
OSMAN OÐUZ / HABER MERKEZİ
Almanya’da sol muhalefetin merkez öznelerinden biri olan Sol Parti (Die Linke), 10. kuruluş yıldönümünü karşılıyor. Parti, kurulduğu 16 Haziran 2007 gününden bu yana hem parlamentolardaki faaliyetleri hem de sokaktaki etkinliğiyle birçok tartışmanın odağını oluşturdu.
Sol Parti, Demokratik Sosyalizm Partisi (PDS) ile İş ve Sosyal Adalet Seçim Alternatifi‘nin (WASG) birleşmesiyle 16 Haziran 2007’de kuruldu.
Partiyi kuran iki bileşenden biri olan PDS, “Doğu Almanya” olarak anılan ve 1990 yılında Federal Almanya’yla birleşen Almanya Demokratik Cumhuriyeti’ni 1949’dan dağılışa kadar yöneten Sosyalist Birlik Partisi‘nin mirasçısıydı.
Diğer bileşen ise Almanya’daki sosyal demokratların tarihsel ve güncel öznesi SPD’nin neoliberal politikalarla barışması ve mücadeleci bir sol hattı bütünüyle terk etmesine yönelik eleştirilerin ürünü olarak 2004 yılında kurulan “Emek ve Sosyal Adalet Girişimi” oldu.
Bu girişimin kurucularından biri olan Murat Çakır, ilk açıklamayı 9 kişiyle yaptıklarını ancak çok hızlı bir şekilde 10-12 bin kişinin desteğini beyan ettiğini aktarıyor. Bu yoğun ilgi, girişimin bir “seçim alternatifi” (WASG) oluşturmasını sağlıyor. İlk seçim, Mayıs 2005’te yapılan Kuzey Ren Westfalya (NRW) Eyalet Parlamentosu Seçimleri oluyor ve hükümet erken seçim kararı alıyor.
Dönemin Almanyası ve solu
Sol Parti’nin kuruluşuna temel teşkil eden tartışmaların yaşandığı dönemde Almanya, “sosyal devletin” dahi giderek tırpanlandığı ve hem de bunun sosyal demokratlar organizasyonuyla yapıldığı bir dönem geçiriyor. SPD’nin halen yürürlükte olan ve işsizleri, yoksulları seçeneksiz bırakmakla eleştirilen Hartz IV yasasını düzenlediği dönem...
SPD’nin Schröder önderliğinde giderek oy kaybettiği ve özellikle sol kamuoyu tarafından eleştirildiği bu dönemde parti içindeki Oskar Lafontaine gibi isimlerin çok önceden açtığı tartışma, iyice yaygınlaşıyordu. Bu tartışmayla ülkenin radikal sol bir mücadele hattına ve bu hattın parlamenter mücadele mevzisi olabilecek siyasi partiye ihtiyacı belirginleştiriyordu. 2004’ün sadece ilk ayında SPD üyeliğinden istifa edenlerin sayısı, 10 bini buluyordu.
Schröder’in kara listesi

SPD’de “muhalifler”, yeni bir partiye olan ihtiyacı bu yıllarda giderek daha yüksek sesle dile getirmeye başladı ve nihayetinde “Emek ve Sosyal Adalet Girişimi” içinde de yer aldılar. SPD Genel Başkanı Schröder, girişimi başlatan 6’sı sendikacı 7 SPD üyesi hakkında “partiden atılma” talebiyle disiplin soruşturması başvurusunda bulundu. Muhalifler ise, “Asıl atılması gereken partiyi bu hale getirenlerdir” diyerek 2006 seçimlerine girebilecek yeni bir parti için hazırlandıklarını deklare etti.
Sol Parti, kurucularından Murat Çakır’ın ifadesiyle, “sosyal demokrasinin neo-liberal politikalara dönmesine tepki olarak” bu dönemde ortaya çıktı. Kuruluşu ardından özellikle eyalet seçimlerinde dönem dönem önemli başarılar elde etti. Fakat bu başarılar, çoğunlukla istikrarlı bir çizgi izleyemedi. Sözgelimi (Lafontaine’in de memleketi olan) Saarland Eyaleti’nde partinin, 2009 seçimlerinde yüzde 21,3 olan oy oranı, son seçimlerde yüzde 12,8’e geriledi.
