Koğuş ağasına idare tarafından verilen işkence talimatı eksiksiz, hatta fazlasıyla yerine getiriliyordu. İnsan zor inanır, belki de inanamaz. Bu işkencehanede konuşmak bile zordu. Koğuş ağası izin verince konuşulurdu. (Bu yanıyla Diyarbakır zindanını anımsatıyor). Müdürler görüldüğünde ellerini öpmek zorunluydu. Cezaevine girildiğinde iki kez çıplak arama yapılırdı. İlki girişte, ikincisi revirde. Bu insan onurunu inciten aramalar, mahkeme giriş-gelişlerinde de yapılırdı. Bize yapılanları mektupla ilgili makamlara bildirmek istediğimizde aileler cezaevi idaresiyle görüşünce de işkenceye tabi tutuluyorduk. Bunlar anlatmadığım-anlatamadığım şeylerin yanında hiçtir. Bunlar sadece koridorda yaşanan şeylerdi. Bir de idarenin bilinçli olarak koğuşlara kattığı işkenceci grubun (koğuş ağası ve çetesi) her gün, hatta her saat yaptıkları fiziki ve psikolojik işkence vardır. Gerçekten bu yaşananları yazmak, anlatmak zordur.
Evet, Pozantı vahşetini yaşamış ve tanığı olmuş birisiyim. Bu vahşet filminin tanıklarından sadece birisiyim. Pozantı, bende ve vicdanı olan herkeste derin bir yara bırakmıştır. Bu vahşet filmini çeken failler (müdürler, gardiyanlar ve koğuşlara verdikleri işkenceci çeteler) hakkında herhangi bir ceza verilmedi. Çünkü asıl faili devlettir. Yine acı çeken ve cezalandırılan tutsaklar oldu. Ailelerinden daha uzak yerlere sürgün edildiler. Bu da mağdurlara yapılan son Pozantı işkencesidir. Devlet sessizliğiyle işkencehanede vahşet evinde yaşanan olayların üstünü örtüyor. Devlet, önce bu gerçekliği görmeli ve kabul etmelidir. Pozantı’da yaşanan bu gayri-insani olayın normal ve basit görülmesi hiç de doğru bir şey değildir. Çünkü biz çocukların orada haykırışımız, her geçen saat canımızdan bir parça alıyordu adeta. Bu onlarca, yüzlerce, hatta binlerce insanın hatıralarında böyledir ve böyle kalacaktır. Şimdi kendine “insanım” diyen herkese sormak istiyorum. Bu çocuk katliamı değil de nedir? Zulüm değil de nedir? Biz çocukların geleceğini zedelemek değil de nedir? Bu işkenceyi her hatırladığımızda acı çekmez miyiz? Dahası bu insanlığın neresine sığar?
Aylarca sesimizi duyurmak için çalıştık, çabaladık. Yine sesimize kulak veren, sesimize ses katan, Kürt halkı ve Kürt basını oldu. Evet, sesimize kulak veren oldu ama birçoğunun kulağı kapatılmak istendi. Bizi de susturmak istediler, cezaevinden çıkınca polislerin hedefi olduk. Sesimize kulak verenlerin ise kulakları kapatılmak, dillerine kilit vurulmak istendi. Başaramayınca onları da tutsak ettiler. Pozantı’da yükselen ses, bugün Türkiye’nin her yerinde yankılanmaktadır. Türkiye’nin bütün zindanları, hatta Türkiye “Pozantı”laşmış durumdadır. Bu devletin gerçekliğidir ve bu gerçekliğiyle yüzleşip geleceğini zedelediği Kürt çocuklarına bunun hesabını vermelidir. Bunca yaşananlara canlı tanıklık eden bu hep canlı olarak kalacak olan biz değiliz, tarihtir.
Tüm bunların bize yapılmasının tek bir nedeni var, o da Kürt olmamızdır. Evet, devletin istediği gibi bir Kürt olmayı reddettik diye, devletin, sistemin tüm oyunlarına, kirli politikalarına, tutuklamalarına ve katletmelerine rağmen bu konuda başarılı olamadılar. Çünkü 12 yaşında 13 kurşunla katledilen Uğur’un bedeni top mermileriyle parçalanan 13 yaşındaki Ceylan ve nicelerinin katledilişi, insanlığa “diren” çağrısını verdi.
Bu sisteme boyun eğersek, teslim olursak her gün öleceğimizi gösterdi bize. Bizi öldürmelerinin çıkar yol olmadığını anladıklarında ise, tutsak edip yaşımızdan büyük cezalar vererek, işkencelere tabi tutarak teslim almayı amaçladılar. Ancak yine boşa çıktılar. Çünkü biz Kürt çocukları tüm bunların bilincinde olarak, bulunduğumuz her alanda örgütlenerek, bu çabaları boşa çıkarmayı hedef belirledik. Evet, yaşım 17 ve ben de yaşından büyük ceza almış çocuklardan sadece birisiyim. Her şeye rağmen onurluyuz, güçlüyüz; çünkü biz haklıyız!
Sincan Çocuk Cezaevi