Fransa’da ayda bir kez "bilinmeyen topraklara doğru" adlı, seyirciler tarafından çok büyük bir ilgi ile izlenen bir seyahat programı yayınlanmakta. Programın amacı, dünyanın çeşitli ülkelerinde mordern dünyadan uzak yaşayan unutulmuş, yalnız bırakılmış, ve kültürleri yok olma noktasına gelmiş dünyada, nüfusunun sadece yüzde 5'ini oluşturan yerli halkların günlük yaşamlarını Fransız seyircilerle buluşturmak. Bu halkların günlük yaşamlarına her seferinde Fransız sosyetesinden bir sanatçının, şarkıcının, mankenin katılması o insanlarla 10 gün geçirmesi programı daha da ilgi çekici hale getiriyor.
Program, 10 günlük komünal duygusal serüvenin ardından bir helikopter gelip o kuş uçmaz, kervan geçmez insanların yaşam alanlarına konuk olan sanatçıyı alıp götürmesi ile bitiyor.
Hayatlarında ilk defa sarışın birini görmek ya da hiç bilmedikleri bir dünyadan gelen kolon (sömürgeci) şapkalı, güneş gözlüklü, cebinde dış fırçası ile gelen insanları ağırlamak elbette çok ilginç. Sonuçta o insanlar hiçbir zaman yaşadıkları habitattan iki kilometre bile öteye gitmemiş, hiç kimse onların sesi olmamış ya da unutulmaya yüz tutmuş kültürlerinin sözcüsü olmamış…
XVIII. ve XIV. yüzyıl başlarına kadar Fransız antropologlar ve sosyologlar, yine üstte değindiğim nedenlerden dolayı Afrika kıtasından seçip getirdiği insanları ve onların günlük yaşamlarını Avrupalılar ile buluşturmak, onlara göstermek adına, dünyaca ünlü Fransız üniversitesi Sorbonne’da sahnede birer obje gibi sergilemişler. "Afrikalı kara adam'' için eksposizyon "Botanik" bahçesinde onlara özel bir kamp kurmuş ve günlük ziyaretçilere açılmıştı.
Bu adı geçen program ve insanların bahçede sergilenmesi arasında özü itibariyle hiç fark yok. Şöyle ki eskiden o insanları deyim yerindeyse paketleyip getiriyorlardı ama şimdi oryantalist zihniyet teknolojisi ile, helikopteri ile gidip o insanların yaşamlarına 10 günlüğüne ortak olup ekranlara taşıyor. Ötekine olan bakış hep aynı…
Geçtiğimiz çağın en önemli entelektüellerinden biri olan Filistinli Edward Said, "Oryantalizm" (İslam ve Batı medeniyeti arasındaki mücadelede Batı uygarlığı lehine veriler elde etmeye çalışan bir akımdır) adlı kitabında Doğu ve Batı arasındaki iktidar ilişkilerini, daha doğrusu Batı'nın Doğu üzerindeki bakışını çok güzel bir şekilde eserinde göstermişti. Edward Said, bu sistematiği tek bir cümle ile özetler;
"Oryantalizm, gerçek Doğu'yu değil, şarkiyatçıların görmek istedikleri bir 'şark'ı aksettirir. Yani Doğu’ya hakim olmak, onu yeniden kurmak ve onun amiri olmak için Batı’nın bulduğu bir yoldur."
Edward Said (1995), ''Kültürel ve siyasal bir olgu olan 'oryantalizm' saf ve masum bir bilgi disiplini değildir ve bu yönü ile sorgulanması gerekmektedir'' diyerek, aslında "bizler" ve "sizler" üzerinden yürütülen iktidar oyunları ile kendi kültürlerini cazip gösterip hayranlık uyandıracak şekilde gösteren Batılı iktidarların, yine kendini dünyanın merkezine koyan Batılılıların bakış açısına parmak basmıştı. Öyle ki 'Batı her zaman en iyisini bilir, bilgi Batı’dan gelir, insanlara özgürlüğü ve demokrasiyi sadece Batılı getirir, Doğu kendi kendini yönetemez; Batılı ağabeyi olmadan  kendi kendine yetemez' algısını aşılayan zihniyete 'Bilinmeyen Topraklara Doğru' programı çok güzel bir örnek olmuş doğrusu.
