
OSMAN OÐUZ / HABER MERKEZİ
Türkiye-Rusya ilişkileri, 24 Kasım 2015’te yaşanan “jet krizi” ardından radikal bir karşıtlığa ve Türkiye’nin ciddi “yaptırımlara” muhatap olmasına evrilmiş; 12 Haziran 2016’daki Rusya Millî Günü’nde Erdoğan’ın tebrik mesajı ve ardından Haziran sonunda Erdoğan tarafından Rus Devlet Başkanı Putin’e gönderilen özür mektubu ardındansa bambaşka bir hâle bürünmüştü.
Bir süredir çeşitli düzey ve biçimlerde tartışma konusu olan ve “sahadaki” etkisi su götürmez bu yeni ilişkilenme, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Andrey Karlov’un suikaste kurban gitmesi ardından ise hem boyutlanma ivmesi gösteriyor hem de daha yoğun tartışmalar ortaya çıkarıyor.
Dış politika alanındaki çalışmalarıyla tanınan İstanbul Politikalar Merkezi Kıdemli Uzmanı Prof. Dr. Cengiz Aktar’la, son gelişmeler ekseninde Türkiye-Rusya ilişkisinin muhtevasını ve akıbetini konuştuk.
Türkiye’nin Erdoğan’ın özür mektubu ardından Rusya’yla ilişkilenmesinin tek taraflı tavizlerle mâlul olduğunu ve görünürde Türkiye’nin hiçbir somut fayda sağlamadığını belirten Aktar, Büyükelçi’nin öldürülmesinin de Rusya’nın elini daha fazla güçlendirdiğini kaydetti ve ekledi: “Rusya, Türkiye’ye istediğini yaptırıyor.”
Türk devlet bloku içinde “Avrasyacı” bir kanadın uzun yıllardır varlığını sürdürdüğünü söyleyen Aktar, buna rağmen Türkiye ile Rusya arasında “stratejik” bir ortaklığın ne tarihsel ne güncel ne de politik olarak mümkün olduğu görüşünde.
Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’ne suikastle başlayalım... Siz nasıl yorumladınız bu işi? Fevri bir radikal İslamcı eylem mi, yoksa ardında bazı planlar filan aramakta da rasyonellik var mı?
Ben meseleye daha sosyopolitik bakıyorum. Ankara makas değiştirdi. Rusya’yla ve İran’la birlikte hareket ediyor, resmi düzlemde. Ama diğer taraftan bugüne kadar Suriye’deki Sünnilerin baş hamilerinden biriydi, Katar ve Suudi Arabistan’la beraber. İktidarın oy aldığı kesim, tabanı, son derece hassas bu konuda. Hele ki şu son Rusya’nın oradaki askeri harekâtı ve Pirusvari zaferi -her yeri dümdüz ederek, aynı zamanında Çeçenistan’da, Grozni’de yaptıkları gibi- Türkiye’deki Müslümanları rahatsız etti. Bu herkesin bildiği bir gerçek. Millet sokağa döküldü. İstanbul’da daha üç akşam önce Rusya Başkonsolosluğu önünde çok büyük bir nümayiş yapıldı. Bu, gizli kapaklı, yasak bir nümayiş değildi. İktidar müsaade etmezse İstanbul’da öyle bir yürüyüş yapmak mümkün değildir.
O yüzden burada şizofrenik bir durum var. Bir taraftan Rusya’yla çalışan bir iktidar var, en üst seviyede; işte Halep’teki kendisine yakın grupları himaye eden ve onların Halep’ten çıkmasının pazarlığını yapan bir iktidar. Diğer taraftan da tamamen Rusya karşıtı, Rusya’nın Halep’te yaptıklarını tel’in eden ve bütün tepkisini gösteren bir AKP tabanı var.
Benim aklıma dün akşamki hadiseden sonra bu geldi.