Doğu eyaletlerinde ise Sol Parti, genel olarak daha güçlü. Partiden seçilebilen tek eyalet başbakanı, Thüringen’de. (Bodo Ramelow) Fakat son dönemde genel olarak da yaşanan “güvenlikçi politikalar” ve “radikal İslam” tehdidi, buradaki tabloyu da tehdit ediyor.
Sol’dan AfD’ye oy kayması mı?
Söylemini mülteci karşıtlığı ve “radikal İslam’ın tehditleri” üzerine kuran, güvenlikçi politikaların artırılmasını savunan ve “ortalama Alman”ın kaygılarını popülist sağla buluşturmaya çalışan Almanya İçin Alternatif’in (AfD) aldığı oyların bir kısmının Sol Parti’ye oy veren yoksullardan kaymış olabileceği, parti içinde de taraftar bulan bir görüş. Bu, “büyük” bir tartışmanın kapısını aralıyor: Ne yani, ülkenin en sol partisinden en sağ partisine oy mu kayıyor? Bunun sebebi ne olabilir?
Sol Parti Federal Parlamento Grubu Başkanı Sarah Wagenknecht’in mülteci akışının engellenmesine ve güvenlikçi politikaların artırılmasına yönelik Sol Parti’nin merkezi politikalarıyla ve “solun ruhuyla” bağdaşmayan söylemlerinin de bu durumla ilgisi olduğu söyleniyor. Parti içinde taraftar bulan görüşe göre Wagenknecht, partisinden AfD’ye doğru oy kaymasının önüne geçmeye çalışıyor.
Solun krizi: Güvenlik talebini ne yapacağız?
Sol Parti’nin Hamburg Eyalet Parlamentosu Grup Eşbaşkanı Cansu Özdemir, milletvekili seçildiği 2011 yılından bu yana partinin bilinen yüzlerinden biri. Özdemir, Almanya’da sol politikanın genel olarak bir “krizle” yüz yüze olduğunu düşünüyor. Bu kriz, halen aşılmamış bir tartışmadan kaynağını alıyor: Terör eylemleriyle meşruiyet zemini yaratılan güvenlikçi politikalara karşı sol, nasıl bir alternatif geliştirecek?
Özdemir, durumu şöyle tarif ediyor: “Almanya’da Sol Parti dışındaki sol partiler olarak tarif edebileceğimiz Sosyal Demokratlar, Yeşiller, bayağı güç kaybediyor, sağ ise güç kazanıyor. Sağ güçlendikçe, Sosyal Demokratlar ve Yeşiller’in de sağa yöneldiğini görüyoruz. IŞİD saldırıları gündemleştiğinden beri temel hakları çok tartışıyoruz. Diyelim ki kameraların artırılması, güvenlik önlemleri, Anayasayı Koruma Dairesi’nin daha fazla bütçeye sahip olması... Sol Parti, bu konulara ilişkin çok daha sert tartışmalara girecek gibi görünüyor. Alternatif sunmak zorundayız. Radikal İslamcı grupların eylemleri artınca bunu çok tartıştık. Şöyle söyleniyor mesela: Anayasayı Koruma Dairesi olmasa, bu teröristleri kim izleyecek? Polis güçlenmezse, onları kim yakalayacak? Sol Parti’nin biraz zayıf kaldığı nokta burası.”
Sol ve popülizm
Avrupa’da sağ popülizmin güçlenmesi kadar solun da ancak popülizmle güçlenebildiğine yaygın olarak inanılan bir dönem yaşanıyor. SYRIZA ve PODEMOS gibi deneyimler, solun kimlik politikası ve bağımsızlıkçılık gibi temel söylem hatları üzerinden gelişebildiğini, yüksek oylar alabildiğini ve iktidar ortağına dönüşebildiğini gösterdi. Fakat aynı zamanda bu deneyimlerin akıbeti, sistemde gerçek bir dönüşüm için popülizmin yetmediği tespitine de yol açtı. Peki Sol Parti bu açıdan hangi noktada?
