaldırılmalı, bunun gereği olarak Almanya ve Türkiye arasında sürdürülen polisiye işbirliği son bulmalıdır. Almanya’da barışçıl temelde örgütlenen ve ülkelerinde hak mücadelesine destekte bulunan Kürtler hiçbir şekilde Türkiye’ye iade edilmemeli, gönderilmemelidir. Tam da bu amaçla Federal Hükümet, Avrupa Birliği (AB) çapında çaba içinde olmalıdır.
Ankara öfke ve tepkiyle reaksiyon gösterebilir. Ancak böylelikle Türk devleti de kendisiyle Kürt azınlığı arasında varılacak bir uzlaşmanın AB gibi Almanya için de yüksek bir önceliğe sahip olduğunu kavrayacak ve bunun seçim spekülasyonlarıyla bloke edilemeyeceğini anlayacaktır.

Avrupa Diyalog Vakfı önerisi

Federal Cumhuriyet daha fazlasını da yapabilir. Barışı amaçlayan diyalogların yerleşmesi ve geliştirilmesi için bir Avrupa Diyalog-Vakfı’nın oluşturulmasına katkıda bulunabilir, hatta bunun oluşması için inisiyatif üstlenebilir. Böylesi bir oluşumun asli görevi, Avrupa ve Türkiye’de faaliyette olan sivil toplum kuruluşlarıyla sosyal ve mesleki grupların karşılıklı ilişkiye geçerek birbirleriyle görüş alış verişinde bulunmak olmalıdır. Bu da çatışma ve gerilim ortamının azaltılması amacıyla sivil toplumun güçlenmesi ve muhatap olarak öne çıkmasına hizmet edebilir ve AB içinde soruna ilişkin ilgi ve anganjmanın artmasına yol açabilir. Vakfın amacına ulaşması hedefleniyorsa, ilgili tüm tarafların herhangi bir engelle karşılaşmadan doğal olarak diyaloga katılmaları gerekir. Bunun için gerekli tüm koşullar yaratılmalıdır. Böylesi bir vakıf daha sonra kıtanın diğer çatışmaları için de arabulucu olarak devreye sokulabilir ve AGİT ile işbirliği halinde önceliklerini belirleyebilir.

Somut adım atılmalı

Atılması gerekli adımlar her ne olursa olsun, Federal Cumhuriyet’ten beklenen çoktan çözüme kavuşturulması gereken bu sorunun barışçıl ve uzlaşıya dayalı bir sonuca kavuşturulması için angajmana girmesi ve çaba üstlenmesidir. Askeri emeller ve Türkiye-Suriye sınırına konuşlandırılan uçaksavar bataryaları barışa hizmet etmez, bilakis tam tersine. Dünyada barışa hizmet etmeyi anayasal bir görev olarak tanımlayan Almanya, bunu Türk-Kürt sorununda somut adım atarak gösterebilir. Çeviri: Memo Şahin

* Barış ve insan hakları savunucusu, siyasalbilimci Prof. Dr. Andreas Buro, Aachen Barış Ödülü sahibi ve Dialog-Kreis Koordinatörüdür. 