Bir yandan saldırgan polis memuru, hem de Erdoğan’ın zaman zaman yakın korumalığını da yapmış bir polis memuru...
Evet, tabii, her şey olabilir. Ama önemli olan burada adamın neci olduğu değil; adamın polis memuru olması yeterli zaten. Kaldı ki son dönemde, 15 Temmuz’dan bu yana Emniyet Teşkilatı’nda dünya kadar temizlik yapıldı. Fethullahçı denilen şahıslara, memurlara işten el çektirildi, haklarında takibat başlatıldı. Demek ki bu adam onlardan biri olarak telakki edilmemiş.
Bu meselelerde hemen ortaya çıkan bir dil var, işte “üst akıl” deniliyor, “FETÖ” deniliyor...
Dün iktidar şunu dedi: Bu, Türkiye’yle Rusya arasındaki yeni ilişkiyi sabote etmek üzere yapılmış bir provokasyon. Moskova da aynı şeyi söyledi. Tamam, olabilir; ama bu fazlasıyla genelgeçer bir laf. Meseleyi anlamamıza yardımcı değil. Kanaatimce en temel sorun, başında altını çizdiğim sosyolojik taban tepkisi. Bu görmezden gelinebilecek bir şey değil. Aynı şekilde buna mesela Mavi Marmara’yı da dahil etmek lazım. Mavi Marmara davasının düşmesi ve sonucunda ortaya çıkan infial... O infial şu veya bu grubun değil, bal gibi iktidara yakın çevrelerin infialiydi. O infial bir yerde duruyor; Halep konusundaki infial de bir yerde duruyor. Dolayısıyla bu sadece Rusya-Türkiye ilişkilerine darbe denilerek geçiştirilebilecek veya “provokasyon” denilip anlaşılabilecek bir olay değil.
Peki, ilk açıklamalardan yola çıkarak Rusya-Türkiye ilişkilerinin nasıl etkileneceğini düşünebiliriz?
Burada -tırnak içinde- kazançlı durumda olan Rusya. Ankara, zaten bu düşürülen uçak münasebetiyle özür dilemekten, alttan almaktan bir hâl oldu. O mektup gittiğinden bu yana devamlı taviz veriyor, hiçbir şey elde edemiyor, neredeyse hiçbir şey... Ne turist geldi, ne vize kalktı, ne zerzevat ticareti başladı; hiçbir şey olmadı. Sadece alttan alıyorlar. Bu ne demek? Rusya istediğini yaptırıyor demek. Mesela doğalgaz alımında bir indirim sözü vardı, o da olmadı.
Türkiye’nin Rusya’yla ilişkisindeki hâli, “mahkûmiyet” ve “teslimiyet” sözcükleriyle de açıklanır oldu şu sıralar...
Oraya geliyorum... Böyle bir durum vardı zaten, üstüne bu cinayet geldi. Bu gelince, Moskova’nın Ankara karşısında eli daha da güçlendi şimdi. Bu, Türkiye’nin klasik stratejik ilişkilerine, yani Batı’yla, NATO’yla olan ilişkilerine nasıl yansır? Çünkü sonuç itibarıyla Moskova, Ankara’yı kendi tarafına çekerek NATO’ya darbe vuruyor. Suriye’de olan da o. İki tane NATO karşıtı ülke -biri İran, diğeri Rusya- bir NATO ülkesiyle beraber iş yapıyor. Ve Amerika Birleşik Devletleri’ni dışlayarak iş yapıyor. Bunu artık sağır sultan duydu. Dolayısıyla bu cinayeti biraz da bu çerçevede okumak gerekiyor. Bir, sosyopolitik çerçevede okumak gerekiyor, iki jeostratejik çerçevede okumak gerekiyor.
Nedenleri itibarıyla sosyopolitik, sonuçları itibarıyla jeostratejik yani...
Elbette, aynen öyle.