Parti kurucularından Murat Çakır, “Tabii ki sol, demokrat bir partinin varlığı iyidir, gereklidir; ama ben diyorum ki Almanya’da radikal bir sola ihtiyaç da her geçen gün artmaktadır” diyor ve ekliyor: “Sol Parti’nin önemli kesimlerinin parlamentarizmle buluştuğunu düşünüyorum ama aynı zamanda Sol Parti, kurulduğu günden bu yana farklı sosyalist akımlara ve sokak direnişine de mevzi olabildi. Örneğin şu anda G20 Zirvesi’ne karşı çalışmalar... Bunlar en azından parlamentolarda ve parti aparatı üzerinden desteklenebiliyor.”
Sol Parti’nin soldaki farklı kesimleri bir araya getirme konusunda da mesafe aldığını ancak “reformizmin” sorunlar yarattığını kaydeden Çakır’a göre, sürekli olarak Sosyal Demokratlar’la hükümet kurma beklentisi içinde olunması da ciddi bir sorun.
‘Parlamento dışı muhalefetle halen güçlü bağlarımız var’
Cansu Özdemir ise partinin kurulduğu günlerde temel mücadele başlığının Hartz IV karşıtı mücadele olduğunu, bu hattın halen de sürdüğünü kaydediyor. Sol Parti’nin her alana yönelik politika üretmesi gerektiğini ve buna uğraştığını söyleyen Özdemir, parlamento dışı muhalefetle partinin irtibatının ise azalmadığı görüşünde: “Mesela Federal Meclis Grubu’nda sadece parlamento dışı muhalefetle ilişkileri sağlayan bir çalışan grubumuz var. Özellikle Hamburg’da ya da NRW’de parlamento dışı muhalefetle bağımız çok önemli. Aslında bütün çalışmaları, Meclis’e taşıdığımız her şeyi bize onlar getiriyor. Sadece sokaktaki hareketler değil, ayrıca danışma merkezleri gibi kurumlar da... Bağımız kopmadı kesinlikle, halen çok güçlü.”
Zorlu kavşak
Sol Parti, 10. kuruluş yıldönümünde, Avrupa solunun genel olarak karşı karşıya kaldığı krizle karşı karşıya. Bu kriz, solu tercih yapmaya zorluyor. Sağ popülizmi sola uyarlayıp oy kaymasının önüne geçmeye çalışmak, böylelikle de “Avrupa-merkezci” bakışta ısrar etmek mi; yoksa geniş halk yığınlarıyla irtibat kurabilecek, emekçileri kapsayabilecek hakiki bir sol alternatif mi? Daha çok “Mülteciler Hoşgeldiniz” gibi etkinliklerle görünür olan ve Avrupa toplumunun derinlerindeki Doğu’ya oryantalist yaklaşım ve Batı-merkezciliğin de düşmanı olan solculuk, bugün çok daha zorlu bir kavşakta. AfD’nin seçim başarılarına yanıt üretmek için alınan pozisyonlarla birlikte önümüzdeki günlerin en önemli tartışması, bu bağlamda gerçekleşecek gibi görünüyor. Özellikle de Eylül ayında yapılacak Almanya Federal Parlamentosu Seçimleri, bu tartışmanın alevlendiği bir dönemin başlangıcı olabilir.
Sol Parti ve Kürtler

Sol Parti ile Kürtlerin ilişkisi, öteden beri çok tartışılan başlıklardan biri olageldi. Kürtler, ulusal talepleri ve demokratik mücadele çizgileriyle Sol Parti’de yer aldılar; fakat bu varlığın temsil mekanizmalarına yansımasında yaşanan eksiklikler, her zaman eleştiri konusu oldu.
Almanya’da 1 milyon civarında Kürt’ün yaşadığı ve bunların yaklaşık 250 bininin seçmen olduğu tahmin ediliyor. Dolayısıyla Kürtler, önemli bir seçmen grubunu da oluşturuyor. Ülkede örgütlenen Kürt kurumları, ulusal demokratik talepler doğrultusunda bütün siyasi partilerle ilişkilenmeyi esas alıyor. Ancak programındaki ilkeler ve kimliği dolayısıyla Sol Parti, bu ilişkinin en etkin geliştirilebildiği siyasal yapı.
