
Aslına bakılırsa 46 milyonluk nüfusa sahip olan Ukrayna tam anlamıyla bir milliyetler mozaiği. Günümüzde de Beyaz Rus, Rus ve Ukrayna milliyetleri nüfusun ezici çoğunluğunu oluştururlarken, geri kalan kesimi Bulgarlar, Ermeniler, Kırım Tatarları, Lehler, Macarlar, Moldovyalılar ve Yahudiler oluşturuyor.
Diğer yandan Ukraynaca, aynı Rusça ve Lehçe gibi Doğu Slav Dil Grubuna aittir. Rusça ile Ukraynacanın kelime hazinelerinin üçte ikisi aynıdır. Ukrayna’daki Rusça konuşan nüfus, ki sadece Doğu Ukrayna’da 15 milyon yaşıyor, Beyaz Rusya ve Rusya ile ortak tarihleri olduklarına inanırken, Ukrayna milliyetçileri Ukrayna’nın kendi “asil” tarihi olduğunu iddia ediyorlar. Zaten Ukrayna’daki krizin temel ihtilaf kaynaklarından birisi de burada yatmaktadır.
Batı medyasının daha sonraları “Portakal Devrimi” olarak nitelendireceği 2004 başkanlık seçimlerinde Ukrayna Merkez Bankası başkanı Viktor Yuşçenko ABD’nin desteğiyle aday olmuştu. Yuşçenko Merkez Bankası’nın başındayken IMF’nin “şok terapilerini” uygulamış ve dayatmalarının yerine getirilmesini desteklemişti. IMF’nin 1994’de dayattığı program neticesinde genç Ukrayna’nın neoliberal dönüşümü büyük bir ivme kazanmış ve 1998 yılına gelindiğinde ücretler 1991’e nazaran yüzde 75 azalmıştı.
Yuşçenko’nun ABD ile olan ilişkilerini sağlayan en önemli kişi, Chicago doğumlu bir ABD vatandaşı olan eşiydi. Katerina Yuşçenko, Reagan ve (baba) Bush hükümetlerinde çalışmış ve Ukrayna’ya “US-Ukraine Foundation” temsilcisi olarak gelmişti. Ukrayna’nın NATO ve AB üyesi olmasını savunan Yuşçenko’nun şahsında bulunan başkan adayı, Neoconlar için tam anlamıyla biçilmiş kaftandı.
Yuşçenko için özel çalışma
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve ABD ordusuna danışmanlık yapan “Research and Development Corporation” (RAND) adlı düşünce kuruluşu, [3] Washington’daki bir reklam şirketiyle birlikte Yuşçenko’nun seçim kampanyasını örgütlediler. RAND, arı sürülerinin hareketlerini araştırmış ve sonuçlarını yeni kitle iletişim araçlarına uyarlayarak, rejim değişikliği taktiği olarak sivil protestoların nasıl örgütleneceğine dair konseptler hazırlamıştı. Aynı şekilde renklerin kitle psikolojisi üzerindeki etkisini araştırmış ve reklam ajansına portakal renginin seçim kampanyasında kullanılmasını görevini vermişti. Nitekim Yuşçenko’nun web sayfasından, flama ve posterlere kadar bütün propaganda malzemelerinde portakal rengi kullanılıyor ve Batı basını “Portakal Devrimini” icat ediyordu. 2004 Ekim ve Kasım’ında yapılan seçimlerde Yanukoviç az farkla Yuşçenko’nun önünde olunca ve seçimlere hile karıştırıldığı iddiaları ortaya çıkınca, olaylar patlak vermiş ve 26 Aralık 2004’de tekrarlanan seçimleri Yuşçenko kazanmıştı. [4]
O günlerde Pravda gazetesi, ABD yönetiminin Ukrayna seçimleri için 20 milyon Dolar harcadığını belirtiyordu. Sahiden de George Soros tarafından finanse edilen “Open Society Institute”, CIA başkanı James Woolsey’in yönetiminde olan “Freedom House”, “National Republican Institute”, “National Democratic Institute” ve “US-Ukraine Foundation” gibi ABD’li “sivil toplum örgütleri” Ukrayna seçimlerinde olağan üstü gayret sarf etmişlerdi.