Peki, saldırıdan öncesine de biraz giderek... Türkiye-Rusya ilişkileri Haziran’dan bu yana hızla yeniden “işbirliği” görünümü aldı. Burada temel belirleyenler ne sizce?
Tamamen Türkiye’deki rejimin çıkarları ve Moskova’nın çıkarları çerçevesinde okumak lazım bunu. Rusya nedamet getirmiş Ankara ilişkisinden çok büyük fayda sağlıyor. Batı’ya, NATO’ya ve ABD’ye karşı...
Türkiye’yi motive eden ne? O ne sağlıyor?
Orası meçhul... Ankara’nın politikası ne kadar akılcı, buna bakmak lazım. Moskova’nın bu yeni ilişkiden elde ettiği kadar, o oranda bir avantaj sağlıyor mu Ankara, bu, büyük bir soru işareti olarak önümüzde duruyor. Çünkü 1952’den bu yana, yani Türkiye NATO’ya üye olduğundan bu yana var olan bir stratejik ilişkinin yavaş yavaş çözülmesi anlamına mı geliyor, buna bakmak lazım. Şanghay İşbirliği Örgütü falan, bunlar çok daha sonra gelecek işler. Asıl şu anda bakmak gereken, NATO’yla olan 65 yıllık irtibatın, ilişkinin akıbeti ve istikbâlidir. Bunun şakası yok. Ankara bunu konjonktürel bir yaklaşımla mı yapıyor, yani günü gününe şekillenen bir politika mı güdüyor yoksa daha uzun vadeli bir hesabı mı var? Yani Batı’dan yavaş yavaş başka yere doğru evrilmek gibi uzun vadeli bir hesabı mı var? Bütün bunlar şimdilik soru işareti. Bunların geçici, konjonktürel, taktik adımlar mı veya çok daha uzun vadeli, üzerine düşünülmüş ve Türkiye’yi artık Batı ekseninin dışına çıkaracak stratejik yaklaşım mı olduğunun cevabı daha yok. Burada acele etmemek lazım.
Ama bu işi düşünenlerin, bu kararları alanların, bütün bu meseleleri bu kadar da ince eleyip sık dokuduğunu da açıkçası düşünmüyorum. Hariciye’nin tamamen devreden düştüğü bir durum var. Kimse artık Ankara’da Hariciye’ye akıl danışmıyor. Dolayısıyla burada kendi başına, günübirlik iş yapma hali, sanki daha ağır basıyor gibi geliyor.
Şanghay İşbirliği Örgütü meselesiyle de bağlantılı şöyle şeyler söyleyenler de var: İşte Türkiye’de şimdiki iktidar bloku içinde “Avrasyacılar” denilen ve Türkiye’yi bu eksene oturtmak isteyen bir ekip var ve bunlar amaçları doğrultusunda çok ciddi provokasyonlar da yapıyorlar. Bu iddialar, ciddi biçimde dillendirildi. Sizce de var mı böyle bir yönelim?
Bu yeni değil. Hatırlarsanız 2004 yılında Avrupa Birliği’yle müzakereler başlamak üzereyken asker veya sivil kanatlar içerisinde, “Bizim çıkarımız Avrupa’da değil; İran, Rusya gibi ülkelerle ortaklıktadır” diyen eski askerler, politikacılar vardı.
Bu Batı karşıtı damar, çok eski de bir damardır ayrıca. 200 yıllık bir damardır.
Son dönem için ama, özellikle 15 Temmuz sonrasında güçlendiğini söyleyenler var...
Evet, var. İşte Vatan Partisi etrafında, onun şekillendirdiği, tabii devletin -iktidar dışında devlet aklının diyelim- içinde olduğu bir stratejik yaklaşımın kendini göstermeye başladığı söyleniyor. Zaten “O mu yapıyor, bu mu yapıyor”dan ziyade o oluyor şu anda. Türkiye, her anlamda Batı’yla olan ilişkilerini revize ediyor.
