Veysel ve Reşit’in cenaze törenine katılan Bemal Topçu polis tarafından kafasına nişan alınarak öldürüldü.
Başbakan Gever’de yaşananlar için “Bu bir provokasyondur” dedi.
İçişleri Bakanı ve Valilik “teröristlerdi, aranıyorlardı, ateş açtılar, görüntüler var elimizde” yalanını üfürdü.
Aslında Başbakan “provokasyon” derken Kandil’i işaret ediyordu.
Hemen sonra HDP ve BDP’de “bu bir provokasyondur” demeye başladılar. HDP ve BDP’nin söylemesi gereken ilk cümleler bu mu olmalıydı?
Hükümet “provokasyon” diyorsa o zaman provokasyonu yapanları ortaya çıkarmakla yükümlüdür ve bunun gereğini yapar.
Hükümet ancak bunu yaptığında “evet işte bu bir provokasyondu” denir. Ancak ortada böyle bir durum yok.
Peki bir soru daha sorayım buradan. Gerilla mezarlıklarına ilk saldırı mı bu?
Hayır.
İki aydır asker ve polis tarafından belli periyotlar ile saldırılar yapılıyor. Bir saldırıya “Provokasyondur” demek için o saldırının başka güçler tarafından yapılması lazımdır.
Birkaç soru soracağım.
Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir’i kim öldürdü?
Polis elbette. Polis kime bağlı ve kimden emir alır?
Validen elbette.
Pek ki vali kime bağlı ve kimden emir alır?
İçişleri Bakanı’ndan elbette. Peki, İçişleri Bakanı kime bağlı ve kimden emir alır?
Başbakandan elbette.
Peki, HDP ve BDP muhalefet partileri olarak provokasyonlara işaret ederken AKP Hükümetini ve Başbakan’ı işaret etti mi?
Hayır!
Peki diyelim ki Hükümetin ve Başbakan’ın dışında devletin derinlerinde hani o çokça seslendirilen paralel devlet bu işi tezgahladı ve yaptı.
O zaman şu soru sorulmaz mı; tetiği çekenler yargı önüne çıkarıldı mı veya hükümet olayı kınadı mı?
Ne sorumlular yargı önüne çıkartıldı ne de katliama bir kınama geldi.
HDP ve BDP kimi işaret ettiler; elbette derin devleti yani bilinmeyen devleti yani faili meçhulü yani hokus pokus…
Anlayacağınız HDP’de BDP’de Hükümeti ve Başbakan’ı akladılar ve onun “bu bir provokasyondur” derken işaret ettiği yeri zımmen kabullendiler.
Hükümet çözüm sürecini çözümsüzlüğe/çürümeye terk etmiş bulunuyor. Erdoğan Amed’de Öcalan ve BDP’yi yok sayıp Barzani ile görüşürken “sizi tanımıyorum” mesajı verdi ve Gever katliamı ile de “hizaya gelin” diyor.
Gezi direnişi kuşkusuz ki şiddetsiz ve haklı bir hak isyanıydı.
Olumlu yanları çoktur. Ancak “ya iyidir ya da hepten kötüdür” yaklaşımı hastalıklıdır.
“Gezi ruhu” Kürdistan ve Gever için bir retorikten öteye geçmez.
Kürdistan’da polis-devlet-asker-kontrgerilla el birliğiyle şiddet, infazlar ve katliamlar yapıldı. Gezi direnişi sürecinde altı gencin polis tarafından katledilmesi, birinin hala komada yaşam mücadelesi vermesi ve Hakan Yaman ve birçok kişinin gözünü kaybetmesi binlercesinin yaralanması İzmirli bir Türk için empati kurabilme yeteneği için yeterdi.
Memleketin her neresinde olursa artık polis kurşunuyla bu kadar pervasız öldürülmeyecekti. Çünkü Gezi ruhu demokrasiye, insan haklarına sahip çıkacaktı. Özetle “Gezi’den sonra” Mehmet Reşit ve Veysel İşbilir polis tarafından bu kadar kolay öldürülmeyecekti.
Veysel ve Reşit’in cenaze töreninde Bemal Topçu kafasına nişan alınarak vurulmayacaktı.
Ama öyle olmadı. Çünkü Bemal, Veysel ve Reşit Gever’de öldürülmüşlerdi!
“Gezi’den önce ve sonra” diye bir şey yok.
Türkiye aynı Türkiye ve ortalama Türk’te aynı Türk. Yani ortalama bir “Türk Gezici”nin gözünde Kürt aynı Kürt’tür.
Gever’de başından vurulmuşsa “hak etmiştir, yani teröristtir”.
Dolayısıyla Gever’de üç gencin katledilmesi Gezicileri sokağa dökmeyebilir. Ne demiştik Gezi için; demokrasi, erk’e isyan, uyanış, insan hakları.
Gever Katliamı Gezi ruhu ve Gezi’den sonrası için kahredici bir testti.
“Gezi ruhu” sokakta, sosyal alemde ortaya çıkmıyor-çıkamıyorsa bu ruh ya hiç olmadı ya da hastalıklıdır.
Ne “Gezi ruhu” vardır ne de Gever Katliamı derin ve ya örtülü devletin işidir; katliam görünür devletin bir tezgahıdır!
‘Provokasyon’ diyenler ve ‘Gezi ruhu’
Yüksekova ilçe merkezindeki mezarlıkta bulunan Gerilla Mezarlığı’nın birilerince tahrip edilmesi üzerine halk 6 Aralık günü sokağa indi ve bunu protesto etti. Polis halka saldırdı; Reşit İşbilir ve Veysel İşbilir yaşamlarını yitirdi.