2005 Ocak’ında başkan ilan edilen Yuşçenko’nun ilk icraatı, Avrupa’ya giden Rus doğal gaz boru hattını kapatmak oldu. Ardından neoliberal dönüşüm adımlarını hızlandırdı ve ABD’ye yakın duran Gürcistan başkanı Michail Saakaşvili ile işbirliğini derinleştirdi. Beş yıllık Yuşçenko iktidarında Ukrayna hızla iktisadî ve siyasî kaosa sürüklendi. Nitekim Yuşçenko 2010 başlarında yapılan başkanlık seçimlerinde sadece yüzde 5,45 oy alabildi ve siyaset sahnesinden silindi. [5]
Ukrayna’nın jeopolitik önemi
Ukrayna, ABD’nin iki kutupluluğun sona ermesinden bu yana sürdürdüğü küresel stratejiler için kilit önem taşıyan ülkeler arasındadır. ABD, “Full Spectrum Dominance” adlı programı ile Rusya’yı müttefik ülkelerle kuşatmayı ve Rusya’nın askerî gücünü zayıflatmayı, hatta mümkünse tamamen bertaraf etmeyi hedefliyordu. Plan, Polonya’dan Ukrayna ve Gürcistan’a kadar NATO üyesi ülkelerden oluşan bir yayı öngörmekteydi. Nitekim 1999’da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan, 2004’de Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da ise Arnavutluk ve Hırvatistan NATO üyeliğine alındılar. [6]
Ukrayna, Rusya’nın stratejik çıkarları için de büyük önem taşıyor. Rusya’nın Karadeniz filosunun ana karargahı 1783’den beri Sivastopol’de olduğu biliniyordur. Ukrayna, “ulusal” bağımsızlığını kazanmasının ardından Rusya ile imzaladığı ikili antlaşma ile Rus deniz kuvvetlerine Sivastopol ve Odesa limanlarını kullanma hakkını vermişti. Bu önemli antlaşma 2017’de yenilenmek zorunda. 2008 Ağustos’unda Rusya ve Gürcistan arasında beş gün süren “Kafkasya Savaşı” esnasında Yuşçenko verdiği bir demeçte, ikili antlaşmayı “süresinden önce feshetmeyi düşündüğünü” açıklamıştı.
Ama “Kafkasya Savaşı” Gürcistan’ın NATO’ya üye edilme planlarını suya düşürdü. Çünkü Rusya’nın doğal gazına gereksinimi olan AB, özellikle Almanya, Gürcistan’ın “NATO üyeliği için yeterince olgun olmadığı“ gerekçesiyle, desteğini çekmişti. Buna rağmen Rusya ve Orta Asya’dan Avrupa’ya nakledilen doğal gaz ve petrol boru hatlarının yüzde 80’inin Ukrayna’dan geçmesi gerçeği ve Yuşçenko’nun boru hatlarını kapatarak Rusya-Ukrayna arasında derin bir krize yol açmış olması, AB’nin Ukrayna ile olan ilişkilerini derinleştirmesine yol açtı.
Diğer yandan Ukrayna, bilhassa Doğu Avrupa için devasa bir tahıl ambarı konumunda. Ukrayna topraklarının yüzde 56’sını oluşturan “siyah topraklar” dünyanın en verimli arazileri olarak kabul edilmektedir. [7] Bu nedenle Ukrayna, ABD ve AB’nin ardından ve Rusya ile Kanada’nın önünde dünyanın üçüncü büyük tahıl ihracatçısı olabilmiştir. Monsanto, Cargill, AMD ve Kraft Foods gibi uluslararası gıda tekellerinin Ukrayna ilgisinin ardında bu gerçek yatmaktadır.
Ancak Doğu Ukrayna kömür, çelik ve metal sanayileri ile üniversitelerin yoğunlaştığı bir merkezdir. Ukrayna milliyetçiliğinin en az etkin olabildiği bölgede, özellikle Donbass Havzasında zengin hammadde kaynakları bulunmaktadır. Sadece Donbass Havzasında 109 milyar ton kömür, doğal gaz ve petrol rezervlerinin bulunduğu tahmin edilmektedir. Kısacası Ukrayna, uluslararası tekellerin gözlerini diktikleri önemli bir hammadde pazarı ve Avrasya’nın hakimiyetine açılan ciddi bir piyasa kapısıdır.
Yanukoviç dönemi
17 Ocak ve 7 Şubat 2010’da yapılan başkanlık seçimleri, Ukrayna’daki toplumsal bölünmeyi açık bir şekilde kanıtlıyordu. Rus milliyetinin yaşadığı Doğu Ukrayna’da Viktor Yanukoviç, Batı Ukrayna’da ise Julija Timoşenko birinci sırayı alıyorlardı. Nitekim seçimleri Yanukoviç yüzde 48,95 oyla kazandı.
Yanukoviç’in başkan olmasıyla ABD’nin Rusya’yı müttefik ülkelerle kuşatma stratejisine büyük bir darbe vurulmuş oldu. Gürcistan’ın NATO üyesi olamaması, Beyaz Rusya başkanı Aleksander Lukaşenko’nun Ukrayna ve Gürcistan benzeri bir “ithal devrime” olanak tanımaması ve sonucunda Ukrayna’nın nötralize edilişi, orta vadede Rusya’nın lehine olan bir jeopolitik konstellasyonu ortaya çıkartmıştı.