Olan-bitenin esası o...
Elbette. Bu işin icracısının kim olduğunu çok fazla araştırmakta da bir mana yok, zaten oluyor. Türkiye Avrupa Birliği’nden uzaklaşıyor. Türkiye, NATO’da, isminin yanında epey soru işareti olan bir müttefik haline geliyor. “200 yıllık parantez kapanıyor”, deniliyor. Cumhuriyet’ten alırsak, “90 yıllık parantez” kapanıyor, deniliyor. Avrupa Birliği’nin kültür programlarından çıkılıyor. Bir dolu emare, bir dolu beyan, bir dolu irili ufaklı karar var, zaten bu yönde.
Ama daha iki yıl önce de Çin’den füze almayı bile becerememiş bir rejim var diğer taraftan...
Mesela, evet... Tam onu söyleyecektim. Çin’den füze, Rusya’dan tekrar S-300 uçaksavar sistemleri konuşuluyor. Ne Çin’in ne de Rusya’nın silahları NATO’yla uyumlu. Bunu akla getirmek bile abes. Oralardan silah aldığında bütün silah sistemini değiştirmen gerekiyor. Ama bunlar tesadüfen söylenmiş değil. Zaten böyle bir gidişat var. Rusya’yla olan ilişkiyi de bu bağlama oturtmak tabii ki mümkün. O yüzden de uzun vadeli, düşünsel stratejik altyapı bu mu, sorusu bugün ortadadır. Ama diğer taraftan da bu, sosyolojik olarak baktığımızda öyle kolay kolay olabilecek bir şey değil, demin söylediğimiz nedenlerden dolayı. Son cinayeti de bu çerçevede değerlendirmek lazım.
Burada çok önemli bir nokta daha var, o da şu: Tarihi olarak baktığımızda her ne kadar Türkiye’de Batı karşıtlığı her zaman olduysa da... (200 yıldan bu yana var olan Batı karşıtlığından bahsediyoruz, bu yeni değil; Osmanlı, Batılılaşmaya başladığından beri bir Batı karşıtlığı var olmuştur, tepki olarak. Rusya’da da vardır aynı şey. Büyük Petro veya Türkiye’deki adıyla Deli Petro reformlarıyla başlayan bir Batı karşıtlığı vardır. Çok büyük benzerlikler var bu anlamda iki coğrafya arasında.) Buna rağmen Türkiye’deki Batı karşıtlığının ortağı -veya cevabı, çaresi, çözümü- Rusya taraftarlığı değildir. Bu çok az biliniyor Türkiye’de. Türkiye’dekiler Batı’yı sevmeyebilir ama bu Rusya’yı sevdikleri anlamına gelmez, hiçbir zaman.
Din de giriyor işin içine. Şeyh Şamil’den bu yana gelen, çok eski bir şey bu. Rusya ile Osmanlı İmparatorluğu, ondan sonra Türkiye Cumhuriyeti arasında, dış politikada, dünya meselelerinde hiçbir -altını çiziyorum hiçbir- ortaklık olmamıştır ve olmayacaktır. Dolayısıyla burada tarihi yeniden yazmanın bir manası yok. Ankara ile Moskova arasında bugün cereyan eden o sözümona yapıcı, iyi ilişki falan tamamen taktiktir. Bunun hiçbir tarihi temeli yoktur.
Bir yandan yakın gelecekte de aslında çok ciddi bir süreç önümüze gelecek. El Bab cephesinde Türkiye ile Suriye rejiminin karşılaşması muhtemel. Yine radikal İslamcıların çekildiği, toplandığı İdlib’te büyük bir savaş kapıda olabilir. Türkiye destekli radikal İslamcıların muhtemelen yine ezileceği o savaşta Türkiye’nin nasıl bir tavır sergileyeceği merak konusu... Bu gelişmelerle birlikte düşündüğünüzde yakın gelecekte Türkiye-Rusya ilişkilerinde ne olabilir?