Şu anda Almanya Federal Parlamentosu’nda herhangi bir partiden seçilmiş ve “esas olarak” Kürtlerin demokratik taleplerini temsil eden kimse bulunmuyor. Eyalet parlamentolarında ise Hamburg Eyalet Parlamentosu’ndaki Cansu Özdemir ve Bremen Eyalet Parlamentosu’ndaki Cindi Tuncel gibi isimler, ilk akla gelenler. Berlin Parlamentosu’ndaki Hakan Taş da Halkların Demokratik Kongresi’yle (HDK) birlikte yürüttüğü çalışmalarla öne çıkan bir isim.
Almanya Federal Parlamentosu için Eylül ayında yapılan seçimlerde aday olan Gökay Akbulut’la ise Kürtlerin federal parlamentodaki temsilinin güçleneceği düşünülüyor. Akbulut’un seçilmesine kesin gözüyle bakılıyor.
Eleştiriler ve dönüşüm
Cansu Özdemir, Sol Parti’nin Kürtlerle ve Kürt Özgürlük Hareketi’yle irtibatına dair öteden beri eleştiriler olduğunu, ancak bu konuda giderek mesafe de alındığını kaydediyor. Partinin PKK yasağını sürekli dillendiren, mecliste ERNK bayrağı açan ve “Kürtlerin sesi” olabilen tek parti olduğunu belirten Özdemir, “Ayrıca Sol Parti, Erdoğan Batı’nın yoldaşıyken, desteklenirken de, şimdi de politikalarına ses çıkaran tek parti oldu” diyor.
Bu “gelişim”, Yeni Özgür Politika’da 17 Ağustos 2013’te yayımlanan Devriş Çimen’in “Kürtler ‘çantada keklik’ mi?”* başlıklı yazısı ile bugünkü durum karşılaştırılarak da görülebilir. Çimen, Sol Parti’nin PKK yasağına ilişkin hiçbir resmi politikasının olmadığını kaydetmiş, Kürt kurumlarıyla kurulan ilişkinin hukukuna dair de eleştirilerde bulunmuştu.
‘Daha fazla Kürt örgütlenmeli’
Partinin kurucularından Murat Çakır ise, meseleye bir başka noktadan bakıyor. Parti içinde Türkiye ve Kürdistanlı birçok solcunun görev aldığını belirten Çakır, öncelikle Gökay Akbulut’un mutlaka desteklenmesi gerektiğini belirtiyor ve ekliyor: “Avrupa’daki Kürt kurumlarının diplomatik olarak farklı siyasi kesimlerle iletişimde bulunması, doğru bir yaklaşım. Fakat sol ile olan ilişkilere biraz daha farklı yaklaşılması gerekiyor. Sol, Kürt Özgürlük Hareketi’nin doğal bir müttefiğidir. Fakat Kürt kurumları, sadece Kürdistan’la ilgili meselelerde solla iletişime geçerlerse, destek isterlerse, bu yeterli olmaz.”
Cansu Özdemir ise, şunları söylüyor: “Sol Parti üyesi olarak şunu çok isterim: Daha fazla Kürt, Sol Parti içinde örgütlensin, siyaset yapsın. Elbette Kürt kurumları bütün partilerle iyi bir ilişki kurmalı, sadece Sol Parti’yle sınırlı tutmamalı. Bu zaten Kürt kurumlarının kararıydı. Kürt kurumları, bulundukları eyaletlerde var olan Sol Parti yapılarıyla sık sık görüşmeli. Daha sıkı bir şekilde birlikte çalışmaları gerektiğini düşünüyorum. Şöyle bir şans da var: Sol Parti bütün eyaletlerde veya şehirlerde çok güçlü bir şekilde çalışmalarını yürütemiyor, çünkü aktivist sorunu da var. Bundan dolayı Kürt gençleri çok daha şanslı da olabilir.”
* Kürtler ‘çantada keklik’ mi?; Devriş Çimen; Yeni Özgür Politika; 17 Ağustos 2013