Oryantalizm'in temelleri XIII., XIV. yüzyılarda atılmış. XIX. yüzyılda Batılılar tarafından gerçekleştirilen Sanayi Devrimi ile hız kazanmış sömürgecilik ve oryantalizm arasındaki ilişki farklı bir boyutta banalleştirmiştir. Bu bakış açısı ve kültür politikadan tutun, yaşamın her alanında beyaz Avrupalı’ya olması gerektiği gibi aşılanmakta ve günlük yaşam pratiğinde 7 yaşından 77 yaşına kadar yansıtılmaktadır.
Birilerinin deyimi ile E. Said'in "cımbızla çektiği olaylardan yola çıkarak oluşturduğu eserler" değil, aksine günlük yaşamdaki olaylara beyaz olma hayranlığını bir kenara bırakıp, birazcık objektif bakan herkes görür. Zira tuvalet kuyruklarından, metrodaki yürüyen merdivenlere kadar yaşlı Fransız beylerin, ninelerin çantalarını arkasındaki esmer 'Doğulu'yu görünce nasıl yana çekildiklerine onlarca kez şahit oldum. Yine aynı şekilde geçenlerde katıldığım Arap Baharı konulu bir konferansta entelektüeller saatlerce 'devrimci gençlik  nasıl olur da İslamcılar, Selafistler iktidarı alır' tartışmasını yoğunlaştırıp, konuyu 'islamofobi üzerinden yürüttü. Oryantalist zürriyetin çocukları en enternasyonalist toplantılarda bile içlerindeki kemikleşmiş ötekine olan tavrının aslında 'Oryantalizm'in ne kadar kurumsallaştığını gösterdi.
2009'da eski Fransız Cumhurbaşkanı Sazkozy, Senegal seyahatinde "Afrikalı'nın gelişememesinin nedeni; Afrikalı adamın (siyah adamın) insanlık tarihinde yeterince yer almaması ile alakadır" diyerek, bir halk(ın)ların kültürü haline gelmiş bu küçümseyici bakış açısını devletin tepesinden göstermiştir. Sarkozy bu diskuru ile Senegal’in yüzyıllardır Fransızlar tarafından bütün yeraltı/üstü zenginliklerini çalarak, kendi ülkesini kalkındırmak için kullandığını unutturmaya çalışarak, suçu "siyah adam"a atmıştı. Ve yine II. Dünya savaşından sonra yıkılan ülkelerini yeniden inşa etmek adına "üçüncü dünya" ülkelerinden işçileri ülkesine şaryolarla getirerek insanlık dışı koşullarda çalıştırmış, toplumda ötekileştirmiş, aşağılamıştır. Bugünün Avrupası'nda hala yabancı kökenli Avrupa vatandaşlarının, göçmenlerin en kötü şartlarda en kötü işleri yaptığının ayrıca altını kalın çizmek isterim.
"François’ların, Pierre’lerin bugün bürolarda çalışması için devlet bizleri konteynırlarda çalışmak için getirdi" diyen Cezayir kökenli bir genç kızın ağzından çıkan bu cümleler, aslında herşeyi çok güzel özetliyor.  