El Bab çevresi -sadece El Bab değil, şu anda TSK’nın dolaylı veya dolaysız kontrolü altında bulunan bölgeler- son tahlilde günü geldiğinde Suriye’ye geri gidecektir. Yani Suriye hükümetinin, iktidarının kontrolü altında olacaktır. Kalıcı bir Türkiye mevcudiyetini düşünmek çok zor görünüyor. Bu çerçevede Rusya’nın, “Şam mı, Ankara mı” diye sorulduğunda yapacağı tercih, kendi çıkarları açısından tabii ki Şam’dır. Bu kuşku götürmez. Çünkü Akdeniz’le alakalı... Rusya’nın Şam’dan elde ettiği bir dolu olanak var. Şam da günü geldiğinde Ankara’ya “Hadi artık, burayı boşaltın” diyecek. Bunu böyle görmek lazım.
Rusya’yla ilişki iyidir, hoştur da bir yere kadar. Ne oldu mesela? Demin söylüyordum: Özür dilendi, karşılığında ne elde edildi? Pek bir şey elde edilmedi. Bunu bir kenara yazalım.
Diğer meseleye, İdlib’e gelince... Ve genel anlamda IŞİD’in Irak’ta ve Suriye’de geri çekilme döneminde olması, oradan artan bir dolu mücahidin -bunun içine tabii diğerlerini de dahil etmek lazım, Ahrar El Şam, hepsi...- Türkiye sınırlarında yığılması anlamına geliyor. İdlib bunun bugün itibariyle en gözle görülür mekânı. Bu durumla ne Ankara, ne Moskova, ne Washington... Kimse baş edemez. Dünyanın böyle bir sorunu var, diyelim...
Bu ahval içinde Türkiye kısa vadede Esed’den Esad’a döner mi?
Tabii canım, o tali bir şey. Kimse farkına bile varmaz zaten Esad denmeye başlandığında...
Peki, bir yandan Kürtleri de konuşmak istiyoruz. Bu tablo içinde başta Rusya’nın Kürt politikası, Türkiye’yle “normalleşme” serüveni boyunca özellikle, değişiyor mu sizce? Nasıl görüyorsunuz Rusya’nın Kürt politikasını? Rusya-Türkiye yakınlaşmasını Suriye’deki Kürtlerin statüsü/pozisyonu açısından da okumak mümkün mü?
Taktiktir. Stratejik bir yaklaşım var mı, bilmiyorum. Açıkçası o konuda o kadar mâlumatım yok. Ama ortada bir takım veriler ve olgular var. Şu sırada ABD ile Rusya ve hatta Çin de yavaş yavaş işin içine giriyor, Ortadoğu’da muazzam bir satranç oynanıyor. Buna İran da dahil tabii, Türkiye bir şekilde dahil; Kürtler de dahil.
Şimdi bir hüsn-ü kabul var: Mıntıkada, IŞİD’le mücadelede -Minbic olsun, Sincar olsun, Musul, Rakka olsun- en güvenilir ve ciddi askeri güç, YPG. Hiçbir satranç oyuncusu şimdilik bunu göz ardı etmez, edemez. Ama bu uzun vadede, hatta orta vadede ne anlama geliyor, çok muğlak; bir şey söylemek zor bu konuda.
Rusya-Türkiye yakınlaşmasını Suriye’deki Kürtlerin statüsü bağlamında anlamlandırmaya çalışırsak şu söylenebilir: Ankara güney sınırının Suriye tarafındaki fiili durumun resmileşmemesi ve kalıcı olmaması için herkesle işbirliği yapmaya hazır. Rusya da bunlardan biri haliyle. İşe yarar mı? Orası meçhul çünkü bu koskoca bir satranç...