CANSU ÖZDEMİR*: Haklarımızı her yerde gündeme getirmeliyiz

PKK yasağı adı altında 20 yıldır Almanya’da yaşayan Kürdistanlı siyasetçiler, aktivistler ve Kürt kurumlarının üyeleri çeşitli etkinliklere katıldıkları için kriminalize ediliyor.
Binlerce insan dernek yasalarına aykırı davrandığı gerekçesiyle para ve hapis cezasına çarptırıldı. Alman yasalarında özellikle 129a ve 129b maddelerinden dolayı Kürt siyasetçilere resmen ‘terörist’ muamelesi yapıldı ve yapılıyor. Kültürel, sosyal ve siyasal çalışmalar, etkinlikler ve toplantılar Anayasa Koruma Dairesi tarafından izleniyor ya da yasaklanıyor. Son olarak YEK-KOM’un Almanya’da Kürtlerin ayrı bir göçmen grubu olarak tanınması çerçevesinde başlatmış olduğu “Kimlik Kampanyası” bile Anayasayı Koruma Örgütü tarafından incelendi ve raporlarda, kriminal bir kampanyaymış gibi bahsedildi. Oysa Kürdistanlılar, bu kampanya ile Almanya’da en doğal haklarını talep etmişlerdi: İkinci büyük göçmen grubu olarak kendi dili ve kültürü ile tanınmak…
Üçüncü ve dördüncü kuşağın yaşadığı, çalıştığı ve okula gittiği Alman toplumunda bu talebi, doğal bir hak olarak algılamak yerine, dışlanıyor ve kriminalize ediliyor. 
Almanya, AKP Hükümeti’nin baskıcı ve gerici politikasını bile bile, Türkiye ve Kürdistan halklarını temsil eden BDP ve HDP’yi görmezden geliyor. Sayın Öcalan ile başlatılan diyalog sürecini desteklemesi gerekirken, sınırlara Alman patriot silahlarını yerleştiriyor. Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın posterleri halen yürüyüşlerde yasak. Bunu Sayın Öcalan’ın ne kadar belirleyici olduğunu bilmesine rağmen yapıyor.
PKK yasağı Avrupa ülkelerinin, Türkiye ile olan ekonomik ve siyasi çıkarları açısından önemli olmuştur. Bu işbirliği Kürtlere önemli acılar yaşattı ama Kürtler buna rağmen boyun eğmedi. Tam tersine, PKK yasağı amacına ulaşmadığı gibi, Paris Katliamı’nda olduğu gibi, onbinlerce,  yüzbinlerce Kürdistanlı devrimci,  demokrat, aydın, feminist Sakine, Fidan ve Leyla’ya sahip çıkmıştır. Onlara sahip çıkarak bu yasağın amacına ulaşmadığını Batılı ülkelere ve Türk devletine göstermişlerdir.
Yarın PKK yasağına karşı Berlin’de bir yürüyüş düzenlenecek. Bu yürüyüşe katılmak büyük bir önem taşıyor. Bunun dışında demokratik haklarımız çerçevesinde farklı toplumsal alanlarda çalışmak da önemlidir. Bu çalışmalarda yer alarak kimliğimizi, her göçmen grubu üyesi gibi ortaya koymalıyız.
Özellikle siyasal alanda farklı partilerde Kürt aktivistleri ve parlamento üyeleri var. Hükümette bir yöneticiliğe kadar yükselme imkanları var. Fakat kimliğine sahip çıkmayan bir insan ya da kimliği ile tanınmayan bir insan yarım kalır, eksik olur.
Entegrasyon dayatmalarındaki zihniyet budur: İyi Kürt- kötü Kürt…  İyi Kürt entegre olur, kimliği ile kendisini ortaya koymaz. Kötü Kürt ise anti Kürt politikasını kabul etmez, bu dayatmalara karşı gelir.
Halbuki, binlerce Kürdistanlı ve özellikle de yeni nesiller, yani savaş mağduru ailelerin çocukları bugün Avrupa ülkelerinin hastanelerinde doktor olarak çalışıyor, hayat kurtarıyor. Avukat olarak insanların haklarını savunuyor, öğretmen olarak bir toplumun çocuklarına eğitim veriyor. Ya da diğer devlet dairelerinde, işyerlerinde, özel şirketlerde hizmet veriyor.  Tabii yeri gelmişken Almanya Federal Anayasası’ndan da söz etmek gerekiyor: “Bir insanın siyasi görüşü ne olursa olsun, dışlanması yasaktır ve bu yaklaşım Anayasa’ya aykırıdır”.
* Hamburg Eyalet Parlamentosu Sol Parti Milletvekili