Dahası, Yanukoviç Batı’nın en önemli silahlarından olan Julija Timoşenko hükümetini istifaya zorlamıştı. Rusya, Timoşenko’nun gerek şirketin başındayken, gerekse de başbakanlık döneminde büyük miktarda çalıntı Rus doğal gazını Batı’ya sattığı ve yolsuzluklara bulaştığı suçlamasını yapıyordu. Nitekim Ukrayna başsavcısı 20 Aralık 2010’da görevini suiistimal ve yolsuzluk suçlamasıyla dava açmış ve mahkeme Timoşenko’yu 11 Ekim 2011’de yedi yıl hapse mahkum etmişti.
Diğer yandan Yanukoviç’in de pek temiz olduğu söylenemez. Yanukoviç’in en önemli destekçileri halen Ukraynalı oligarklar. Ukrayna’nın en zengin adamı olduğu söylenen Rinak Ahmetov ve “RosUkrEnergy” tekelinin sahibi Dimitri Firtash gibi Ukraynalı milyarderler, önemli bir rakipleri haline gelmiş olan Timoşenko’ya karşı Yanukoviç’i desteklemişlerdi.
Yanukoviç yeniden iktidara gelir gelmez kapitalist restorasyon ve neoliberal dönüşüm politikalarına hız kesmeden devam etti. AB ile yapılan antlaşmalarla dikte edilen tasarruf tedbirleri ile halkın yoksullaşması had safhaya ulaştı. 2012 parlamento seçimlerinden güç kazanarak çıkmasından sonra, AB ile olan ilişkileri revize etmeye başlayan Yanukoviç, bu politikasıyla ülke ekonomisinin yüzde 85’inin kontrol eden oligarkların bir kesiminin tepkisini üzerinde topladı.
Batı yeniden sahnede
Aslına bakılırsa 2013 sonunda başlayan ve Batı basını tarafından “spontane eylemler” olarak lanse edilen olaylar, “Portakal Devrimi”nden bu yana mütemadiyen devam ettirilen bir kampanyanın sonuçlarıdır. Yolsuzluklar ve yoksullaşmadan bunalan Ukrayna halkı Yuşçenko’yu reddettiğinden, Batı’ya yakınlaşma kampanyası başarısız olmuştu.
ABD ve AB bu duruma Ukrayna’nın toplumsal bölünmüşlüğü ile Ukrayna milliyetçiliğini kullanarak yanıt verdiler. Timoşenko’nun partisi, Alman Konrad Adenauer Vakfı’nın desteğini alan eski boksör Vitali Kliçko’nun kurduğu parti ve bilhassa Batı Ukrayna’da yoğun taraftarı olan faşist “Özgürlük Partisi” [8] ABD ve AB’nin sıkı işbirliğine girdiği siyasal formasyonlar oldular. Bu partiler, parlamento çalışmalarını engellemek için her oturumda kavga çıkartıyorlar ve protesto mitingleri düzenliyordular. Mitingler AB üyesi olunması talepleri çerçevesinde örgütleniyordu, ama zamanla faşist akımların etkisi altına giriyorlardı. Derin ekonomik kriz ve yoksullaşma halkın tepkisini çekiyor ve AB’ci mitinglerin kitleselleşmesine yol açıyordu.
Ülke böylesi bir durumdayken Rusya, hükümet üzerinde AB Ortaklık Antlaşmalarını feshetmesi için baskı kurma amacıyla Ukrayna’nın Rusya’ya yönelik ihracatını zorlaştıran bir dizi tedbirler aldı. Bu Rus karşıtı milliyetçi akımları destekleyen bir toplumsal iklime yol açıyordu. Diğer yandan AB ile yapılan 800 sayfalık antlaşma, Ukrayna vatandaşları için vize kolaylığını bile öngörmezken, Ukrayna yasalarının olduğu gibi AB hukuk çerçevesine uyarlanmasını ve sermaye ile ürün trafiğinin tek yanlı olarak açılmasını dayatıyordu.
AB 2008’den beri Ukrayna’nın AB’ye yakınlaştırılması siyasetine ağırlık vermişti. Bunun için bir “AB Doğu Komşuluk Politikası” icat edilmiş, özel fonlar kullanıma açılmış ve “sivil toplum örgütlerine” proje paraları akmaya başlamıştı. Ancak Rusya da boş durmuyor, aynı şekilde etnik sorunları kaşıyor ve tarihsel-coğrafî bağımlılığı kendi lehine derinleştirmeye çalışıyordu. İki tarafta Ukrayna hükümetini, kendi tarafı için karar vermeye zorluyordu.
