15 Ağustos’da bir internet gazetesinde yayınlanan "AKP’nin ve PKK’nin Meşruiyet Yitimi" başlıklı Oya Baydar imzalı yazı, "aydın" kavramını "sosyalist" örneği üzerinden ve "akademik" boyutu da derinleştirerek yeniden ele almamızı gerektiren önemli bir örnektir. Ama bütün bu kavramların üzerine bir "üst" kimlik olarak "egemen ve Türk" kimlikleri damgasını vurunca, yazı önem kaybederek "sıradanlaşıyor", sistem yayın organlarında her gün yüzlercesini gördüğümüz diğer örneklerinden farkı kalmıyor.
Türk kamuoyunun büyük çoğunluğunun zevkle katılacağı milliyetçi (hatta zaman zaman ırkçı) savaş karşıtlığı sahteciliğiyle böylesi benzeşmesi, Baydar’ın hiç de hak etmediği bu ortaklık olacaktır.
Yazının sonlarına doğru "En azından benim için böyledir bu" diyerek yazıyı eleştirilerden kurtarmaya çalışıyor Baydar, sosyolojinin ya da sıkça vurguladığı felsefe tartışmalarının konusu olmaktan çıkarıyor. Ama yazı daha ilk cümlesinde "yazıya karşı muhalefet halini" "ağızları köpürerek" deyimiyle tanımlayınca, iç dünyasını dışa vuran bir yazarın bilinç altı dünyasını ele veren bir yazı oluveriyor.
***
Meşruiyet sözcüğü "yasanın, dinin ve kamu vicdanının doğru bulduğu" anlamında tanımlanır sözlüklerde. O halde bir siyasal yapılanmanın meşruiyetinin ölçüsü nedir? Hangi yasalar delinirse iktidarlar meşruiyetlerini kaybeder? Meşruiyetin kaybolduğuna kimler ya da hangi kurumlar karar verir? Ve devamında yüzlerce soru.
Öncelikle toplumsal kabul edilirlikle açıklandığına göre, eğer varlığına destek olan küçük bir toplumsal grup bile varsa, ancak "toplumun bir kesimi" için "toplumsal meşruiyet kaybından" söz edilebilir. Yani siyaset sosyolojisinde meşruiyet sorunu, sosyal ya da siyasal grupların "bulundukları yerden" tanımlayabilecekleri bir kavramdır. Bu kavramın, içerisine sığınabileceği en tartışmasız alan, yazılı hukuk alanıdır. Kaldı ki egemenlik sistemleri üzerinden bir çatışmanın sürdürüldüğü durumda, yazılı hukuk da ancak tarafların bulunduğu yere göre tanımlanır.
Ve bundan dolayıdır ki, aynı hukuk (ve etik sistem) üzerinde ortaklık kurmadan toplumsal meşruiyet üzerine söz etmek bilimsel bir saptama olarak değil, ancak "taraf" yargısı olarak adlandırılabilir. Başkalarının topraklarını zorla ilhak etmiş sömürgeci bir devlet ile bu gaspa karşı mücadele eden bir halkın aynı hukuk içinde olduğunu düşünmek, ancak egemen olandan kopamamak haliyle açıklanabilir bir durumdur.
***
Baydar şöyle diyor: "Siyasal yasal meşruiyete sahip muktedirler ne kadar zalim, ne kadar despot, ne kadar hukuk dışılarsa, mağdurlar adına mücadele edenler uluslararası ve ulusal kamuoylarının sempati ve desteğinden o kadar yararlanırlar, ahlâkî ve vicdani meşruiyetlerini pekiştirirler."
İşte sorun burada. Birincisi bu gerçek değil. Gerçek olsaydı 90 yıldır en büyük zulümleri, katliamları yaşayan Kürt halkına başta sosyalistler olmak üzere Türkiye toplumun büyük çoğunluğu destek sunardı. Oysa bu toplum bugün bile büyük çoğunluğuyla "Kürt halkının özgürlük istemleri"nin karşısında. Kirli savaşta devletin yanında, sömürgeci bir duruşu sürdürmektedir. Türk toplumu içinde Kürt Özgürlük Hareketi ve onun siyasal örgütlülüğü PKK’nin varlığının kabulü, ancak onun sürdürdüğü başarılı gerilla hareketi ile "zor’a dayalı mücadele" ile kabul ettirildi. Bunun itirafının egemen ulus kimliğimizi biraz fazla incittiğini biliyorum. Ama bu realite bütün halk direnişlerinin de temel dayanağıdır. 
Sadece son iki yıl içinde KCK Davası adıyla 8000 mensubu tutuklanmış ve yıllardır cezaevinde tutulan bir siyasal örgütün, bir milletvekilini kaçırarak 2 saat sonra barış çağrısıyla birlikte serbest bırakması eylemini aynılaştırmak, eğer vicdansızlık demek saygısızlık olacaksa, en azından vicdani değer karmaşasından başka bir şey olamaz.
Türkiye gerçeğini Baydar’ın yazısında ters yüz edilmiş olarak gördüm: "Zaman zaman, aydınlara yöneltilen PKK’ye doğrudan karşı çıkmama, PKK’yi eleştirmeme, teröre müzahir olma gibi suçlamalara yol açan, tam da bu vicdanî meşruiyettir işte."
 Oysa bu medyanın çok çok büyük bir kısmının, sosyalistlerin de çok önemli bir kısmının baştan beri Kürt hareketine karşı tavır içinde olduğunu biliyoruz. Kürt hareketinin bu gruplar nezdinde önceden var olan ve sonradan kaybedilen bir meşruiyeti hiçbir zaman söz konusu olmadı. Tersine önceden kabul edilmeyen, ama zor yoluyla kendini kabul ettirebilmiş ve çözüm arayışlarına "aydınları" zorlayabilmiş bir tarih vardır geçmişti.
***
Vicdanen meşruiyet sorunu ise, tanımı birinciye kıyasla daha zor, daha bireysel, daha sübjektif bir şeydir ve politikada çok da öneme sahip değildir.
Amaç-araç ilişkisi de aynı yaklaşımla değerlendirilmelidir. Sizi ısıran köpeğe neden taş attığınızı soranlara vereceğiniz yanıt tamamen insani, ahlaki ve mantıkidir.
Bu yazıyı Yıldırım Türker’in, Radikal’den kovulmasına ilişkin açıklamasında söylediği cümleyle bitirmek bir özet olarak mükemmel olur:
"İnsanlar kendi seçtikleri hayatın ahlakına göre yaşarlar." Meşruiyetler de bu hayatlara göre tanımlanır.