Türkiye’de oryantalizm

Orta Asya’dan gelip Batı'nın muassır medeniyetler seviyesine ulaşmak için kendi kimliğinden ödün vermiş, bütün politikalarını bu yönde şekillendirmiş Türkiye gibi ülkelerde, 'oryantalizm’in akademisyen dünyada çok da iyi anlaşıldığını görmek zor. Tartışma sağlam zeminlerden uzakta, tamamen yukarıda bahsettiğim beyaz kültüre hayran olma noktasında odaklanmış durumda. Hal böyle olunca Edward Said’in 'Oryantalizm' çalışmalarında belirttiği Batı’nın Doğu üzerindeki hegemonyasına bazen bilinçli, bazen de bilinçsiz bir şekilde hizmet edip sistemin çarklarının dönmesine bizzat yardımcı oluyoruz.
Oryantalist zihniyet ille de milletler arasında olmuyor. Bir halkın içinden kendi komşusuna ya da başka bir şehirde yaşayan vatandaşlara karşı kişisel bakış açısında da bulmak mümkündür. İstanbul’da yaşayan insanların bir kısmının ülkenin 'Doğu' (Kürdistan) bölgesinde yaşayan aynı ülkenin vatandaşlarına "Siz Doğulular", "Nasıl oluyor oralarda", "Sizin yaşam tarzınız nasıl" diyerek insanlara üstten bakma çabası, bireysel oryantalizme örnektir. Yine aynı şekilde Amed’in Ofis semtinde elinde köpeği, güneş gözlükleri ile sokakta yaşayan çocuklara ya da tülbentli annelere Madame/Monsieur, Laydi/Lord edasında bakarak Avrupalı olma sevdasında olanlar, yine aynı oryantalistlerdir.
Sanatçımızdan, işadamlarımıza, akademisyenlerimize ya da Avrupa görmüş ve şehit kanları üzerinden siyasi sığınma talep ederek oturum almışlardan Kürt burjuvasına kadar toplumun bütün kesiminden insanlar oryantalizme bir şekilde çanak tutup, var olma nedenine yardımcı oluyor.
Geçenlerde izlediğim bir film/röportaj/belgeselden kısa kısa sahneler geliyor gözlerimin önüne, insanın kendi halkına yabancı kalmak istemesine yönelik bir örnek olabilir. Film/röportaj/belgesel karışımı gösterimde, Roboskî katliamının olduğu köye Fransız edasında giden Kürt yönetmen var.
Başrolünde ise filmde birkaç kelime Kürtçe öğrenmeye çalışan, yöresel dizayna uygun boynunda puşi olan bir oyuncu yer alıyor. Ayrıca oradaki çocuklara Noel Baba havasında dijital fotoğraf makinası hediye ederek, Charles Aznavur’un Fransızca şarkılarını yol güzergahında minibüsteki Kürtlere dinletip, tercümesini yapan sahneler de var. Filmde oryantalizmin Kürt eliyle sergilenen biçimine tanık oluyoruz... İnsanların acılarını bu derece enstrüminalize ederek çekilen imajları, Fransız televizyon kanalındaki egzotik topraklara olan yolculuk kadar oryantalist bulduğumu söyleyebilirim.
Filmde temel amaç, devlet eli ile yapılan ve üstü örtülen katliamın dünyaya anlatılması olması gerekirken, ne yazık ki bu beklentiler yanıtsız kalıyor. İçimizdeki bu oryantalist zihniyet değil midir, Amed’deki çorbacıda "şimdi bir İtalyan pizzası olsa da yeseydik" diyerek gençlere Avrupa sevdasını aşılayan, orada daha iyi bir yaşam olduğu 'iddiası'nı söyleyen?
Eleştirilerimin yalnış anlaşılmasını değil, olduğu gibi anlaşılmasını ve ona göre analizlerin yapılmasını diliyorum.
Uzun lafın kısası sözlerim meclisten dışarı ve içeri!
***
- Said, Edward. (2004), Oryantalizm, B. Bernanler, Metis Yayınları, İstanbul.
- Mardin, Şerif. (2002), Oryantalizmin Hasır Altı Ettiği, Doğu-Batı. İstanbul.
-  Wallerstein, Immanuel (2008), L'Universalisme européen. De la colonisation au droit d'ingérence, Demopolis, Paris.