Trump’ın seçilmesiyle birlikte de gelen bazı tartışmalar var. Mesela Hillary Clinton daha Rusya karşıtı bir yönelim vaat ediyordu, Trump Rusya’yla daha dengeli bir hat kurulabileceğini, hatta ortak iş yapılabileceğini söylüyor Ortadoğu’da. ABD’nin Ortadoğu politikasının yakın vadede nasıl gelişmesini bekliyorsunuz?
Sonuç itibarıyla orada da bir devlet aklı mevcut. Demokratlar gider Cumhuriyetçiler gelir ama sonuçta ABD’nin Rusya politikasının A’dan Z’ye değişebileceği kanaatinde değilim. Burada Avrupalıları da dikkate almak lazım. Rusya tehlikesi konusunda... Ki böyle bir tehlike var, özellikle Avrupa’yı tehdit eden bir Rusya var... Bunu görmezden gelemez yeni yönetim. Bu konuda İngilizler özellikle çok etkin ve ilgili. Onların da ABD’yi etkileme ve onlarla işbirliği kapasitelerini biliyoruz. O yüzden çok abartmamak lazım. Trump geldiğinde Demokratlar’ın, Obama’nın, Clinton’un politikasının A’dan Z’ye değişebileceğini pek sanmıyorum. Belki daha farklı bir üslup olabilir...
Hem unutmayalım ki, daha beter bile olabilir. Sonuçta Cumhuriyetçiler, sapına kadar komünizm ve Rus düşmanı adamlardır. O yüzden kimle dans ettiğimizi de unutmayalım. Bunlar Rus muhibi falan değiller; bilakis.
Yine, ABD’nin Kürt politikasında bir değişim bekliyor musunuz peki?
İlk söylediğimle bağlantılı o. Oyun nereye doğru evrilecek? O kadar çok oyuncu ve her birinin o kadar çok farklı çıkarları var ki. Dolayısıyla şimdiki “modus operandi”* mıntıkadaki Kürtlerin -buna Peşmerge de dahil- IŞİD’i izâle etmede, nötralize etmede en önemli güç olduğu konusundaki mutabakat. Tek ortak yön bu. Bu nasıl bir politikaya, kalıcı bir politikaya doğru evrilir, orada büyük bir soru işareti var.
Henüz bir şey söylemek için erken, diyorsunuz yani...
Evet, tabii ki. Sonuçta burada bir tarafta devletler var, diğer yanda devlet olmayan bir grup var ve güçlü. Kürtlerin müzakere, alışveriş, diyalog kanalları aynı değil. Strüktür, yapı aynı değil. Dolayısıyla bir şey söylemek hakikaten çok zor. Oradaki tek yapıya benzeyen yapı, Kürdistan Bölgesel Yönetimi, onun da ne halde olduğunu biliyoruz.
BERLİN’DE NOEL PANAYIRINA SALDIRI
Yabancı düşmanlığını katlayacak
Başka bir başlık, yoğun çalışma alanınızla da ilgili... Kısaca onu da soralım: Almanya’da Noel Panayırı’na yönelik saldırı, size ilk olarak ne düşündürdü?
Çok ciddi sonuçları olacak bunun. Eylül’deki seçimlere -daha çok var üstelik, 10 ay var- birebir etkisi olacak. Almanya’daki yabancı düşmanlığının gücünü de biliyoruz, bunu katlayacak. Artık PEGİDA, AfD’yle birlikte nümayişler yapıyor. Yani sonuç itibarıyla yeni bir facia, Almanya için. Ve Batı’nın Ortadoğu’yla ilişkileri için aynı zamanda tabii; çok kötü. İlk aklıma gelenler bunlar. Bakalım gün içerisinde nasıl haberler gelecek.
* Modus operandi: Bir kimsenin çalışma yöntemi ve alışkanlığını tanımlamakta kullanılan Latince bir deyim... Failin psikolojisiyle ilgili ipuçları elde etmek için oluşturulan suç profilinde de kullanılmaktadır. (Wikipedia)