ABD-AB ile Rusya kapışması
Sonucunda Yakunoviç AB Ortaklık Antlaşmasını dondurduğunu açıkladı. Akabinde, 2013 Aralık’ında Rusya ile yapılan bir dizi ticaret anlaşması ve Rusya’nın kısa vadede 15 milyar Dolar değerinde Ukrayna devlet tahvili satın alması, bu karar için kolaylaştırıcı rolünü oynuyordu. Bu aynı zamanda 2015’de yapılacak olan başkanlık seçimlerine kadar devlet bütçesi için bir rahatlama anlamına da gelmektedir.
Yanukoviç’in aldığı karar her ne kadar AB’den uzaklaşma gibi görünse de, Yanukoviç ve Ukrayna sermayesi AB kapısını kapatmaya niyetli değil. Bir kere Ukraynalı oligarkların en büyük korkusu, Rusya’daki oligarkları kontrol altına alan Putin’in Ukrayna’da benzeri bir sürece yol açmasıdır. Diğer yandan nakit paralarının önemli bir bölümü Batı Avrupa bankalarında güvence altında. Aynı zamanda Yanukoviç’in kendisi de benzer bir durumda: 4 Ocak 2014 tarihli Junge Welt gazetesi, Yanukoviç’in oğlunun yaklaşık 600 milyon Dolarlık bir serveti biriktirdiğini ve akrabalarının da benzer bir zenginleşme içerisinde olduğunu bildiriyordu. Sonuç itibariyle, Yanukoviç de yolsuzluk ve zenginleşme konusunda selefi Yuşçenko veya rakibi Timoşenko’dan farklı değil.
Öte yandan ne “Maidan” meydanını dolduran milliyetçi partiler, ne Yanukoviç ve destekçisi sermaye güçleri, ne de ABD, AB ve Rusya ülkenin demokratikleşmesini ve sosyal adaletin tesis edilmesiyle alakadarlar. Hiç birisi emekçi halkın içinde bulunduğu sefaleti düşünmüyor bile. Batı medyası ise, halkın haklı tepkilerinin üstünü örten aşırı milliyetçi ve faşizan gürültüyü duymak istemiyor, aksine bu gürültüyü “demokrasi talebi” olarak pazarlıyor.
Protestonun “önderleri” 2014 Ocak sonunda “Münih Güvenlik Konferans”ında birer kahraman gibi karşılandılar. Yanukoviç yönetiminin “süt dökmüş kedi” olmadığı malum. Ama “protesto kahramanlarının” da birer demokrat olmadıkları çok açık. Sırtlarını kime yasladıkları ise belli: Aralarında çeşitli ülkelerin bakanları ile uluslararası tekellerin temsilcilerinin bulunduğu salonda uzun alkış alan Kliçko, toplantı sonrasında, “konferanstan şimdiye kadar olmadığı kadar güçlenmiş olarak ayrılıyorum, çünkü dostlarımın desteğini aldım” diyordu. [9]
Ukrayna’daki güncel gelişmelerin nasıl bir yol alacağı henüz belli değil. Yanukoviç istifaya veya tüm partilerden oluşan bir hükümet kurmaya zorlanabilir veya başkanlık seçimlerini öne çekerek, iktidarını korumaya çalışabilir. Ama öyle ya da böyle; tek belli olan, milliyetçiliğin ve sermaye devletinin tüm milliyetleriyle Ukrayna halkının geleceği ile ilgili olarak uğursuz bir rol oynamaya devam edecekleridir.
MURAT ÇAKIR
KAYNAKÇA:
[1] Rosa Luxemburg: “Rus Devrimi Üzerine”, alıntı: Jörn Schütrumpf tarafından derlenen “Rosa Luxemburg ya da: Özgürlüğün bedeli” başlıklı çalışmadan, Karl Dietz Verlag, Berlin 2008, S. 71.
[2] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Geschichte_der_Juden_in_Russland
[3] Bkz.: de.wikipedia.org/wiki/RAND_Corporation
[4] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Präsidentschaftswahlen_in_der_Ukraine_2004
[5] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Präsidentschaftswahlen_in_der_Ukraine_2010
[6] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/NATO-Osterweiterung
[7] Bkz.: http://de.wikipedia.org/wiki/Geographie_der_Ukraine
[8] Özgürlük Partisi ile ilgili daha geniş bilgi için bkz.: Witali Atanassow, “Ukrayna Özgürlük Partisi’nin üç kaynağı – Milliyetçilik, yabancı düşmanlığı ve sosyal sorun” başlıklı makale. Alıntı: Murat Çakır(Derl.), “Neoliberalizmin egemenlik aracı: Sağ Popülizm – Avrupa’daki sağ popülist parti ve hareketler”, 2012, S. 49-54, http://www.kozmopolit.com/sagpop1.pdf
[9] Bkz.: http://www.spiegel.de/politik/ausland/ukraine-klitschko-auf-der-muenchner-sicherheitskonferenz-a-950607.html